diraase
前往频道在 Telegram
telegram ve youtube dışında sosyal medya kullanmıyorum. | youtube.com/@diraase
显示更多5 682
订阅者
-324 小时
无数据7 天
-1330 天
帖子存档
5 682
• Allah’ın muvaffak kıldığı herkesin verebileceği sadaka..
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
«İnsanda 360 mafsal/eklem vardır. Ve bu eklemlerinin her biri için tasaddukta bulunması gerekir..»
Dediler ki: “Buna bizden kim güç yetirebilir ki ey Allah’ın Rasûlü?”
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de şu amelleri yapmanın 360 mafsalın sadakasının (şükrünün) yerine geçeceğini bildirdi:
• Her bir tesbîh sadakadır (subhânallah)
• Her bir tehmîd sadakadır (elhamdulillah)
• Her bir tehlîl sadakadır (lâ ilâhe illallah)
• Her bir tekbîr sadakadır (allahu ekber)
• İyiliği emretmek sadakadır
• Kötülükten nehy etmek sadakadır
• Mesciddeki balgamı temizlemek sadakadır
• Yoldan insanlara eziyet eden bir şeyi kaldırmak sadakadır
Sonra buyurdu ki: «İşte bunların bütün her birine, kulun duhâ vakti kılacağı iki rekât namaz kâfi gelir.»
[Muslim 720]
5 682
Bir hüzün insana hayâtının bahârında gelir ve âdeta onu yüz yıl yaşlandırır. Ama o, ona dünyânın hakîkatini öğretir.. Kırıp acıtmasına rağmen öyle olgunlaştırır ki, ardından gelen her hüzne karşı artık sert bir kaya, hissiz bir dağ gibi olur insan.. ve güçlü yaşar, bütün parçalanmışlığına rağmen.. ama aslında kırık, bitik, tükenmiş bir güçle..
Allah’a dayanmak olmasa, O’ndan yine O’na kaçmak olmasa bu dünya yaşanacak yer değil, ne onda yaşanacak ne de insanına güvenilecek yer değil. Hâlâ şu dünya için kusursuz hayaller kuran insana şaşılır..
Allah kuluna yeter, kulu için O ne de güzel bir Vekîldir..
5 682
Kendisini İslâm’a nispet eden nice insanların bile büyük çoğunluğunun şimdi inandığı yalanları, tasdik ettiği saçmalıkları, asılsız iddiaları, yücelttiği ve peşinden koştukları adamları, sâhip oldukları akılları ve delillere rağmen hakîkate kör kalışlarını görünce; bir gözü kör olduğu, kusurlu ve çirkin bir hilkate sâhip olduğu, haktan başkasını konuştuğu ve dünyâyı sadece kötülükle doldurduğu hâlde Deccâl ismindeki bir adam ilâhlık iddia ettiğinde neden çok azı hariç bütün insanların ona inanacağını anlıyoruz.
İnsanlık Deccâl’e inanabilecek bir seviyeye ancak tedrîcen gelecektir ve biz bugün o merdivenin son basamaklarındayız.
Biz müslümanları, dinleri ile araları henüz bu kadar açılmamışken uyardığımız ve hatırlattığımız fitnelerin şerri bugün onları çok daha kuvvetli savururken görüyoruz. O zaman da birileri bize abarttığımızı söylüyordu, şimdi de birileri bize hâlâ abarttığımızı söylüyor. Asıl fitnenin, haktan saptırıcı fitneler karşısında susmak, ılımlı davranmak veya güyâ fitne çıkmasın diye uyarmamak olduğunu fıkhedemiyorlar. Bu fitnelere ister siyâset, ister tarikatlar, ister küçük görülen günâhlar kapısından bakın, sonuç yine aynıdır. İbn Teymiyye rahimehullah Mecmûu’l-Fetâvâ’da [28/168] şöyle der: “Marûfu emretmeyi ve münkerden nehyetmeyi terk etmeyi ‘fitneden kaçınma yolu’ olarak görenler, Mürcie ve Ehl-i Fücûr (günâhlarla hayat yaşayan kimseler)dir.”
