uk
Feedback
Risale-i Nur Dersleri (Edessa)

Risale-i Nur Dersleri (Edessa)

Відкрити в Telegram
4 686
Підписники
+124 години
-57 днів
-3130 день
Архів дописів
20241226 4. Şua İkinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye – İstanbul 00:00 Resûl-i Ekrem (sav), “Bazen kalbimi bir perde bürür, bunu ortadan kaldırmak için günde yüz kere (diğer bir rivayette yetmiş kere) istiğfar ederim.” buyurmaktadır. Velev nebi de olsa zalûm ve cehûl’dur, illa bir şeyi kendine alır. Zalûmdur, “Bu, benimdir. Ben yaptım” der. Cehûldur, “Ben, biliyorum” der. Velev Resûl-i Ekrem (asm) da olsa bu durumdan kendini kurtaramaz. Peygamberin gaflet etmediğini iddia etmek -haşa- takdisi yani Ellah olmayı gerektirir. 17:31 Bir zerreyi tahrik eden kim ise, Güneş’i hareket ettiren O’dur. Güneş’i tahrik eden kim ise, zerreyi hareket ettiren O’dur. Bir tohumu elinde tutabilmen için bütün kâinatı elinde tutman lazımdır. Çünkü bütün dünya toplanmış, o tohumda dercedilmiş. Zerreden Arş’a kadar bütün kâinat rububiyet itibariyle külldür. Terbiye cihetiyle birisine müdahale edebilmen için kâinatın bütününe malik olabilmen, onlarda tasarruf edebilmen lazımdır. Kâinata küll dediğin takdirde, cüz’ kiminse küll de onundur. Kâinat, san’at itibariyle ise, küllîdir. San’at itibariyle bütün kâinat toplanıp bir cüz’înin, mesela bir zihayatın içerisine girmiştir. Cüz’î kiminse küllî de onundur. 22:01 Ellah (cc), bir şeyin halk ve icadını irade ettiği zaman, ona “Ol!” der, O da oluverir. O’nun emri derhal yerine getirilir. Bu hakikat, âyet-i kerimede şöyle bildirilmektedir: اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْـًٔا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُون “(O’nun) ilim ve kudreti nihayetsiz olan O Zat-ı Akdes’in (emri,) emr-i kavlîsi veya şe’n-i ulûhiyeti ve vasf-ı rubûbiyeti, daire-i ilimde mevcud olan (bir şeyi,) daire-i kudrete çıkarmak (murad ettiği zaman,) o şeye vücud-u haricî vermek istediğinde (ona ancak ‘Ol!’ demesidir ki;) yani vücuda gelmesini irade etmesidir ki; (o da hemen oluverir.) O da derhal vücud sahasına çıkar. Asla teahhur etmez. Zira emr-i İlâhî ve kaza-yı sübhânînin sür’at-i nüfuzunda asla teahhur yoktur.” Bu emir, teklif hakkında da caridir. Ellah, bir parmağın kalkmasını irade eder, كُنْ der, bütün alem “pes” eder. Nitekim Muhammed-i Arabî (asm)’ın parmağının kalkmasıyla bütün alem “pes” dedi. Hz. İbrahim (as)’ın parmağı kalktı, Nemrud “pes” dedi. Hz. Musa (as)’ın parmağı kalktı, Firavun “pes” dedi. Hz. Nuh (as)’ın parmağı kalktı, kavmi “pes” dedi. Hz. Hud (as)’ın parmağı kalktı, kavmi “pes” dedi. Bu asrın insanı, kendisini müstesna mı kabul eder? Kur’an’a hizmetimizden dolayı bizlere karışanların kökü gelecektir. Ya bize karışmayı terk ederler ya da kökleri gelir. Çünkü biz burada iman dersini yapmakla meşgulüz. Bizim başka bir derdimiz yoktur. Bizlere ilişenler gider. 35:18 Derslerimiz manevidir. Ahirzamanda Hakîm isminden ziyade Kadîr isminin sebebsiz tecelli edeceği anlaşılıyor. Gelecek iki ayet doğrudan doğruya kudret-i İlahinin gücünü göstermekte, ahirzamanda ıslah-ı alemin adetullah kanunlarıyla olmayacağını, كُنْ فَيَكُون emriyle biranda meydana geleceğini yani bir nev’i tekliften çıkacağını, tekvinin hükmedeceğini bildiriyor. وَمَٓا اَمْرُنَٓا اِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ “(Emrimiz, ancak bir tek emirdir. Göz açıp kapatmak gibi) kolaydır. Anında tahakkuk eder. اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْـًٔا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُون “(O’nun) ilim ve kudreti nihayetsiz olan O Zat-ı Akdes’in (emri,) emr-i kavlîsi veya şe’n-i ulûhiyeti ve vasf-ı rubûbiyeti, daire-i ilimde mevcud olan (bir şeyi,) daire-i kudrete çıkarmak (murad ettiği zaman,) o şeye vücud-u haricî vermek istediğinde (ona ancak ‘Ol!’ demesidir ki;) yani vücuda gelmesini irade etmesidir ki; (o da hemen oluverir.) O da derhal vücud sahasına çıkar. Asla teahhur etmez. Zira emr-i İlâhî ve kaza-yı sübhânînin sür’at-i nüfuzunda asla teahhur yoktur.” Ahirzamanda ıslah-ı alem, mezkûr iki ayetin hükümranlığında vuku bulur. Ellah, kâinatın ıslahını va’d ettiği için, va’dini yerine getirecektir. Bütün himmetinizi derslere verin.

