en
Feedback
diraase

diraase

Open in Telegram

Hayatı Sana giden bir yol bildim.. O ne benim dileğimdir, ne hedefim olabilir ne de huzur bulduğum evim… • telegram ve youtube dışında sosyal medya kullanmıyorum. | youtube.com/@diraase

Show more
5 677
Subscribers
-224 hours
+107 days
+2130 days
Posts Archive
diraase
5 677
Kur’ân’ı tedebbürün hakkıyla tedebbür etsek, bizi her şeyden önce Rabbimiz Allah’a karşı hüsnü edeb ve ahlâk ile terbiye ettiğini görürüz. Kur’ân’da zikredilen Nebîlerin her birinin kıssasında, bize öğretilen ve gösterilen hikmetler, ahlâklar ve ilimler vardır. Onların hayâtlarında, kavimleriyle yaşadıklarında, Allah subhânehu ve teâlâ’ya münâcâtlarında; Allah’a nasıl daha iyi bir kul olacağımızın sırları vardır. Kur’ân, bir tarih kitabı olduğu için bütün bu geçmişi bize aktarmış değil. Fakat: «Biz onu böylece Arapça bir Kur’ân olarak indirdik ve onda tehditlerimizi tekrâr tekrâr açıkladık. Umulur ki onlar, bu sayede Allah’tan korkup takvâ üzere olurlar (günâhları terk ederler), yahut da o onlara bir öğüt ve ibret olur.» Tâhâ: 113 Bize indirilen her bir âyetin îmândan, Allah’ı tevhîd etmekten/O’na bağlılıktan, takvâdan, O’nun sebîlinde cihâddan ve her türlü güzel ahlâktan büyük incelikler sakladığını ancak bu Kitâb ile birlikteliğimiz arttığında görebiliriz. Kur’ân elimizde bile değilken göğüslerin onun nûruyla dolması, zihinlerin onun ilmiyle berraklaşması mümkün olmaz. «Size verdiğimizi (Kitâb’ı) kuvvetle tutun ve içinde olan (hükümleri) hatırlayın (sakın terk etmeyin) ki, (Rabbinizin şeriatine tutunmanız vesilesiyle) takvâ sâhiplerinden olasınız.» Arâf: 171 Allah subhânehu ve teâlâ bunu, İsrailoğulları kendilerine gelen Tevrât’taki hükümlerden imtinâ ettiklerinde, onlara bir tehdit olarak dağı yerinden söküp onların başları üzerine kaldırdığı zaman emretmiştir.. SubhânAllah! İsrailoğulları, emirleri ve yasakları konusunda Allah’ın hükümlerini terk edince Allah dağı olduğu yerden kaldırıp tehdidini göstermek için onların üzerinde tuttu; «Hani dağı sanki bir gölgelikmiş gibi onların üstüne kaldırmıştık da onlar, dağ onların üzerine (bırakılıp) düşecek sanmışlardı. (Onlara:) Size verdiğimizi (Kitâb’ı) kuvvetle tutun ve içinde olan (hükümleri) hatırlayın (sakın terk etmeyin) ki, takvâ sâhiplerinden olasınız (dedik!).» Arâf: 171 Bugün bu âyette öğüt biz Mü’minler için değil midir? Sanki böyle bir âyetin varlığından habersizdik, değil mi?..

diraase
5 677
Ubûdiyyet; Allah’a karşı güzel edebe sâhip olanın gireceği bir kapıdır. Yûsuf aleyhisselâm’ı düşünün.. Küçük yaşta babasından ayrıldı. Kuyuya atıldı. Çok az bir fiyata satıldı. Azîz’in eşi ile imtihân edildi. Yıllarca hapiste kaldı.. Buna rağmen, bütün bunların ardından o şöyle dedi: «Muhakkak ki benim Rabb’im, dileyeceği şeyde (lütfunu kuluna incelikle bahşeden) Latîf’tir.» Nefsin hissettiği ve yaşadığı her şeye rağmen, O’nun lütfunu görebilmek, kulun Rabbine karşı edebinin güzelliğindendir.