Deccâl fitnesinde en basîret sâhibi olan mü’minler, bugünün fitnelerinde en basîret sâhibi olan mü’minler olacaktır. Günümüzün dînî, akîdevî, siyâsî ve ahlâkî fitnelerini idrâk edemeyenler, bütün nebîlerin ümmetini sakındırdığı ve Allah subhânehu ve teâlâ tarafından “en büyük fitne” kılınmış Deccâl fitnesini bilmek ve tanımakta bahtsız olacaklardır. Bu nedenle ona îmân eden kimseler çok olacak, fitnenin şiddetine rağmen ona inanmayıp hak üzere sebât eden mü’minler çok çok az olacaktır. İsnâdı sahih olan bir rivâyette, Hassân radıyallâhu anh dedi ki: “Deccâl fitnesinden, on iki bin adam ve yedi bin kadından başkası kurtulmayacaktır.”
[Hılyetu’l-Evliyâ 6/77]
Dikkat edin, Deccâl fitnesi kulların “akîde”sinin sınandığı, direkt olarak akîdeye müteallik bir fitnedir. Bu nedenle bugün dîninde, tevhîdinde ve muvahhidâne akledişte en sebâtkâr olan kimse, Allah’ın izniyle ilerideki fitnelerde de en sebâtkâr ve firâsetkâr kimse olacaktır. Allah subhânehu ve teâlâ’dan sebât ve dîninde basîret dileriz. Allah’ım Deccâl fitnesinden Sana sığınıyoruz..
5 682
İmtihânları peş peşe gelip, çeşitli sıkıntılar uzun süre kendisini kuşattığı.. ve artık rûhu yorulduğu, kalbi kedere hapsolduğu, bütün genişliğine rağmen yeryüzü ona dar geldiği ve Rabbinden gelecek bir rahmete artık muhtaç düştüğü zaman mü’min şu hadisi hatırlasın, umulur ki o bu hadisin ehlindendir ve bu yüzden art arda sıkıntılarla sınanmaktadır..
Sa’d bin Ebî Vakkâs radıyallâhu anh, “Ey Allah’ın Rasûlü, insanlardan en şiddetli belâya maruz kalanlar kimlerdir?” diye sorduğunda, aleyhissalâtu vesselâm şöyle buyurdu: «Nebîlerdir. Onlardan sonra yaşantısı (veya derece bakımından) onlara en yakın olanlar, sonra da onlara en yakın olanlardır. Kişi dîninin gücü oranında belâya uğratılır. Eğer dîni sağlam ise, belâsı ağırlaştırılır. Eğer dininde gevşek ise, belâsı hafifletilir. Belâ, kulun üzerinde günâh bırakmayıp da yeryüzünde günâhsız olarak dolaşıncaya kadar, kulun peşini bırakmaz.» Tirmizî 2398
Bu hadis dünyâda kederi dinmeyen mü’min için büyük bir tesellidir..
Mü’minin, sırf canını yaktığı için ona uğrayan ufak bir keder ve hüzün dolayısıyla dahi günâhları dökülmektedir. Bundan daha büyük olan hüzünler, acılar ve ezâlar dolayısıyla Allah’ın ona mağfiretinin büyüklüğü nicedir.. Ki O, ancak arındırmak istediği için sınar, tâ ki kulu, kullar arasında tertemiz ve günâhsız bir hâlde bulunsun..