20241203 Haşir Risalesi 1. Ders - İstanbul

20241225 4. Şua Birinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye 6. Ders – İstanbul 00:00 Madem Ellah var ve bakidir, öyleyse ölüm, adem-âlûd bir karanlık değildir. Kıyamette ölülerin üstündeki toprak kalkar, herkes hayat bulur. Menba-ı hayat, toprak olduğu için, Ellah, bizleri orada saklar, yine oradan hayat verir. Tohum ve çekirdekler toprağa ekilmekle hayata kavuştuğu gibi, Ellah, bütün insanları bir tohum gibi toprağa eker, sonra bir daha diriltir. Hadiste, “Ellah toprağa, peygamberlerin cesedlerini yemesini haram kılmıştır.” denilmektedir. Mezkûr hadiste toprak deniliyor, su denilmiyor. Nitekim suyun temas ettiği bütün cesedler çürür. Fakat peygamberlerin cesedleri kıyamete kadar mahfuz kalır, kıyamet hengamında çürür. كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ ayetinin ifadesine göre acbu’z-zeneb dahi baki kalmaz. İnsan vücudunda en son çürüyecek yer, acbu’z-zeneb’dir. Vefat etmiş olan kimselerin ruhları, kıyamet kopuncaya kadar âlem-i kabirde kılıflı olarak bekler. Kıyamet kopunca, nefha-i ûlâ’da, yani Hazret-i İsrâfîl (as)’ın harâbiyyet-i âlem için birinci defa sura üfürmesi zamanında bütün âlem, hatta acbu’z-zeneb (zerrat-ı esâsiye ve ecza-i asliye) dâhil her şey fenaya gider, kılıflı ruh da dağılır. Baki-i Zü’l-Celal’den başka hiçbir mevcud vücudda kalmaz. Bütün mevcudat, kâinat yaratılmadan evvelki gibi ilm-i İlahiye geçip orada mahfuz kalır. Yani ademe gitmez, yok olmaz, daire-i kudretten daire-i ilme geçer. Kırk gün veya kırk sene bu öyle kalır. Haşir sabahında ise bütün mevcudat tekrar ilim dairesinden kudret dairesine çıkar. Sura ikinci üfürülüşten sonra gökten kırk gün yağmur iner. Acbu’z-zeneb, bir tohum gibi olur, vücud neşv ü nema bularak teşekkül eder. 11:00 Vacibu’l-Vücud’u bir Güneş’e teşbih edelim. Ehl-i tasavvuf, “O Güneş var, fakat ayine yok” diyor. Üstad (ra) ise, “Cenab-ı Hak, Vacibu’l-Vücud, biz ise mümkinu’l-vücûduz. Biz, Ellah’ın varlığına ve bekasına ayineyiz. Bizdeki muhabbet, Vacibu’l-Vücud’un hem bekasına hem vücuduna karşı verilmiştir. Bizler, Vacibu’l-Vücud’a iki cihetle ayineyiz. Biri, O’nun varlığına ayine olmaktır. Diğeri, O’nun bekasına ayine olmaktır. Din, o ayineye teklifte bulunur. Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek gibi teklifî emirler, Vacibu’l-Vücud’a ayine olan nesneyedir. Ayine vardır; ama müstakil değildir. Fanidir, halden hale geçer, tebeddül eder” diyor. Biz, Vacibu’l-Vücud’un varlığına ve bekasına ayineyiz. Eğer ayine kabul edilmezse dinin teklifi kimedir? أَقِمِ الصَّلَاةَ  “Namâzı dosdoğru kıl” يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا نُودِيَ لِلصَّلٰوةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا اِلٰى ذِكْرِ اللّٰهِ  “Ey mü'minler! Cuma