diraase
5 677
Bu hayâtta kişinin içini yakan en büyük pişmanlıklardan biri, kendisinin dünyevî bir menfaati tercih ederek Dînini satması (taviz vermesi); fakat sonra etrafına baktığında, hiçbir şey satmadığı hâlde dünyâdaki her şeye sahip olmuş birini görmesidir. Sonuç şudur: Kendisi, dînini korumamıştır. Diğeri ise, sadece dünyâya sâhip olmamıştır.. Dr. Bedr Âl Mer'î

diraase
5 677
Küçüklüğüne rağmen kalp, dünyâdan ve içindeki her şeyden daha ağır geliyor rûha bir zaman sonra. Her şeyden daha yorucu, daha yıkıcı, daha zâlim.. Kalbi taşımak dağları taşımak kadar ağır geldiğinde insana kaçacak hiçbir yeri kalmıyor artık. Kendinden bile kurtulmak için, Rabbine kavuşacağı Cenneti umarak işleyeceği sâlih amelinden başka.

diraase
5 677
Kehf Sûresinin 14. âyetindeki (شَطَطًا - şatatâ) kelimesinin doğru telaffuzu bu şekildedir. #kehfsuresi

diraase
5 677
Her Cuma okuduğumuz veya okumaya çalıştığımız Kehf Sûresi’nde sıkça yapılan bazı kıraat veya tecvid hatalarını inşaallah #kehfsuresi etiketiyle -tashîh etmek maksadıyla- paylaşmaya çalışacağım. Kehf Sûresi, içerisindeki bazı kelimelerin nutku açısından tilâveti biraz zor sûrelerdendir. Fakat inşaallah mutkin bir kârinin sürekli dinlenmesi neticesinde hem okuması hem isteyen için hıfzı çok daha kolaylaşacaktır.

diraase
5 677
Kur’ân-ı Kerîm’i kâidelerine göre ve daha güzel okumak için veya doğru şekilde ezberlemek için bu zamanda elimizde pek çok araç var. Allah’ın bu nimetinin kadrini bilmeliyiz diye düşünüyorum.. Bir hoca bulamayan kimse en azından evde şu yöntemi uygulayarak Kur’ân’ı daha doğru okuduğu bir seviyeye gelebilir: Youtube’da, Google’da veya Ayah uygulamasında, aşağıda zikredilen kârilerden birinin “mucevved/tecvidli” (önemli olan nokta burası) okuyuşunu seçerek, günlük olarak 1-2 âyet de olsa kıraat çalışması yapmanızı tavsiye ederim. Örneğin ilk olarak Fâtiha ve sonrasında Fîl sûresinden sonrası için bu çalışmaya başlayabilirsiniz. Kârilerin mucevved tilâvetlerini her yerde bulamayabilirsiniz, bu nedenle link ekledim. • Mâhir el-MuaykılîMahmûd el-HusarîAbdullah BasfarHâlid el-Cuheyyimİbrâhîm el-Ahdar -Fakat kolaylığı dolayısıyla direkt Ayah uygulamasını kullanmanızı tavsiye ediyorum.. -Ve ikinci olarak naçizane Şeyh Mâhir’in tilâvetini tercih etmenizi tavsiye ediyorum. Evde yapacağınız çalışmanızda bu ses ve makâm daha kolaylık sağlayacaktır. °°° • Öncelikle âyeti en az on kez tane tane okuyun. • Daha sonra âyeti seçtiğiniz kâriden en az on kez dinleyin. • Daha sonra âyetteki her bir kelimeyi tek tek dinleyin ve her bir kelimeyi dinledikten sonra o kelimeyi kendiniz tekrâr edin. • Daha sonra âyeti başından sonuna yeniden okuyun ama bu kez sesinizi kayda alın. Sonra kâri ile kendi okuyuşunuzu kıyaslayarak, kâriden farklı telaffuz ettiğiniz kelimeleri düzeltmeye çalışın. Burada dikkat etmeniz gereken nokta kâriden farklı çıkardığınız harfleri fark edebilmeniz. Örneğin kârinin hangi harfi kalın, hangi harfi incelterek okuduğunu; sizin o harfi nasıl çıkartmış olduğunuzu karşılaştırın. Mahreç ve kıraatte, bütün dikkati vererek kâriyi dinlemek kadar eğitici bir şey tecrübe edilmemiştir. Dinlemek, sonra tekrâr etmek. Sonra yeniden dinlemek ve tekrâr etmek. Tâ ki onu doğru çıkarana dek. Yani örneğin: «ونَمَارِقُ مَصْفُوفَة» âyetini düşünelim, bu cümleyi önce oku sonra hemen peşinden dinle, sonra yeniden oku sonra yeniden dinle, sanki kıraatini dinlediğin kârinin kıraatine ilhâk eder gibi. Bu şekilde onu doğru okuduğuna emin olana dek tekrâr et. Bu yöntemi düzenli bir şekilde uygulamaya ve Kur’ân’ı mücevvid kârilerden (mücevvid: Kur’ân’ın tecvid ahkâmını çok iyi bilen ve kurallarına göre en güzel şekilde, tertîl ile okuyan kimse) dinlemeye alışkanlık kazandığınızda Allah’ın izniyle kıraatinizde -mahreç, tecvîd ve makâm açısından- ciddi bir iyileşme seyredeceksiniz. İçten bir niyet ve Allah’tan muvaffakiyeti için duâ etmek ile başlayan kimse güzel sonuçlar elde edecektir inşaallah. #tavsiye