«Her nefis, ölümü tadacaktır. Biz sizi şerrle de hayrla da imtihân ederiz. Sonra siz, Bize döndürülürsünüz.» Enbiyâ: 35
«Tâ ki sizden cihâd edenleri ve sabredenleri bilene dek ve (yaptıklarınızla) îmânınızı imtihân edelim diye, and olsun sizi sınayıp imtihân edeceğiz.» Muhammed: 31
«”Hanginizin daha güzel amel edeceğini sınamak için” ölümü ve hayâtı yaratan O’dur..» Mulk: 2
İmtihân, işte bu değil midir?.. Her kul, Rabbine, arınmış ve Cennet’e lâyık kılınmış olarak varsın diye çeşitli imtihânlarla sınanmaktadır. Sağlıkla, yoklukla, nefisle, aileyle, insanların ezâsıyla… Bize düşen, şayet ebedî bir huzuru, mutluluğu, rahatlığı, dinginliği, nimeti ve âfiyeti arzu ediyorsak, tâ ki O bizden amelin ve kulluğun en güzelini görsün diye, O’na yönelmekten, O’nu zikretmekten, O’nu dil ve kalple anmaktan, O’na ibâdet etmekten ve O’na kaçmaktan başka hiçbir çâre aramamaktır.. «Hiçbir musîbet, Allah’ın izni olmadıkça asla isâbet etmez. Ama kim Allah’a (O’nun kazâsına ve kaderine) îmân ederse; Allah onun kalbini hidâyete (doğruya) eriştirir (ve ona rızâ ve teslimiyet bahşeder). Allah, her şeyi bilendir.» Teğâbun: 11
Kimisi musîbetler karşısında -bilhassa belâ şiddetlendiği ve çeşitlendiği zaman- Allah’a hüsnü zannını kaybeder ve yaşantısında kaybettiği huzur dolayısıyla O’ndan uzaklaşmayı seçer. Hâlbuki bazısının sandığı gibi Allah’ın en sevdiği kulları kendilerini hiç sınamadığı ve mutlu, kusursuz bir hayat yaşattığı kulları değildir. Bilakis işte bu hadis, Allah’ın en sevdiği kullarına muâmelesini gösterir. Ve O birden çok âyette, azgınların dünyâda daha da azıp O’nu terk etsinler ve O’na ibâdeti unutsunlar diye onlara her türlü dünyevî nimetleri açtığını bildirir..
Mü’min bilmez mi ki bu “Dünyâ Mü’minin zindanıdır”. O, onda kaldığı sürece onun hücreleri arasında dolaşır durur..
Âhireti bizim için ferahlık kıl, saadet kıl. Cenneti dârımız ve karârımız kıl ey Rabbimiz.
5 682
Anonim isimle bir şeyler yazıyor olmam bazılarını fazlasıyla rahatsız ediyor. “Kendisinden dini şeyler öğrendiğimiz kimseyi tanımak hakkımız” sadedinde veya adeta anonim birinin ilmi neşretme hakkı bulunmadığına dair yorumlar okuyor, mailler alıyorum. Beni bilen biliyor, burada gizliyim diye gerçekte gizli biri değilim.
Fakat sosyal medyada tanımayanların neden rahatsızlık duyduklarının sebebini de okuyabiliyorum. Ben kimseye karışmıyorum, siz gizli olmayan isimlerinizle yazmaya ve tanınır sevecen ılımlı davetçiler olmaya devam edebilirsiniz. Tanınmak için din anlatanlardan değilim, tanınmamanın da ilmi neşretme hakkını kaldıracağını düşünecek kadar sığ fikre sahip değilim, tanımadığım onlarca davetçiden büyük ilimler ve meseleler öğrendim, naklettikleri ilimden istifâde etmek onların şahsını tanımayı zorunlu kılmıyor.
Şu zamana dek kimseye şahsını kastederek bir şey söylemedim, ben açıkça çok kez rencide edildiğim, aşağılandığım, benden sarâhaten sakındırıldığı hâlde. Bundan sonra da Allah’ın izniyle kimseyi hedef alacak değilim, ben burada bunun için var olmadım ve her şeyden önemlisi kıyâmet gününde her fiilimden sorguya çekileceğimden gaflette değilim.
