Risale-i Nur Dersleri (Edessa)
Відкрити в Telegram
Показати більше
4 686
Підписники
+124 години
-57 днів
-3130 день
Архів дописів
20241214 4. Şua Âyet-i Hasbiye – İstanbul
03:45 Günahları bi’l-kuvve taleb eden, nefs-i insâniyedir. O şerri bi’l-fiil tercîh eden, irâde-i insâniyedir. Netîcede o fiili yaratan ise, kudret-i İlâhiye’dir. Hayırda; muktazî ve halk, Ellah’tandır. Cüz’î irâde, yani tercîh etmek ise, insandandır. Şerler, insana âiddir ve insan, irtikâb ettiği şerden mes’ûldür. Hayırlar ise, Cenâb-ı Hakk’a âid olduğundan insanın, hasenâtıyla iftihâra hakkı yoktur. Demek “Mehâsinin hep mevhûbedir; seyyiâtın meksûbedir.”
Hayırlarda “muktazî” ve “halk”, Ellah’a âiddir. İnsana âid olan ise, cüz’î irâdesiyle o hayrı bilfiil tercîh etmek; yani rahmet-i İlâhiye’nin istediği o hayrı, reddetmeyip kabullenmektir. Ellah, insanın bu zaif kesbinden dolayı kendisine mükafat veriyor.
26:50 İnsanda iki şey hakimdir:
Biri; İnsan, sonsuz bir acz içindedir, düşmanları la yuad ve la yuhsadır.
Diğeri; İnsan, sonsuz fakr içindedir, ihtiyaçları nihayetsizdir.
İnsan, hadsiz bir acz ve nihayetsiz bir fakr içinde olmakla beraber üç şeyi ister:
Birincisi; Kuvvetli bir aşk-ı bekadır.
İkincisi; Şedid bir muhabbet-i vücuddur.
Üçüncüsü; Büyük bir iştiyak-ı hayattır.
İnsan, acz-i mutlak ve fakr-ı mutlak içinde olmakla beraber, vicdanı, sonsuz bir saadet ister. Halbuki bu dünyada belaların def’ini, ihtiyaçların celbini temin edecek gücü, malı, serveti yoktur.
42:34 Meslek-i Nur, dörttür. Ellah’ı vekil tuttuğun zaman, nur olan fiil gelir. Fiilin arkasından isim gelir. İsmin arkasından sıfat gelir. Sıfatın arkasından Zat gelir, bir meded gelir. Ellah’ın bir ismi, Baki’dir. Ellah’ın bekası, Baki’yi ister. Baki’nin ayinesi yok olmaz. Madem Ellah var. Öyleyse yokluk, yoktur. Ellah’ın ef’al’i, esması, sıfatı ve Zat’ı bakidir. Bu nurların hangisine yapışsan, seni, diğerine ulaştırır. Nur mesleği işte budur. اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ “Ellâh, göklerin ve yerin nûrudur.” Ayetinde yer alan نُورٌ عَلٰى نُور cümlesi, dört nuru ifade ediyor:
Birincisi: Zât-ı İlâhînin nûrudur.
İkincisi: Sıfât-ı İlâhiyenin nûrudur.
Üçüncüsü: Esmâ-i İlâhiyenin nûrudur.
Dördüncüsü: Ef’âl-i İlâhiyenin nûrudur.
Mezkûr ayeti anladığınız taktirde Kur’an’ın mesleğini, Risale-i Nur’un mesleğini rahat anlarsınız. İmam Rabbani ve Üstad (ra) hariç ulema-yı İslam mezkûr ayeti gereği gibi anlayamamışlar.
Ef’al-i İlâhiyenin menbaı, esma-i İlahiyedir. Esma-i İlahiyenin menbaı, sıfat-ı İlâhiyedir. Sıfat-ı İlahiyenin menbaı ise; Zat-ı İlahiyedir. O halde mümkinü’l-vücud olan bütün bu mevcudatın vücûdunun menbaı, Zat-ı Vacibu’l-Vücud’dur. Mümkinü’l-vücûddan, ef’âl-i İlahiyeye, ef’âlden esmâya, esmâdan sıfâta, sıfâttan Zât’a gidilir.
20241201 19. Lem’a 7. Nükte 3. Ders – İstanbul
Öyle bir gün gelecek ki, bu ümmetin önüne altınlar yığılacak, kimse tenezzül edip bakmayacak, ihtiyaç duymayacak. Dünyada had ve hesaba gelmeyen çok nimetler bulunmakta. Adil bir idareci gelse, o nimetleri ümmetin önüne serer. Dünya nimetleri naehillerin eline geçtiği için ihtiyaç sahiblerine verilmiyor, adil bir şekilde dağıtılmıyor, taksimatta zulmediliyor.