günü cuma namazı için ezan okundu­ğunda zikrullahtan ibaret olan hutbeyi işitmeye ve namazı eda etmeye koşun.” emirleri kimedir? Ayette cem’, emir sigasıyla فَاسْعَوْا “sa’y edin, gidin” diyor. Eğer Vacibu’l-Vücud’un ayinesi inkâr edilse, فَاسْعَوْا “sa’y edin, gidin” emri kime yapılacak? Demek Vacibu’l-Vücud’un ayinesinin inkârı, dinin inkarını netice verir. Üstad (ra), Vacibu’l-Vücud’un hem bekasına hem vücuduna ayine olduğumuzu ifade ediyor, ayineye hitaben, “Ey ayine! Sendeki muhabbet ve aşkın, Vacibu’l-Vücud’un hem bekasına hem vücuduna karşı verildiğini bil, teklife riayet et. Böyle yaptığın taktirde, vücuda ve bekaya karşı olan aşkın tatmin edilir, ebedi kalırsın. Eğer vücuda ve bekaya olan aşkını, kendine alsan, enaniyetin perde çekmesiyle, âyineye perestiş etsen hem vücud-u hakiki sahibi değilsin hem vücudun fanidir, fena damgası üstündedir” diyor. Biz, Vacibu’l-Vücud’un hem bekasına hem vücuduna ayineyiz. O’nun Vücud’uyla vücud bulmuş, O’nun bekasıyla beka bulmuşuz. Bu irtibatı kesenler, ademe gider. Din, kâinatın varlığıyla vardır. Masivanın inkârı, dinin inkarını netice verir. Demek ayine inkâr edildiği zaman, din gider. Beka inkâr edildiği zaman, haşir gider. Öyleyse Vücud ile beka beraber kabul edilecek. Vacibu’l-Vücud’un vücuduna ayine olduğumuz için, din haktır. Vacibu’l-Vücud’un bekasına ayine olduğumuz için, haşir haktır. Maksudumuz Ellah’dır yani rızasını tahsil etmektir.

20241221 4. Şua Birinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye 5. Ders – İstanbul 08:27 Risale-i Nur, tefsir-i Kur’an’dır, Kur’an’dan gelmiş bir durus-u Kur’anîye ve imaniyedir. Risale-i Nur, Kur’an’ın hakikati olduğu için ezelden gelmiş, ebede gider. Ellah, baki olduğu gibi, kelamı da bakidir. Risale-i Nur, Kur’an’a ve Vacibu’l-Vücud’a intisabla zayi olmaktan, mahvdan, faidesiz kalmaktan, manen kurumaktan kurtulmuş, sübuta ermiştir. Nitekim hadsiz düşmanların hücumuna maruz kaldığı halde kurumamış, baki meyveler vermiştir. Risale-i Nur’un müellif-i muhteremi olan Üstad (ra), حَسْبُنَا اللَّهُ و نِعْمَ الوَكِيل,  demiş, intisab-ı imanla Ellah’ı vekil tutmuştur. Risale-i Nur’un sahib-i Hakikisi ve hafızı Ellah’dır. Risale-i Nur’un muhafaza edileceği, tefsir-i Kur’anî haline getirileceği, bin beş yüz sene devam edeceği çok yerlerden anlaşılıyor. Ellah, vardır, Vacibu’l-Vücud’dur, bakidir. Risale-i Nur’un müellf-i muhteremi, intisab-ı imaniyle Ellah’ın Zat’ını, Ellah’ın Vücud’unu vekil tuttuğu için, o Vücud-u Hakiki, arızi bir ayine-i vücud olan Risale-i Nur’u koruyor. Ellah’ın Zat’ı, baki olduğu için Ellah’ın ihsan ettiği bu eser de baki kalacaktır. Ellah, Kur’an’ı, tefsir-i Kur’an olan Risale-i Nur’u bütün dünyanın başına getirecektir. Üstad (ra) hayattayken yanına bir mason cemiyeti sızmış, Risale-i