Bu yazıyı da kendimi tezkiye etmek için yazmıyorum. Aksine kim ne derse desin, ne ile vasfederse vasfetsin beni tanıyan tanıyor, benim kim olduğumu bilmesi gerekenler zaten biliyor, hayali bir karakter değilim, kendimi esrarengiz göstermeye çalışıyor da değilim. Buranın ne kadar çirkin ve belâ bir yer olduğunu bildiğim için kendimi korumayı akledecek kadar aklı başındayım elhamdulillah. Ama diraase gününden bir şey bile paylaşmadığı şahsî bir şey yazmadığı boş muhabbet yapmadığı ve dilini her gün birine uzatıp eleştirmediği için güvenilmeyecek bir şahsiyet? Anonim olmak bir kusur ya da cehâlet belirtisi olmuş, sanki Allah kimi kiminle faydalandıracağını ismini gizlemeyen o sadık davetçilere soruyor.? Kimin kimden din öğrendiğine biz mi karar veriyoruz da kendi davet metodumuzu çok başarılı bulacağız? Allah bizim davetimize veya ismimize muhtaç değil, insanlara İslâm’ı sevdirmeye muvaffak olan da ancak Allah’ın lütfuyla bunu başarır kendisi ‘tanınmış’ bir davetçi veya yazar olduğu için değil. Ki gerçek bir davetçi başarı yarıştırmayı aklından bile geçirmez ki diline döksün. Bununla birlikte davetteki ölçüt Allah’ın Şeriati ve Rasûlün sallallahu aleyhi ve sellem menheci, Ashâbın yolu ve mezhebidir. Nefsimiz veya modern çağın icbârı altında bir din anlatmak değil. Öyle olsaydı asırlar süren tevhid davetinin zaten hiçbir manası olmazdı. Kimse kendisini din anlatmaya mecbur hissetmesin, Kur’ânı ve Hadisi fıkhetmedikten sonra. Maslahatsa, maslahat ancak Vahy’e ittibâ dairesinde değerlendirilir; hevâ ve hevesin değil. Önce herkes bu ayrımı yapabilsin, sonra gelsin bize usulden, fıkıhtan ve davetten bahsetsin. Şöhret olmuyoruz diye bizi münkerden nehyetmekten alıkoyanlar evvela dillerini münkerden bir alıkoysunlar. İlmin edebiyle muhalefette bulunamayanlar ilmin usulünü anlatma ehliyetine sahip değillerdir. Hiçbir ekolün baskısı altında olmadığım gibi taassupçu veya iltisaklı da değilim, hiçbir alakanızın olmadığı Müslümanları karalamaya, aşağılamaya ve asılsız zanlarınızla itibarsızlaştırmaya devam edin. Öfkenizin neye olduğunu heceleriniz fısıldıyor. Herkesi kendi zannıyla baş başa bırakıyorum, Allah’ın o zanlara şâhid olması bana te’yid olarak yeter. Ama hiçbir nefis, kendisinin Allah katında ne olduğunu düşünmeden bir başka nefsin dinini muhasebe etmeye kalkmasın.
Kezâ gocunduğum veya neşrettiğim ilimden utandığım için de bu açıklamayı yapmıyorum. Aksine hevâya ittibâyı şeriat için çaba sarf etmek gibi gösterenler ve ilimle-nakille konuşanları itibarsızlaştırmaya çalışanlar karşısında, İslâm içindeki bu gizli tahrifat karşısında Allah azze ve celle’nin «emrolunduğun gibi, dosdoğru ol» emrini hiçe saymayanlar olduğunun ispatı için yazıyorum. Bu azîm hüküm herkesin kaldırabileceği bir emir olsaydı Rasûl aleyhissalâtu vesselâm’ı yaşlandırmazdı.
Rabbimden bağışlanma dilerim.
«Hanginizin daha takvâ sâhibi olduğunu O en iyi bilendir.»