Dünya, büyük bir inkılab geçiriyor. İslam’ı yaşamayanlar perişan olacaktır.
اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا وَاَخْرَجَتِ الْاَرْضُ اَثْقَالَهَا
“(Küre-i arz, kendisine has sarsıntısıyla sallandığı, toprak ağırlıklarını) içindeki madenleri, hazineleri (dışarı çıkardığı zaman)”
Mezkûr ayet hem kıyamet hengamındaki ahvali haber verir hem kıyametten evvel Küre-i Arz’ın içindeki madenlerin, hazinelerin ve sair bütün mahsulatın dışarı atılacağını, ümmet-i Muhammed’in istifadesine verileceğini bildiriyor. Resûl-i Ekrem (asm), yerin altındaki altın ve sair madenlerin bu ümmetin eline verileceğini ve bu halin bin yıl devam edeceğini bildiriyor.
İnşaEllah ahiret kardeşlerimizin önlerine rızıkları konacak, oturup rızıklarını yiyecekler. Sadece ders yapmakla meşgul olacaklar, rızık için çalışmak zorunda kalmayacaklar. O gün, ders yapmaya daha çok ihtiyaç var. Kabre girene kadar Risale-i Nur derslerine ihtiyacımız var. Risale-i Nur, Kur’an’ın tefsiridir, mütefekkirane yavaş okumalıyız. Bunu başka şekle götürmeye çalışanlar zarar eder.
20241129 19. Lem’a 7. Nükte 2. Ders – İstanbul
02:31 Kur’an’da geçen hudud-u İlahiyeye, ceza hukukuna riayet edilmesi lazım. Maalesef yaklaşık bin dört yüz senedir hukuk-u İlahi tatbik edilmemiş, hep muallakta kalmış. Vaktaki ümmet-i Muhammed (asm) ukubat-ı şer’iyyeye riayet etmedi, ukubat-ı şer’iyyeyi kaldırdı her şey bitti. Devlet idarecileri Kur’an’ın farz olan hukukuna riayet etmiyor, abdestin adabına riayet ediyor. Adaba uygun abdest almaya çalışıyor. Bu hal, bir musibet-i ammedir.
İmam-ı Ahmed b. Hanbel, İmam-ı Ebû Hanîfe, İmam-ı Şâfii, İmam-ı Mâlik hazretlerine hürmetimiz var. Fakat mezheb imamlarına baktığımız zaman, hadis mealleriyle ve mes’ele-i fıkhiyye ile uğraştıklarını, “Kalellah” demediklerini görürüz. Ben, tenkid için bunları söylemiyorum. Bin dört yüz yıllık yanlış anlamaları anlayabilmeniz için bunları anlatıyorum. Bu zatlar -haşa- bilerek böyle yapmamışlar, belki durumun vehametinin farkına varamamışlar. Güçlü bir elin işin içine girmesi sebebiyle güçleri sarmamış. Aldatıcı, mücbir, güçlü bir el sebebiyle “Kalellah” kaybedilmiş. Bu hal, altı sahih kitablar için de caridir. Altı sahih kitabda da “Kalellah” görülmüyor. O aldatıcı, mücbir, güçlü el Müslümanlar içinde öyle bir planla çalışmış ki “Kalellah”ın ortaya çıkmasına fırsat vermemiş. O gizli el, İmam-ı Ahmed b. Hanbel’in, İmam-ı Ebû Hanîfe’nin, İmam-ı Şâfii’nin, İmam-ı Mâlik’in yanına sızmış, onlar gibi müctehid görünmüş. İmam Buhari, İmam Müslim’in yanına sızmış onlar gibi muhaddis görünmüş. Halbuki bu imamların yanına sızanlar hakikatte gayr-ı müslimdir.
O gizli el, Hz. Osman zamanında Müslümanlar içine sızdı. Ama o dönemde tasfiye edilmediler. İmam Ali (ra)’ın vefatından sonra Abdullah ibni Sebe’nin ordusu işin başına geçti. Hz. İsa’nın semaya ref’ edilmesinden sonra Pavlos’un eliyle İsevilik tahrif edildiği gibi, İmam Ali (ra)’ın vefatından sonra İslam’ı tahrif etmeye çalıştılar. Pavlos ile Abdullah ibni Sebe’nin yaptığı tahrifatı, Üstad (ra)’ın yanına güya hizmet adı altında devlet tarafından zorla yerleştirilen altı abi yapmıştır.
Âlem-i İslam’a üç büyük felaket-i azime gelmiş.
Birincisi: Pavlos meselesidir.
İkincisi: Abdullah ibni Sebe’nin infilakıdır.