Nur’u bozup tahrif etmeye çalışmış. Ama Ellah, hiç ender hiç olan bizim gibi adi insanlarla Risale-i Nur’u korudu. Hacı Bey ve bizler hiçbir taviz vermedik. Bu hal kıyamete kadar devam edecektir. Muarızlar hak ile yeksan olacaktır. Ellah, Vücud sahibidir, bakidir. Risale-i Nur, O’nun Vücud’unun tecellisiyle vücuda gelmiş. Üstad (ra), Ellah’ı vekil tutmuş, Risale-i Nur’u, O’nun Vücud’una teslim etmiş. Ellah’ın Zat’ı, baki olduğu için Ellah’ın ihsan ettiği bu eser de baki kalacak, zayi olmayacak. Risale-i Nur’a hücum eden bütün muarızlar dağılacaktır. Risale-i Nur, Kur’an’ın bir mucizesi olarak tek başıyla bütün dünyayı dağıtacak, Kur’an’ın hakimiyetini temin edecektir. Ellah, Vacibu’l-Vücud’dur. Risale-i Nur’u, Kur’an’dan yani Vacibu’l-Vücud’un mümessili olan kelamından çıkarmış, tenzilün min tenzil olarak göndermiş. Madem Risale-i Nur’u kendi vücudunun mümessili olan kelamından çıkarıp göndermiş, öyleyse Risale-i Nur’u muhafaza edecek, zayi etmeyecektir. Kur’an’a, Kur’an namına Risale-i Nur’a hücum eden, bitirmeye çalışanlar kendileri bitecektir. Risale-i Nur, tefsir-i Kur’an olduğu, Kur’an’a intisab ettiği için, bütün beşer toplansa da onu tarih-i beşerden silemez, Kur’an’dan koparamaz. Kur’an, baki olduğu için Risale-i Nur da bakidir. Kur’an’a ve Risale-i Nur’a uzanan eller kırılır. Muvakkat arızalar olsa da o eller illa kırılır. Ellah, Vacibu’l-Vücud’dur. Risale-i Nur’u, Kur’an’dan yani vücudunun mümessili olan kelamından çıkarmış, tenzilün min tenzil olarak göndermiş. Madem Risale-i Nur’u Ellah yazdırmış, insanların ve meleklerin kalblerinde, toprakta, havada, suda, Güneş’te ve Levh-i Mahfuz’da kaydetmiş, nazar-ı Rabbaniyesine mazhariyetle kabul etmiş, sevab vermiş, öyleyse bütün beşer toplansa da Risale-i Nur’u yeryüzünden silemez. Risale-i Nur, Levh-i Mahfuz’da bakidir; ama dünyada hazer olur diye düşünmeyin. Risale-i Nur, Kur’an’a bağlılığı itibariyle hıfz-ı İlahi altındadır. Kur’an var olduğu müddetçe Risale-i Nur’a muaraza edilmez, tahrif edilemez. Velev binlerce eşkıya toplansa da Risale-i Nur’a bir şey yapamazlar. Madem Ellah bakidir, Risale-i Nur da bakidir. Çünkü Risale-i Nur, Kur’an’a intisab etmiştir. Madem Kur’an’a intisab etmiş, Kur’an var olduğu müddetçe o da vardır. 33:50 Tohum ve çekirdekler toprağa ekilmekle hayata kavuştuğu gibi, Ellah, bütün insanları bir tohum gibi toprağa eker, sonra bir daha diriltir. Menba-ı hayat, toprak olduğu için, Ellah, bizleri orada saklar, yine oradan hayat verir. Öyleyse ne biz zayi oluruz ne ders verdiğimiz Risale-i Nur zayi olur. Toprağın altında bir daha dirileceğimiz gibi, Risale-i Nur da dirilecektir. Risale-i Nur, Kur’an’a intisab cihetiyle her bir harfine on uhrevi sevab verdiği gibi, dünyada da hiçbir şekilde heder olmaz, söndürülmez.