5 682
İleride karşılayacağımı da, geride bıraktığımı da, her şeyi bütünüyle O’nun takdîr ettiğini ve her şeyin ancak O’nun emriyle gerçekleştiğini bilmek, geleceğin korkusunu ve geride bıraktığımın kedereni bana unutturdu.. Her şeyin O’nun elinde olmasına, elbette benim elimde olmasından daha çok güveniyorum. Ve biliyorum ki O’nun her takdirinde ancak hayr vardır, O’nun her meşîeti ancak hikmeti iledir. O’nun mülkünde, O’nun istemediği hiçbir şey olmaz. O, mülkünde dilediği gibi tasarrufta bulunan Mâlik’tir. O hikmet sâhibi olan Hakîm’dir ki hiçbir şeyi abesen ve boşuna yapmaz. Nimet verdiği gün Azîz ve Kerîm olduğu gibi, şer ile imtihân ettiği gün de Alîm ve Halîm’dir. Hayr ancak O’nun tedbîrindedir, kulu bundan gâfil olsa ve hayrı başkasında sansa da. O’nun rızâsı ancak O’ndan geleni huzur ve rızâyla karşılamaktadır, kulun kendi kurgusunda ve rızâsında değil. Göklerin ve yerin anahtarları elinde bulunan, dilediğine dilediğini açan, dilediğinden dilediğini alan Allah subhânehu ve teâlâ kalplerin O’na beslediği zanlardan yücedir.. Hikmetin hakkındaki cehâletimi bağışla ve bana Sana kavuşana dek imtihânlarındaki hikmeti görmeyi ve beni râzı olduğun hâlde görmeni nasib et ey Rabbim.
5 682
Bir imtihan sürecinden geçmekteyim ve bu süre zarfında sosyal ağda mutat şekildeki varlığım mümkün olmayacak.. Allah subhânehu ve teâlâ bizleri ve sizleri imân, âfiyet ve rızâ ile rızıklandırsın. Her hâl üzere Allah’a hamd olsun.
Haklarınızı helâl edin, Allah’a emanet olun, inşaallah dualarınızda unutmayın.. esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuh
5 682
Cennet’i özlememe sebep olan bir nimet de orada her türlü yorgunluğun sona erecek olması.. Rûhu, kalbi, aklı, nefsi, bedeni.. hepsinin üzerine bir ölüm gibi yüklenen o yorgun ağırlıktan kurtulmak, ebedî bir dinginliğe, istirâhate, huzura kavuşmak… Dünyânın bütün kederleri, ıstırapları, hüzünleri, acıları ve yüklerinden, anlatılamayan dertlerinden sonsuz bir mutluluğa ve saadete ulaşmak..
«Bizden hüznü gideren Allah’a hamd olsun!, derler. Doğrusu bizim Rabb’imiz, (günâhları çok bağışlayan) Ğafûr ve (karşılığı bol veren) Şekûr’dur. • O ki lütfuyla bizi dâima kalıcı olduğumuz yurda yerleştirdi. Bize orada ne bir yorgunluk ne de bir cefâ dokunur.» Fâtır: 34-35
Ve şu âyeti kalbinin en derinine kadar götürüp bırak.. «Onlara, orada hiçbir yorgunluk yoktur. Ve onlar oradan çıkarılacak da değillerdir.» Hicr: 48
Ve onlar oradan çıkarılacak da değillerdir…
Müjdele yâ Rabbi..
5 682
لكل إنسان أسلوب في الكتابة لا يشبه غيره حتى إنك لتؤنس فيه حرارة أنفاسه وتسمع منه جرس صوته. ومتى كنت خبيرا بالأساليب عرفته وإن أخفى اسمه.
فيصل المنصور
Her insanın başkasına benzemeyen bir yazı üslûbu vardır, öyle ki onda nefesinin sıcaklığını hisseder, sesinin tınısını işitirsiniz. Üslûplar hakkında deneyimli olduğunuzda, adını gizlese bile onu (üslûbundan) tanırsınız.
Faysal el-Mansûr
5 682
Dünyâ sana ağır geldiğinde Allah’ın zikrine sığın. Lâ ilâhe illallah de, subhânallah de, hasbiyallah ve ni’mel vekîl de, lâ havle velâ kuvvete illâ billâh de, elhamdulillah de..
Allah’ın zikrinden olan her sözü, içinde bulunduğun hâle baskın getir; hâlin değişine dek Rabbini zikret, zikret, zikret..
Tehlîl ve hamd’i çoğaltmanın seni ne kadar rahatlatacağını, üzerindeki yükü kaldıracağını, başına gelen musîbeti hafifleteceğini bilsen, zikretmeyi tek bir ân bırakmaz ve şeytanın hüzünlendirmesi veya öfkelendirmesine teslim olmazsın.