diraase
5 677
اللهم صل وسلم على نبينا محمد، وأحينا على سنته وتوفنا على ملته واجمعنا به في الفردوس الأعلى..

diraase
5 677
«And olsun ki size, içinizden sizin sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size (ve hidâyete ermenize) düşkün, Mü’minlere şefkatli ve merhametli bir rasûl gelmiştir. Buna rağmen eğer onlar (Ey Rasûlüm), (senden) yüz çevirirlerse, de ki: “Bana Allah yeter, O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben, yalnız O’na tevekkül ettim. Ve O, yüce arşın Rabb’idir.”» Tevbe: 127-128

diraase
5 677
Endelüs fakihlerinden İmâm Bakî bin Mahled el-Kurtubî’nin hadis Müsned’inde, kendisinden hadîs rivâyet edilen kadın sahâbî sayısı 216’dır. Kutub-u Sitte’de ise kadınlardan (sahâbe ve tâbiîn kadınlarından) yapılan rivâyet sayısı yaklaşık 2764’tür. Mü’min kadınların, Allah Rasûlü’nün -sallallahu aleyhi ve sellem- Sünneti’nin teblîğindeki ve Hadîs hizmetindeki rolü öyle büyüktü ki, şer'î nice mesele ve hüküm hakkında gelen rivâyetlerin tek râvisi yalnızca kadınlar olmuştur. Hatta öyle ki, bugün bütün bir ümmetin işlediği nice sünneti ümmete nakleden, tek bir kadın sahâbî olmuştur. #tarih

diraase
5 677
Duâ’dan sonra, kul için tehlikeli hiçbir şey yoktur.. Bu nedenle kul için, her işinde, en önemsiz gördüğü meselede yahut ona en ağır gelen meselesinde, duâya sarılması onun için ancak bir kazançtır. Duâ ettikten sonra, içtenlikle Allah’tan hayrı ve rızâsını istedikten sonra, vallahi kulun kaybedeceği hiçbir şey yoktur. Endişeleneceği, üzüleceği, korkacağı hiçbir şey yoktur. Çünkü bundan sonra ona, “sevdiğine de erişse, korktuğu da başına gelse”, ancak Rabbinin rahmeti isâbet edecektir. Zira o, kendisinden beklenen ubûdiyyeti yerine getirmiştir. Bundan sonra gökten yere her şeyin kaderi elinde olan, kendisini Rahmân ve kullarına Latîf olarak isimlendiren Allah’tan endişe edilir mi? Ve onun yine korkacağı bir şey yoktur. Çünkü kul işinde O’na yönelmeyi bilmişse, Allah onun işini kendisi üstlenecektir. Allah’a teslimiyeti bilen kulların hayâtında, o teslimiyetin onlara döndürdüğü sükûneti ve bereketi, zorlukların kolaylığını ve kalp ferahlığını gördüm.