20241220 4. Şua Birinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye 4. Ders – İstanbul 01:32 Dersinizle meşgul olun. Alemde dönen siyaset hakkında konuşmayın. Sükût edin. 14:39 Annemiz, babamız, akrabalarımız, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm başta olmak üzere bütün peygamberler (as), Üstad (ra) ve Hulusi Bey öldü. Bütün bu ölümler ister istemez insanda teellüme sebeptir. Şuur-u iman sahibi bir mümin, Vacibu’l-Vücud’a iman ettiği için hadsiz teellümattan kurtulur, hadsiz bir zevk-i ruhanî duyar. Çünkü bütün mevcudat, Ellah’ın Vücud’unun ayinesidir. Dünyaya gelen insan, Ellah’ın Vücud’una ayine olduktan sonra, ya azab cihetine veya rahmet mahalline gider. 25:23 Sual: Ademden kurtulma çaresi nedir? Elcevab: Vacibu’l-Vücud’un Vücud’una iman etmektir. Vacibu’l-Vücud’un Vücud’una iman edip amel eden, Baki-i Hakiki’nin bekasıyla beka bulur. Öyleyse ölüm yoktur. Ölüm, adem değildir; i’dam değildir; yokluk değildir. Ölüm, bir tebdil-i mekandır, ebedi bir alemde ebedi bir vücudla devam etmektir. Şuur-ı imanı olmayan kişi, ölümü adem görür. Halbuki ölüm, gerçek manada adem değildir, halden hale intikal etmektir. Şuur-u îmânîyle Vacibu’l-Vücud’a intisab etmeyen, kendini ve sair mevcudatı o Vücud’un ayinesi görmeyen, o Vücud’u inkâr eden kişi, kendini ve sair mevcudatı fikren yokluğa mahkûm ettiği için sû-i zannı üzere muamele görür, ceza çeker. 32:55 Cehennem’de asıl cezayı, nefs-i kazib çeker yani ruh çeker. Cehennem’e giren kafir, her ne kadar azap çekse de cesedindeki zerreler görevlerini ifa ettiklerinden kendilerine mahsus bir lezzet alırlar. Yakmaktaki murâd-ı İlâhî, zerratın nûrlanmasıdır. Bu da onlar için ayn-ı rahmettir.  Dünyada ise, ruh ile cesed beraber azab çeker. Elini ateşe uzattığında hem cesedin yanar hem ruhun azab çeker. Kafirler, Cehennem’de ebedî kaldığı halde nârda, ateşte ebedî kalmaz. Bazen başka bir nev’ azabla ta’zîb olunması için ateşten çıkarılır, sonra tekrar asıl yerine getirilir ve orada ateşle tazib olunmaya devam edilir. Evet Cehennem’deki azab, tek bir minvâl üzere, yani sadece ateşle değildir. Kahhâr-ı Zülcelâl, mücrimleri, bazen zemherîrle azablandırır. Bazen yılan ve akreblerle onlara azab verir. Bazen köpekleri onlara musallat eder. Bazen onları sarp tepelere tırmandırır. Bazen yüksek kayalardan aşağı atar. Bazen istirahat mahalline getirilir, onlara zakkum-u Cehennem verilir. Ve hâkezâ Cehennem’de çeşit çeşit cezalar vardır. Bunu anlamayanlar ayat-ı Kur’anî’yeye itiraz parmağını uzatır, “Cehennem, ebedi değildir” der. Halbuki Mütekellim-i Ezelî, Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok âyet-i kerîmesinde Cehennem’in ebediyyetini haber vermektedir. Demek Cehennem, ebedidir. Cehennem’deki azab, tek bir minvâl üzere, yani sadece ateşle değildir.

20241219 4. Şua Birinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye 3. Ders – İstanbul 10:40 Bütün bu alem, Vacibu’l-Vücud olan Ellah’ın vücuduyla kaimdir, O’nun Mevcud isminin tecellisiyle vücuda gelmiştir. Bir köle, seyyidine olan sadakatinden dolayı “Seyyidimin bütün malı, benimdir” diyebildiği gibi, kendini Vacibu’l-Vücud’un ayinesi gören, o Bâki-i Sermedî'ye intisab eden kişi de sadakatinden dolayı “Bu alemin hepsi bir nev’ benim malımdır, mülkümdür” diyebilir. İnsan, her ne kadar varlığa ve bekaya âşık olsa da kendi vücudu fanidir, ölüp gider. Sual: Bu vücudu ibka etmenin çaresi nedir? Elcevab: Baki bir vücudu bulmak, ona intisab etmektir. Ellah, Vacibu’l-Vücud’dur, bakidir. Baki’nin ayinesi, baki olacağı için bizler, O’nun bekasıyla beka bulmuş, O’nun sübutuyla sübuta ermişiz. Mülk, umumen O Baki Zat’ındır. Her ne kadar vücud-u zahirimiz fani olsa da, O Baki Zat’a olan ayinedarlığımız sebebiyle baki bir vücudu elde ederiz.   