Allah’ın zikrini diline her ân alıştır, her durumda O’nu zikretmeyi/anmayı alışkanlık edin. Ahdederim ki bunun seni hayrete düşürecek gücünü ve yaşadıkların karşısında seni nasıl sâkin ve teslimiyetli kıldığını hayâtının her ânında göreceksin.
Bu hayâtta karşılaştığı sıkıntılar ve nimetler karşısında insanların en sabırlısı, onlardan Allah’ı en çok zikredenlerdir.
5 682
Amr ibnu’l-Âs, Muâviye kızı Âişe ile beraberken onların yanına girdi. Amr, "Bu kız kim ey Muâviye?" diye sordu. Muâviye, “Bu, kalbin tatlı elma’sı, gözün reyhân çiçeği ve burnun hoş kokusudur” dedi.
el-Letâif ve’z-Zarâif 1/179
5 682
«Umulur ki siz bir şeyi kerih görürsünüz de, Allah onun içinde pek çok hayr kılmıştır..»
Nisâ: 19
5 682
قال التابعي أبو مسلم الخولاني رحمه الله:
أيظن أصحاب محمد أن يستأثروا به دوننا، كلا والله! لنزاحمنهم عليه زحامًا حتى يعلموا أنهم قد خلَّفوا وراءهم رجالاً.
إحياء علوم الدين ٤/٤١١
Tâbiînden Ebû Muslim el-Havlânî rahimehullah dedi ki:
“Muhammed’in ﷺ Ashâbı -radıyallâhu anhum-, Onu (ﷺ) bize bırakmadan sadece kendilerine has kılacaklarını mı sanıyorlar? Hayır, yemin ederim! Onun ﷺ için onlarla öyle yarışacağız ki, arkalarında adam bıraktıklarını bilsinler.”
İhyâu Ulûmi’d-Dîn 4/411
اللهم صل وسلم على نبينا محمد، وعلى آله وصَحبه ومن تبعهم بإحسانٍ إلى يوم الدين..
5 682
«İnsanların fısıldaşmalarının (yani sözlerinin ve konuşmalarının) pek çoğunda hayr yoktur. Ancak; sadaka vermeyi, veya iyiliği&taati, veya da insanların arasını düzeltmeyi emretmek için konuşanları dışında.. Her kim bu (konuşmasını da) sırf Allah’ın rızâsını kazanmak maksadıyla yaparsa, Biz ona büyük bir mükâfât vereceğiz.»
Nisâ: 114
5 682
Romantik islamcılık ve romantik tevhitçilik sosyal medya gençliğini harâb etti. Gençliğinize acıyın, onu bir daha Allah’a itaatte harcama şansınız olmayacak. Bununla kalmadı bu fitne nice ailenin de saadetini bozdu, bozuyor; Allah’ın harâm kıldığı bir kadın hatırına Allah’ın güzellikle muâmeleyi farz kıldığı hanımını terk edip ihânet ediyor.
Sanal bir âlem insanın dîniyle böylesine oynuyor, onun kalbini fesâda uğratmada câzibeleriyle bu kadar onu kör ediyor ve etkiliyorsa, kul Deccâl fitnesini ve onda nasıl sebât edebileceğini düşünsün. Her şeyi çok basit bir mahale koyuyoruz. Bu küçük fitnelerin büyük fitneler yolunu döşeyen taşlar olduğu basîretine sâhip kimse âkildir.
Allah’ın kendisini bu fitneden koruduğu ve kalbini muhafaza ettiği her kimse Rabbine hamd etsin ve Rabbinden çokça hidâyet ve sebât dilesin. Her dönemin kalpleri Rabbinden gizlice uzaklaştıran, sonra çok uzak vâdilere atıp büsbütün koparan, yalnız takvâ sâhiplerinin şerrini bilip sakındığı fitneleri vardır. Bu fitne de bu çağın o saptırıcı fitnelerinden yalnızca biridir. «Muhakkak ki mutlu kimse, fitnelerden korunmuş kimsedir. Muhakkak ki mutlu kimse, fitnelerden korunmuş kimsedir. Muhakkak ki mutlu kimse, fitnelerden korunmuş kimsedir.» [Ebû Dâvud 4263] Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu sözünü üç kez tekrâr etti..