diraase
5 677
Duâ’dan sonra, kul için tehlikeli hiçbir şey yoktur.. Bu nedenle kul için, her işinde, en önemsiz gördüğü meselede yahut ona en ağır gelen meselesinde, duâya sarılması onun için ancak bir kazançtır. Duâ ettikten sonra, içtenlikle Allah’tan hayrı ve rızâsını istedikten sonra, vallahi kulun kaybedeceği hiçbir şey yoktur. Endişeleneceği, üzüleceği, korkacağı hiçbir şey yoktur. Çünkü bundan sonra ona ancak Rabbinin rahmeti isâbet edecektir. Zira o, kendisinden beklenen ubûdiyyeti yerine getirmiştir. Gökten yere her şeyin kaderi elinde olan ise Latîf ve Kerîm olan Allah’tır. Ve çünkü kul işinde O’na yönelmeyi bilmişse, Allah onun işini kendisi üstlenecektir. Allah’a teslimiyeti bilen kulların hayâtında, o teslimiyetin onlara döndürdüğü sükûneti ve bereketi, zorlukların kolaylığını ve kalp ferahlığını gördüm.

diraase
5 677
Gençlik ne durumda siz sadece yanlışları konuşuyorsunuz ortaya çözüm koymuyorsunuz, diyorlar. Açıkçası şu ki, herkes çözümü de biliyor. Müslüman gençler ne yapması gerektiğini biliyorlar, fakat buna bağlı kalamıyorlar. Bunun nedeni nefsin zaafiyetidir, fakat bu sadece kişinin zayıflığından mı kaynaklı, elbette hayır; fitnelerle sürekli karşılaşmak nefsi zayıflatır, bu zamanın en büyük imtihânı zaten bu. Bu durumda kişiye gereken fitne yerlerini ve fitne ehlinin bulunduğu yerleri terk etmektir; bu zaten Kur’ân ve Sünnet’in emrettiği şeydir. Ve kezâ, sâlih ortamı ve sâlih insanlarla birlikteliği olmayan kimsenin de bildiği o çözümde sebât etmesi daha zordur. İnsanın hakîkaten onu kendi nefsinden alıkoyacak sâlih bir dosta ihtiyâcı vardır. Dolayısıyla, herkes zaten her şeyin farkında. Doğruyu bilmediği ya da çözümü bilmediği için yanlışa düşmüyor müslüman gençler, bilakis bununla savaşacak ‘îmânî güce’, ‘takvâ’ya sâhip olmamak onları zayıf düşürüyor. Burada benim ‘takvâ’yı ve ‘kalp amellerini’ bu kadar sıklıkla işlemem, bunu ümmet olarak yanlışlarımızı göstererek yapmam; çözümün zaten kendisi. Ben bir şeyleri eleştiri olsun diye yazmıyorum. Ve açıkçası anlayamıyorum, nasıl oluyor da Müslümanlar için Allah’ın ve Rasûlü’nün ﷺ emri ‘bağlayıcı çözüm’ olamıyor? Bir şeyi Allah veya Rasûlü ﷺ emretmişse, iş bitmiştir. Dînî kaîdeyi uygulamak çözümün kendisidir zaten?! Allah Benî İsrail’e emirlerini ve yasaklarını bildirdiğinde Benî İsrail de emrin yerine getirilmesinde hep kestirme bir yol arıyordu. el-Menfelûtî şöyle der: “Allah’a yemin ederim ki, hiçbir şeyden habersiz değildiniz. Fakat siz, bu