Nehir üzerinde mütemadiyen gelip-giden kabarcıklar, vücudlarıyla Güneş’in vücudunu gösterdikleri gibi vefatlarıyla da Güneş’in bekasını gösterirler. Ayine mesabesindeki o kabarcıklar her ne kadar fani olsa da, gökteki Güneş bakidir. Bakinin ayinesi, baki olduğundan dolayı o Vücud-u Baki, hepsini bir nev’ ibka etmiştir. Sadık bir köle, “Seyidimin malı, bir nev’ malımdır” diyebildiği gibi, Bâki-i Sermedî'ye intisabımızdan dolayı “Bu alemin hepsi bir nev’ benim malımdır, mülkümdür” diyebiliriz. Her ne kadar vücud, bizim değilse de ef’al, esma ve sıfattan geçip, hepsini Ellah’a vermiş olduğumuzdan dolayı, fani vücudumuz gitse bile, ayinedarlık cihetiyle baki bir vücudu kazanmış oluruz, اِيَّاكَ نَعْبُدُ demeye liyakat gösteririz. 14:56 Kendi vücudunun, Vacibu’l-Vücud’un ayinesi olduğunu gördükten sonra, bütün ehl-i kemalattaki kemalin de o Vacibu’l-Vücud’dan geldiğini ve o Vacibu’l-Vücud’a bağlı olduğunu itikad eder, huzur bulur, اِيَّاكَ نَعْبُدُ der. Kendindeki kemalatı Ellah’a verdiği gibi, bütün ehl-i kemalatın kemalini de O’na verir, dolayısıyla kendindeki ve ehl-i kemalattaki fani kemallerin gitmesiyle müteessir olmaz. Çünkü bütün kemallerin menbaı olan Bâki-i Sermedî'nin Vücud’unu bulmuş, hem kendindeki hem ehl-i kemalattaki bütün kemalleri o Vücud’a vermiştir. Kur’an, اِيَّاكَ نَعْبُدُ demekle bu hakikati gösteriyor. Mümin, اِيَّاكَ نَسْتَعٖين  demekle ferdiyeti terk eder, nimet-i vücudu, nimet-i imanı, nimet-i bekayı yalnız kendi şahsına hasretmez, bütün ehl-i imana teşmil eder. Hatta kafire de teşmil eder; fakat kafir, onu kaybeder. Zındıklarda şuur-u iman olmadığı, bütün kemalatı Ellah’a vermedikleri için onların dünyaları, faniyatla malamal doludur. 22:14 Mümin, اِيَّاكَ نَعْبُدُ “Yalnız Sana ibâdet ederiz” hitabını söylüyor. “Ben ibadet ediyorum” demiyor. “Biz ibadet ederiz” diyor, sair mümin kardeşlerindeki vücudu, kendi vücudu gibi görüyor. Onlardaki vücudun gitmesini, kendi vücudunun gitmesi gibi kabul ediyor. Kendi vücudunu, ayinedarlık itibariyle Ellah’ın vücuduna dayandırdığı gibi, bütün mevcudatın vücudlarını da ayinedarlık itibariyle Ellah’ın vücuduna dayandırıyor. وَاِيَّاكَ نَسْتَعٖين “Yalnız Senden meded bekleriz” diyerek, kendi namına istiane ettiği gibi, bütün her birinin namına da istiane etmekle cüz’iyetten külliyete çıkıyor. Mümin, اِيَّاكَ نَعْبُد  demekle hem kendi vücudunu hem sair kardeşlerinin vücudunu Vacibu’l-Vücud’a vermekle tatmin olur. Zevalden gelen müteessiriyete karşı وَاِيَّاكَ نَسْتَعٖين der, tedavi olur. Kur’an’ın, bu derslerin ve sair ilimlerin verdiği hakikatlerin cümlesi Fatiha’nın içerisinde vardır.