5 682
Kadın fitnesini hafifseyen ve kalbinin iffetini korumayı önemsemeyen her erkek bu fitnenin rezil edici şerriyle sınanır. Allah teâlâ’nın üzerinizdeki örtüsüne aldanmayın.
Bir erkeğin hayâlindeki karakteri taşıyan bir kadın o erkeği ahmaklaştırarak ona gelmez. Bir erkeğe erkekliğinin vakârını kaybettiren bir kadın şerdir, ne var ki hevâ sâhibinin gözü kördür onun şerrini göremez.
İsrailoğullarının dinlerinde düştükleri ilk fitne kadın fitnesiydi. Böylece dinlerini kaybettiler, hidâyet nimetinden mahrum edildiler. Sakın gördüğünüz dindârlığa ve hicâba aldanmayın, hiçbiri bu fitneyi ve sizi bu fitneye düşüreni tebrir etmez. Bir kadının bunlarla süslenmesi de onun bir erkeği fitneye düşürmek konusunda Allah’tan korktuğunu göstermez. Gerçek takvâ zâhirin süsü değil fakat kalbin gizlediği ve amelin ortaya koyduğu iffettir. Kalp kendisine harâm olan bir erkeğe karşı hayâ perdesini açmışken yüzü örtmek fazîletin işâreti değildir.
Davacılık, tevhitçilik, cihatçılık ve sair bahaneler birbirine harâm iki kalbi birbirine helâl kılmaz. Bu şeytanın süslediği gibi ‘Allah yolunda’ bir sevgi değildir, bilakis harâm sevgidir. Ancak nikâhlı olan iki kimse birbirinin eşidir, nikâhsız iki kişinin birbiriyle eşmiş gibi duygular taşıması hangi dindir? Birbirinden bağımsız ve Allah’ın izni (nikâh) olmaksızın birleşemeyecek iki rûhu, sırf nefis öyle arzu ediyor diye, birtakım düşünceler birbirine uyumlu ruhlar kılmaz, tanımadığın rûhun ve çehrenin sana uyumlu olduğunu yazdığı iki cümleden mi anlayacaksın? Belki de görse kaçacağı bir karaktere hiç görmeden bağlanmak ne kadar aklın karârı olabilir? Sadece şeytan sizinle alay ediyor, kalbinize verdiği güçlü vesveselerle sizi hamâkate sürüklüyor ve aslında size yalnızca ‘hayallerde’ günâh yaşatmış oluyor. Fakat bütün bunları ‘din’ adı altına gizlemek sizleri aldatıyor. Nikâh olmadığı müddetçe hiçbir birliktelik dînî değildir ve şâhidler huzurunda olmadığı müddetçe her ilişki bâtıl üzeredir. Bunun harâm sevgililikten farkı yoktur. Allah köle kadınları nikâhlamak isteyen erkekler için dahî «gizlide erkek arkadaş edinmemiş olan iffetli kadınlar» 4/25, olmasını buyurmuştur, hür bir kadın için râzı olduğu durum nedir?
Evlilik teklifinde dahî karşı tarafa duyulan hislerin açıkça ilân edilmesi yasaklanmıştır ve Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: «Bilin ki, Allah sizin nefislerinizde olanı bilir; öyleyse O’ndan sakının..» 2/235
Bu durumda sevgisini özel veya aşikâr olarak zikreden; söylediği veya yazdığı -gazel- sözle mahbûbunu kasteden kişi günâh yüklenmiştir. Kul her fiilinin defterinde mutlaka iki hâneden birine yazılı olduğunu ve her fiilinden hesâba çekileceğini unutmasın.