dünyâyı âhirete tercih ettiniz.” Bu böyle. Meseleyi allayıp budaklandırıp, daha da büyütüp, gençleri daha büyük buhranlara ve sanki nefsânî olarak çıkmaları mümkün olmayan çıkmazlara sokanlar, gençlerin gücünü daha çok kırıyorlar. Onların aklında “zihnin şehvetin hapsinde” algısını putlaştırmak ve “bu yüzden bütün gençler çözüme muhtaç” çaresizliğine düşürmek, onları “ben hastayım” psikolojisine itiyor. Şayet böyle olsa, bütün hayâtı günâhlarla geçmiş kâfir bir genç, nasıl oluyor da birden müslüman olabiliyor? İşte bu, Yaratıcı ile kurulan sâdık bağın, nefsi arındırıp kuvvetli kıldığının en büyük ispatıdır. Ben başka bir âlemde yaşamıyorum, gencim ve gençlerin hâlini çok iyi biliyorum. Sadece belirli profile sâhip olanlarla değil, her tarzdan ve hatta ırktan gençlerle uzun saatlerce konuşuyorum. Ben burada Kur’ân ve Sünnet’i, “bugünün fitnelerini” Allah’ın izniyle Selef’in fehmiyle aşikâr ederek tebliğ etmeye çalışıyorum. Bazı sözde selefîler ben kendi kafamdan din anlatıyormuşum ithâmında bulunuyor, ben yazacağıma Selefin sözlerini paylaşmam daha hayrlıymış. Elbette benim gibi birinin sözlerine Sâlih Selefimizin bir harfini değişmem. Fakat Selef’ten nakilleri bugünün fitneleriyle kıyas ederek konuyu açıklığa kavuşturmaz, hataları gün yüzüne çıkarmazsanız, hiç kimse bugün İslâmî bakış açısını ve fehmini kazanamaz. Sonra da kimseye dinin bugün için de geçerli olduğunu kabul ettiremezsiniz. Örneklendirme yapmak zorundayız. Yoksa tercüme edip susmak bize de daha kolay. Fakat ben ümmet kalbi güçlü, takvâ dolu genç kazansın istiyorum. Biz her şeyin farkında olan bu kalpleri kazanmak, İslâm nûruyla aydınlığa çıkarmak için uğraşıyoruz. Kalplerin tedâvisi, kalplerin hastalıklarını açıkça, çekinmeden ortaya koymakla mümkündür yalnızca. Marûfu herkes emredebilir, ama münkerden nehy etmek herkesin kaldırabileceği bir şey değildir. Selef’in kendi asrında verdiği mücâdeleyi bugün bu asırda verenlerden rahatsızlık duyanlar, öyleyse bir zahmet fitnelerden şikâyet edenlerden olmasınlar. Bu nedenle diraase’ye ‘ortaya çözüm koy’ diye öğütte bulunan müslümanlara şunu söylüyorum: Ben zaten ortaya çözüm koyuyorum, Rasûlullah’ın ﷺ gençleri davetinde kullandığı metod: nefisleri her şeyden önce Allah’a ve O’nun Kitâbında şart kıldığı ‘takvâ’ya davet etmek. Gençlerin muhtaç olduğu ama irşâd edilmediği şey bu: kalbi Allah’a bağlamak. Sabırla, incitmeden buna davet edildiğinde gençlik kazanılır. Çünkü kalbi kazanırsanız, insanı kazanırsınız.