20241217 4. Şua Birinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye 2. Ders – İstanbul 04:42 İnsanda baki kalma arzusu vardır. İnsan, fenaya mahkûm olduğundan, insanın fıtratına dercedilen aşk-ı beka, bu fani vücud için verilmiş olamaz. Fıtrat-ı insana konulan bu ciddi aşk-ı beka, ancak bir vücud-u hakikiye, sabit bir vücuda karşı olmalıdır. Sabit vücud ise, Zat-ı İlahi’nin Vücududur, Vacibu’l-Vücud’dur yani Mevcud’dur. Cenab-ı Hak, Vacibu’l-Vücud, biz ise mümkinu’l-vücûduz. İnsan, Ellah’ın Mevcud isminin ayinesi olduğundan Mevcud’a fıtraten aşıktır. Bu aşk, esma ve sıfata da olmaz. İlla gidip Vacibu’l-Vücud’ın vücuduna dayanmalıdır. Müsemma olmadıktan sonra isimle bir yere varamazsın. Zât-ı Vâcibu’l-Vücud'u bulmak zorundasın. Mevcud-u Hakiki olmazsa Gafur, Kerîm, Alîm, Hakîm, Vedud ve sair isimler anlaşılmaz. Mesela Baki ismini anlayabilmen için sabit bir vücudu yani Mevcud’u bulman, Vâcibu’l-Vücud'un Zat’ına ulaşman lazım. Bazı ehl-i tasavvuf, “La mevcude illa Hu” deyip hem kendi vücudunu hem kâinatın vücudunu inkâr etmekle davayı kaybetmişler. “La mevcude illa Hu” deyip kâinatı inkâr eden adam, hem kâinatı, hem kendisini yok kabul ettiği zaman teklif kalkmış olur, namaz, oruç, hac, zekat kalmaz. Masivanın inkârı, Ellah’ın dininin inkârını netice verir. 18:06 İki çeşit terakki vardır. Biri; Lütf-i İlahiyle doğrudan merkeze gidip, dönmektir. Ellah’a muhabbet etmek, daha sonra ef’al, esma ve sıfat-ı İlahiyeye ayine olmaları hasebiyle masivayı sevmektir. Bu, en tehlikesiz yoldur. Diğeri; Önce masivayı sevip daha sonra mecazi mahbublardan Mahbub-u Hakikiye muhabbetini sarfetmeye çalışmaktır. Bu ise tehlikelidir. Risale-i Nur mesleği, eserden fiile, fiilden esmaya, esmadan sıfata, sıfattan Zat’a intikal etmektir. Risale-i Nur mesleği, talibini alır, eserden fiile, fiilden esmaya, esmadan sıfata, sıfattan Zat’a intikal ettirmeden durmaz. Bir sohbette, bir tek mecliste bu dört mertebeyi bitirir. Bu hassa-i nuriyedir. Sahabeden sonra kimse bu yolda gidememiş. Kâinat, bir eserdir. Her bir eser üzerinde sanat ve nimet fiilleri görülmektedir. Risale-i Nur, sanattan Sani’e, nimetten Mün’ime götürdükten sonra sıfata ve Zat’a ulaştırır. Risale-i Nur’un bütün dersleri bu minval üzeredir. Kâinatı böyle mütalaa eder. Fenni, sanatı, fıkhı, şeriatı, ahkamı hep bu şekilde ele alır. Mesela abdesti düşünelim. Abdestte tuhur, temizlik fiili görülmektedir. Tuhur fiili bizi Kuddus ismine götürür. Kuddus ismi, yedi sıfata oradan Zat-ı Akdes’e ulaştırır. İşte bu dersimizde bütün hakaiki ilmen, fikren size isbat ettim. Kuvve-i kalbiyesi olanlar bütün bu meratibi kesebilir. 31:08 Cenab-ı Hak, vücud-u zahirisi olmayan mevcûdâtı, adem-i nisbiden var ediyor, yani ilim dairesinden kudret dairesine geçiriyor. Gerçek manada yoktan var etmek yani adem-i mahz denilen mutlak yokluktan yaratmak yoktur. Çünkü Ellah, Vacibu’l-Vücud’dur. Kudret-i Ezeliyenin o ilmî mevcudata tecellîsi ile eşyâ gözle görülür bir vücûd-u hâricî sâhibi olmuştur. Bütün sıfât-ı selbiyenin mercii, Kayyum ismidir. Bütün sıfât-ı subûtiyenin mercii, Hayy ismidir. Kayyum ne demektir? Vacibu’l-Vücud, maddeden mücerred, mekândan münezzeh, Vahid-i Ehad demektir. Kainattaki bütün esmaya sahib olması, Vahid’i; Zat’ının birliği, Ehad’i ifade eder. Kayyumiyeti anlayabilmek için Ellah’ın Zat’ını bilmek lazım. Ellah, la zamanidir, la mekanidir, la keyfidir. Kur’an, sıfat-ı selbiyeyi Kayyum’da işlemiş. Sıfat-ı subutiyeyi, Hayy’da işlemiş. Sahabe, Hayy ve Kayyum isimlerinde bütün bu manaları fıtri olarak anlardı. Ellah, kendisini nasıl tarif etmişse öyledir. Ellah, kendisini Kur’an’da Hayy ve Kayyum olarak tarif etmiş. Ellah, alem-i Zat olup Vacibu’l-Vücud demektir. Var olan Vücud’un ismi, Ellah’dır.