Bu fitne, her ne kadar din boyasıyla boyanmaya çalışılsın, dünyevîdir ve dünyevî bir tamah olmaktan kurtulamayacaktır. Allah Rasûlü ﷺ bu fitneyi dünyâ fitnesiyle bağdaştırıp birlikte anmıştır: «Dünyâ göz kamaştırıcı ve çekicidir. Allah onu sizin kullanmanıza verecek ve nasıl amel edeceğinize bakacaktır. Öyleyse dünyâdan (ona kapılmaktan) sakının ve kadınlardan (onlara kapılmaktan) sakının. Zira İsrailoğulları’nda ilk fitne kadınlar yüzünden çıkmıştır.» Muslim 2742
Hiç kimse bir erkeği fitneye düşürmede ve baştan çıkarmada, erkek üzerindeki duygusal etkisinin gücü nedeniyle kötü bir kadından daha yetenekli değildir. Böylesi kadınlar nice evliliğin bile bozulmasına neden olmuştur. Bir kadın sâliha ise ıslâh eder, ifsâd etmez; salâhı artırır, bozulmuşluğu ve fesâdı değil. Fâsid bir kadın ise velev ki yüzünü örtsün, kalbin ve nefsin salâhını götürür, hayât düzenini bozar. Ancak Allah’ın kendisine güçlü bir dîn, îmân ve irâde vererek koruduğu erkek hariç, Allah’ın lütfuyla o sebât eder.
Kıyâmet gününde kul, onu da saptıracak kişiye şöyle der: «”Allah’a yemin ederim ki, neredeyse sen beni de (kendinle birlikte) helâk edecektin!”» 37/56
İyiliğin asıl yeri kalptedir ve ona ancak güzel bir amel/davranış delil olabilir. Fiili sâlih olmayanın kalbi düzgün olabilir mi? Müslüman kadın da Allah’ın huzurunda tek başına durdurulacağı günü unutmasın, o gün ne mal fayda verir, ne sevgili ne mahbûb.
نسأل الله العظيم الهدى والتقى والثبات والغفران.
5 682
Tevhîd ilmini bilmek demek; okumak veya ezberlemek demek değildir. Nice ilim sâhibi vardır ki ilmi onu günâhlardan sakındırmamış ve sâlih amellere yaklaştıramamıştır. Zira ilim onun zihnine nüfûz etmişse de kalbine edememiştir.
Fakat Allah’ı gerçekten bilmenin neticesi; kalbin O’nu gerçekten arzu etmesi, O’ndan her şeyiyle râzı olması ve O’nun dışında hiçbir şeye muhtaçlık duymamasıdır. O’nun hidâyetini ve yol göstermesini istemesi, O’nun sâlih amellerde tevfîkini ve günâhlardan sakınmada yardımını vereceğini ümit etmesi, O’nun Kitâb’ını anlamada ve onunla amel etmede yardımını ummasıdır. Kalbin Allah ile sükûnete ermesi, O’na yönelmekle hayât bulması, O’ndan uzaklıkla acı duyduğu bir mertebeye ulaşmasıdır. Kalbin O’nunla, O’nun sevgisiyle ve -nefsin sevgilerinden sıyrılıp- yalnız O’nun sevdiği şeylerle dolmasıdır. Kalbin tevâzu, hilm, rıfk, af, iffet, sabır, hayâ gibi her türlü güzel ahlâkla donanması; kötü ve çirkin her türlü söz, his ve davranıştan arınmasıdır.
Tevhîd’in bunlarla ilgisi olmadığını düşünen kimse tevhîd ilmini fıkhedememiştir. Tevhîd, bütün ilimlerin aslı ve başıdır ve o, her şeyden önce ‘kalbe’ işleyen ilimdir ve kalbin amelidir. Bu yüzden hiçbir kul -ilim talebesi olsun, olmasın- kalp amelleri ile ilgili eserlerden müstağnî değildir. Hatta bilakis, ilim talebesi kimsenin kalp amelleri ile ilgili ilme olan ihtiyâcı diğer herkesten daha fazladır. Bunun sebebi, kalbin salâhıyla ilgilenmeyen bir ilim sâhibinin ümmet içinde hayrının değil şerrinin daha büyük olacağıdır. Zira ilim kalbe nakşedilmediği takdirde, onun amellere, ahlâka ve davranışa yansıması görülmez, bu ise ilimle ilişkilendirilen kimseye musîbet olarak kâfidir. Allah’tan fadlını ve rahmetini isteriz..
现已上线!2025 年 Telegram 研究 — 年度关键洞察 