diraase
5 677

diraase
5 677
“Ey sabır ayakları! Dayan! Çok az kaldı..”
“Ey sabır ayakları! Dayan! Çok az kaldı..”

diraase
5 677
Sâliha olduğunu göstermek için hicâbını, peçeni, kitaplarını, çalışma ortamını, kahveni paylaşmak zorunda değilsin. Sosyal medyada gelen geçen herkese kendi özel pencerelerini açması, ilim talebesi bir kızın iffetinin göstergesi değildir. Aksine salâhın ve iffetin göstergesi; nasıl ki sosyal medya olmasa, onun bu kişisel hayâtını önüne gelen herkes bilmeyecek, o onun özelinde kalacak, aynı şekilde bu hayâtı sosyal medyada paylaşma hedefi ve hevesi olmamasıdır. Zira ilim, salâh ve iffetin miras bıraktığı bir basiret vardır ki, kişiye neyin ilim, salâh ve iffetten olduğunu ve neyin olmadığını gösterir. Bir zaman sonra bu kimsenin hedefi yalnızca ‘ilim talebine teşvik’ olmaktan çıkacaktır, dilerse bunu inkâr etsin. İlim talebesi kimseler olarak sosyal medyada örneklik teşkil ettiğinizi bilin. Sizden etkilenen çok kişi olacağını, sonra onların da sizi taklit edeceğini bilin. Birilerinin ilim talebine ilgi duymasına vesile olmak güzeldir elbette, fakat ilim nefsi terbiye etmez ve göğse takvâ ve iffet nakşetmezse, onun faydası nedir? Böylesi bir ilmin kişiyi zamanla dünyevîleştirmesi kaçınılmazdır, bunun örnekleri çok. Allah bizi başkası için ibret kılmasın. Uhrevîleştirmeyen ilim, Allah’a karşı takvâyı artırması için hırs gösterilmeyen ilim, sâhibine vebâl olarak dönmeyi bekler vaziyettedir. Hem kendi nefsinde ve hem de onu örnek alanlar varsa diğer nefisler üzerinde.. Abartı mı buluyorsunuz? Allah’ın yücelenleri riyâdan/dînî bir ameli aşikâr yapmaktan çekinenler, kendini gizleyenler ve sâlih amellerini kendi nefislerinin bile bilmesini istemeyenler kıldığını görmediniz mi? Ve şimdi şu hadîsi hatırlayın: «İnsanları doğru yola (bir hayra, bir sâlih amele) çağıran (teşvik eden) kimseye, kendisine uyanların sevâbı gibi sevâb verilir; ona uyanların sevâblarından ise hiçbir şey eksiltilmez. Başkalarını dalâlate (günâhın, hatanın veya harâmın olduğu bir şeye) çağıran kimseye de, kendisine uyanların günâhı gibi günâh verilir; ona uyanların günâhlarından ise hiçbir şey eksiltilmez.» [Muslim 2674] Müslüman kızlar arasında bunun yaygınlaşması; Müslüman kızların sâhip olduğu şiddetli hayâ/çekingenlik ve iffette onları geriletmektedir. Bu davranış hayra teşvik değil, fitneye teşviktir. Bunun fitne olduğunu reddeden bunu bile bile reddeder. Sâlih Müslüman erkeklerin bu konudaki uyarılarını bilmelerine rağmen, kendisini ve kendisiyle ilgili şeyler paylaşmaya devam etmek, ancak -Allah’a sığınırız- fitneyi bile bile kastetmektir. İslâm kadının fazîletini onun gizliliğinde ve gözlerden uzak oluşunda kılmıştır, zuhûrunda (görülmesi)nde değil. Bunu hayâtının kâidesi kılan mü’min kadın, Allah’ın kendisine bahşedeceği hayrlar ve bereketlerle müjdelensin! O, sâlihaların yoluna ilk adımını atmış, onların sırrına nâil olmuştur. Âhirette bütün amellerin hiçbir gizli kalmadan hesâba çekileceği ve tartılacağını hep aklında bulunduran kimse, âhirette bir de başkalarının fitnesini kendi mizânında görmekten korku duyar. Her adımını, her amelini bu şuurla yapan kimse Allah’ın izniyle felâha erecektir. İbn Dakîk el-Îyd’in şu sözüyle nefsini baş başa bırak: “Hiçbir söz söylemedim ve hiçbir fiil işlemedim ki, onun için Allah’ın önünde verebileceğim bir cevâb hazırlamış olmayayım.” [Fethu’l Muğîs 1/123]

diraase
5 677
Bir müddettir rahatsızlık duyduğum şu hususu burada da açıkça söylemek istiyorum. Allah râzı olsun hüsnü zanda bulunuyorsunuz, fakat olmadığım bir vasıfla vasıflandırılmayı, öyle sanılmayı istemiyorum. Hoca değilim. Bu mertebeye lâyık olacak bir ilim iddiasında asla bulunamam, bu lafzı hak edecek bir ömre de sahip değilim. Naklettiği ilmin büyüklüğü diraaseyi zannınızda büyütmesin. Aynı şekilde paylaştığı yazılar veya hitâbeti de. Belki de konuşmaya ehil olmadığım hâlde konuşuyorum pek çok şeyde, Rabbim beni bağışlasın. Belki benden büyük laflar ediyorum da hakkımda hüsnü zan ediyorsunuz. Allah bizi zannınızdan hayrlı kılsın. Fakat burada ne beni, ne bir başkasını, Allah kendisine davette bir yol açtı diye gözünüzde büyütmeyin. Vallahi beni kusursuz, hatasız, tecrübeli bir eğitmen, hoca.. vs sanmayın. Öyle bir izlenime sebep olmuşsam işte bu benim en büyük kusurumdur. İlmin hakkıyla dahi talebesi olmadım, fakat ben yalnızca ilmi ve neşrini seviyorum ve bununla Allah’ın merhametini umarım. Burada yazdığım her bir söze herkesten önce kendi nefsimi muhtaç görüyorum ve herkesten önce vallahi nasihatimle kendi nefsimi kastediyorum. Allah bizi ve sizi bağışlasın, rıdvânına eriştirsin..