20241216 4. Şua Birinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye – İstanbul 00:50 Resul-i Ekrem (asm), Kur’an’ın ilk müfessiridir. Kur’an’ı nasıl anlamamız gerektiğini bizlere ders vermiştir. İmam Ali (ra)’ın vefatına kadar Müslümanlar Resul-i Ekrem (asm)’ın verdiği ders üzerine Kur’an’ı anlamışlar. İmam Ali (ra)’ın vefatından sonra safiyet kaybolmuş; efkâr, Kur’an’ın manasını hakkıyla anlamaktan uzaklaşmış. İbn-i Teymiye kavuşmasaydı, dinin çoğu hükmünü kaldıracaklardı. Sufiler içine girmiş bir muzır taife, çok acib tahrikatla İbn-i Teymiye’ye hakaret ettiler. O muzır taife her yere el atmış, bozuyor. Üzüntümüz ve sıkıntımız, nazarların Kur’an’a dönmemesi, Kur’an’ın ortada olmamasıdır. Müctehidlere cebr uygulanmış, Kur’an’dan uzaklaştırılmışlar. Üzerlerindeki baskının şiddetinden dolayı durumun vehametini anlayamamışlar. Halbuki her şey Kur’an’da var. Resul-i Ekrem (asm) Kur’an’ı tefsir etmiş, açıklamıştır. Kur’an’ın emir ve nehiylerine riayet edilse, iş düzelir. İmam Ali (ra)’ın vefatına kadar kalellah vardı, kale-resul, izah idi. İmam Ali (ra)’ın vefatından sonra kalellah gitti, Kur’an terk edildi, kâl’e-kîl’eye dönüldü. Halbuki Kur’an, kafidir. Yaş ve kuru her şey Kur’an’da vardır. Ehliyetli kişiler, Kur’an’da, Hadis’i de görür. Din ortadan gitmiş. Salihlerin, evliyaların, mürşidlerin, şeyhlerin hikayelerini, kerametlerini anlatmak din telakki edilmiş. Benî İsrail, akşama kadar hikayeler anlatırdı. Kur’an, bütün bunları kaldırdı. Hikayetu’s-salihin istersen, Kur’an yeter. Kur’an’da geçen peygamberlerin hayatı, sana kâfi ve vafidir. Kur’an’a yapışan bir ferd, hem Âdem (as) ile hem Musa (as) ile hem İsa (as) ile hem bütün peygamberlerle irtibat kurar. 15:40 Mevcud, Ellah’dır. O’nun dışında her şey hayaldir, vücud-u hakikileri yoktur. Vücud-u insan, fanidir. İnsanda hakiki manada ne vücud var ne kemal var. Mevcud-u Hakiki yalnız Ellah’dır. Ellah’ın Vücud-u Baki’si, senin ayinende hükmeder. Sen, o baki ve sabit vücudun ayinesi olduğun için Mevcud-u Hakiki’ye karşı aşk ve şevk duyarsın. İşte sendeki aşk-ı bekanın mahiyeti budur. Demek insanın müstakil bir vücudu yoktur. İnsan, Ellah’ın Mevcud ismine ayine olduğundan dolayı bekayı bulmuştur. İnsan, Ellah’ın Mevcud ismine ayine olduğundan dolayı O vücud-u daimiye karşı bir aşk-ı beka hissetmektedir. Yoksa o aşk, insanın fani vücuduna değildir. Çünkü insan, fanidir; baki, sadece O’dur. İnsanın müstakil bir vücudu olmadığından, Ellah’ın Mevcud isminin ayinesi olduğundan dolayı, o vücuda karşı devamlı bir surette aşk hisseder, kendini o aşktan kurtulamaz. Maalesef ekser insanlar yolunu şaşırmış, ayineye yapışmış, ayinedeki tecelliyi görmüyor. Mevcud olan Ellah, bin bir isim sahibidir. Ellah, bin bir ismiyle insanda hükmeder. O tecelliyat sebebiyle Mevcud’a karşı ister istemez bir aşk hasıl olur, hiçbir insan ölümü istemez, herkes bekayı arzular. İnsan, gayr-ı ihtiyari bir şekilde “Ya Baki” der. Baki, aslında Mevcud demektir. 43:46 Baki olan Zât-ı Vâcibu’l-Vücud'a dayandığın taktirde ölmezsin. Çünkü madem O bakidir, O’nun ayinesi de bakidir. İnsan, Mevcud-u Hakiki’nin ayinesidir. İnsan ne yaparsa yapsın fıtratında derc edilen muhabbet-i vücuttan ve beka arzusundan kurtulamaz. Öyleyse gayr-ı ihtiyari bir şekilde yapıştığın o ayineyi bırak, Vâcibu’l-Vücud'u bulmakla rahat et. O Mevcud’a âşık ol, diğerlerini bırak. O’nun emir ve isteklerine tabi ol ki Vücud-u Hakiki’yi bulasın. Bin bir isim, O’nundur. Ademiyat olan zalumiyet ve cehuliyet senindir. Sen, acelecisin; Ellah, Sabur’dur. Ellah, Sabur ismiyle insandaki ademiyat üzerine tecelli eder, kulundan sabretmesini ister. Demek musibet zamanında feryad etmeyeceksin, اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّـا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ diyeceksin.