diraase
5 677
Ebû Bekr radıyallâhu anh.. Sahâbe arasında her kıssasına kalbimin yöneldiği, adını duyduğumda kalbimde îmân heybetinin uyandığı, tarihteki her sahnesini gıptayla ve ürpertiyle okuduğum sahâbî.. Allah Rasûlü’nün -sallallahu aleyhi ve sellem- en sevdiğinin babası, en sevdiği sahâbîsi, en sevdiği adam, en değer verdiği arkadaşı, kimseye değişmediği yoldaşı ve sırdaşı.. Fazîletleri anlatmakla bitmeyecek bir sahâbî.. Takvâsı, îmândaki ciddiyeti, ubûdiyyeti, sarsılmayan sebâtı, ahlâkı, huşûsu, cihâdı, ilmi, sâlih ameli, tevâzusu, hilmi ve merhameti, Rasûl’e ﷺ koşulsuz dostluğu.. Onun Allah Rasûlü’ne sevgisi sevgilerin en şiddetlisi olduğu gibi, Rasûlullah’ın ﷺ Ebû Bekr’e sevgisi de bütün ashâbını geçmişti. Nebî aleyhisselâm ile Ebû Bekr radıyallâhu anh’ın dostluğu (Nebî ﷺ ondan iki yaş büyüktü) bütün dostluklara gâlib gelen bir sevgi, vefâ, fedâ, ilgi ve beraberlik üzereydi. Her ne zaman Rasûlullah ﷺ ve Ebû Bekr radıyallâhu anh ile ilgili bir şey okusam, kendimi başka âlemlere süzülmüş gibi hissederim. Göklerin Rabbi olan Allah’ın en sevgili Rasûlü’nün en sevgili dostu olmak basit bir mertebe midir? Her durumda kendisine yoldaş olarak Ebû Bekr’i seçmesi, yanında onu istemesi, vakitlerinin çoğunu onunla geçirmesi küçümsenecek bir seçim midir? O ki, Nebiyyullah ﷺ onun hakkında şöyle demiştir: «Sohbetinde (dostluğunda) ve malında, kendisine en çok minnettar olduğum kişi Ebû Bekr’dir. Eğer Rabbimin dışında bir halil edinecek olsaydım, elbette Ebu Bekir’i halil edinirdim.» (halil: sevgi, muhabbet ve itaatin en üstününe lâyık görülen; kalbin, sevgisine tek olarak adandığı sevgilidir). [Buhârî 3904] Allah Rasûlü ﷺ devamla şöyle buyurur: «Fakat o benim kardeşim ve sâhibim (dostumdur). Ve ne var ki sizin arkadaşınızı [Rasûlullah ﷺ kendisini kastetmektedir], “Allah” kendisine halîl edinmiştir.» [Muslim 2383] Allahu ekber.. Allahumme salli ve sellim aleyh ve alâ âlihi ve sahbih... Allah Rasûlünün ﷺ dostu hakkında yine beni etkileyen bir sözü de şu hadistir: Ebu’d-Derdâ radıyallâhu anh anlatır: “Ebû Bekr ve Ömer arasında bir konuşma geçti. Bu esnada Ebû Bekr Ömer’i kızdırdı, Ömer de öfkelenerek meclisi terk etti. Bunun üzerine Ebû Bekr hemen onun peşine düştü ve ondan kendisini bağışlamasını istedi. Ancak Ömer onu affetmedi, o derece ki kapısını yüzüne kapattı. Bunun üzerine Ebû Bekr, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e geldi.” Ebu’d-Derdâ olayın bundan sonrasını şöyle anlatmıştır: “O esnada biz, Nebî’nin yanındaydık. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem (onu görünce), «Sizin bu arkadaşınız tartışmış bulunuyor.» buyurdu. Ebu’d-Derdâ şöyle devam etti: “Ömer de yaptıklarına pişman olmuştu. Kalkıp Allah Rasûlüne ﷺ geldi, selâm verdi ve yanına oturdu. Sonra yaşanan olayı Rasûlullah’a ﷺ anlattı.” Ebu’d-Derdâ dedi ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Ömer’e kızdı. Ebu Bekir: "Ey Allah’ın Elçisi! Gerçekten ben daha haksızdım!" demeye başladı [bunu tekrâr tekrâr söylüyordu]. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Siz arkadaşımı bana bırakacak mısınız?! Benim arkadaşımı bana bırakacak mısınız?! Ben size, 'Ey insanlar! Ben sizin hepinize gönderilmiş Allah’ın elçisiyim' dedim, siz bana 'Yalan söylüyorsun' dediniz, (yalnız) Ebû Bekir ise 'Doğru söylüyorsun' dedi.» Bir rivâyette şu ziyâde vardır: “Bundan sonra hiç kimse Ebû Bekr’i incitmedi/rahatsız edecek bir şey yapmadı”. [Buhârî 4640/3661] Tâbiînden Bekr el-Muzenî dedi ki: “Ebû Bekr onları ne çok oruç tutmakla ne de çok namaz kılmakla geçti. Fakat o onları ‘kalbinde yer eden bir şeyle’ geçti.” [Letâifu’l-Meârif 1/445] Ömer ibnu’l-Hattâb onun hakkında şöyle demiştir: “Eğer Ebû Bekr’in îmânı, bütün insanların îmânı ile karşılaştırılacak olsaydı, Ebû Bekr’in îmânı daha ağır gelirdi.” [Fedâilu’s-Sahâbe 653] Kezâ Ömer’in de Ebû Bekr’e -radıyallâhu anhumâ- olan sevgisi, saygısı, ihtirâmı beni her zaman etkilemiştir. Bununla ilgili bazı rivâyetleri de inşaallah derlemeye çalışacağım. Allah’ın Nebîlerinden sonra, insanların en üstünü, en fazîletlisi, en âlimi olan, Allah’ın Elçisinin Elçisi, Habîbinin Habîbi Ebû Bekr es-Sıddîk’tan Allah râzı olsun..

diraase
5 677
Çok isâbetli, mü’mince bir bakış açısı, tebârakAllah.. Husûsen ilk neden, mü’minin, îmânın şartlarından ‘kadere îmân’ının tekâmülünü gösterir. Mü’min îmânının bu menzile erişmesinde gayret göstermelidir. Hasen el-Basrî rahimehullah der ki: “Allah’ın kendisi için seçtiği hayra güvenen kimse, hiçbir şey dilemez. İşte bu, yaşanan kadere (kazâya) rızânın son noktasıdır.” İkinci olarak zikredilen neden ise hakîkaten Allah’tan râzı olmanın çok latif bir düşünceyle dile dökülmesi.. Yine Rabbi hakkında hayrdan başkasını düşünmeyen, O’nun kulu için sadece kulunun hayrını murâd ettiğine itikâd eden bir kalbin düşüncesi. Allahumme bârik diyelim inşaallah..

diraase
5 677
Allah’ın kaderiyle değil, o kaderde senin rolün ile ilgilen. Dünyâdan şikâyetlenmeyi, fitneleri bahane etmeyi, sıkılganlık göstermeyi bir kenara bırak. Sen de tıpkı senden öncekiler gibi yalnızca bir kere bu hayâtı yaşayacaksın, sonra tıpkı onlar gibi sen de Rabbine kavuşacaksın. Sana düşen ne zaman hesaplaması ne de bulunduğun mekânı ayıplamaktır. Sana düşen içinde bulunduğun zaman ve mekânda -kaderinde-, Allah’a kulluğunu emredildiği şekilde yapmandır. Şâirin dediği gibi: Karşılaştığım herkes çağından şikâyet ediyor. Keşke bilsem, acaba bu dünyâ kim için?! [Ebu’l-Alâ el-Maarrî]