Üçüncüsü: Abilik ve benzeri unvanlarla Risale-i Nur’a giren gizli bir teşkilattır.
Emirdağ Lahikası’nda geçmekte olan “Amerika gibi din lehinde ciddî çalışan muazzam bir devleti kendine hakikî dost yapmak” ifadesi Üstad (ra)’a aid değildir. Risale-i Nur’a gayr-ı mübarek bir el girmiş, tahrifat yapmış. Üstad (ra), kitablarında Avrupa ve Amerika’yı tenkid ediyor, onlar methediyor. Resûl-i Ekrem (asm)’a terör diyen bir devlet, dindar olabilir mi? Bazı dertleri söylemeye mecbur kalıyorum. Çünkü dert bilinmeden ilaç kullanılmaz.
12:37
كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا
“Ey Âdemoğullar Yiyin, için, fakat israf etmeyin.” hükmüne riayet etmek zorundayız. Günde bir defa yemek, azimettir. Günde iki defa yemek, ruhsat-ı şer’iyyedir. Günde üç defa yemek, bid’adır. Yediğin zaman dokuz küçük lokmayı geçmeyeceksin. Dokuz lokmaya riayet etmeyen hırslı bir alim, ilmini dünyaya alet eder, ihlası kaybeder. Dünyevi sıhhatini ve uhrevi amelini düşünenler dokuz lokmaya riayet etsinler. Faraza bütün dünyanın sarayları ve tasarrufatı elinizde olsa bile bu emr-i İlahiye riayet edecek, dokuz lokmayı geçmeyeceksiniz. Dokuz lokmayı aştığınız takdirde nefsiniz kudurgan olur, zulme başlar. Nefsine taviz verenler rezil olur.
Seyyidu’l-kevneyn olan ol Muhammed-i Arabî (asm) koca mezralara sahib olduğu, dünyanın tasarrufatı elinde bulunduğu halde aile efradına iki öğün dokuz lokma vermemiştir. Bir öğün dokuz lokma verse, diğer öğün az verirdi. Hz. Aişe (ra)’ın “İki vakit üst üste tok yemiyorduk” demesi, çok yemenin yasaklığına işaret etmektedir. Hadisi anlamayanlar, “Mal olmadığı için aç kalıyorlardı” zanneder. Hadisi ters anlayan şeyhler ve alimler, etba’larına hitaben “Siz de mal bulundurmayın” demişler. Halbuki kendileri dünya kadar mal topluyor, müritlere gelince “Kazandığınız malın yarısını tekkeye verin” diyorlar.
20241128 19. Lema 7. Nükte – İstanbul
00:50 Bir hadis-i şerifte “Ümmetim dalâlet üzerinde toplanmaz” buyruluyor. Hadiste yer alan “Ümmet” ifadesinden murad, müctehidlerdir. “Ümmetin bütün müctehidleri, dalalet üzerinde toplanmaz” manasındadır. İmam Ali (ra)’ın vefatından sonra her ne kadar müctehidler gelip içtihad etmiş olsalar da icma-yı müctehidin olmamıştır. Dört mezhebin ayrı ayrı ictihadları bunu göstermektedir.
08:04 Kur’an’ın 6666 ayetinin ana temelini كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا “Ey Âdemoğulları! Yiyin, için, fakat israf etmeyin.” ayeti toplamıştır. Bu kanuna riayet eden, sair ahkamı yerine getirebilir. Bu emre riayet etmeyenler, işi baştan bozmuş olurlar.
“Şeriatı ona böldüm. Ondan dokuzunu helal lokmada buldum” kelam-ı kibarı, halk arasında “Helalinden kazanmaya çalış” şeklinde anlaşılıyor. Halbuki bu söz, كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا sırrına riayeti ders veriyor, yeme-içmede ölçüyü kaybetmemeyi, israfa girmemeyi anlatıyor. Yeme-içmede ölçüyü kaybeden, bozulur. Nass-ı hadis, günde iki defa yemeği bildiriyor. Günde bir defa yemek, takvadır. Günde iki defa yemek, ruhsat-ı şer’iyyedir. Günde üç defa yemek, bid’adır.
20:07 Rızk-ı helalin medarı, san'at, ticaret, ziraat olmak üzere üçtür. Kafir-mümin fark etmeksizin bu üç noktada herkesle teşrik-i mesai yapabilirsin. Ne kadar kazanırsan kazan iktisada riayet edecek, dokuz lokmayı geçmeyeceksin. Halk san'at, ticaret, ziraatı terk ettiği gibi, devletler de bu hususları terk etti. Millet, devletin kapısına gözünü dikti, herkes memuriyet peşinde koştu. Halk böyle yapmakla fakir düştü, küfrü mucib teklifleri kabule mecbur oldu. Devletin görevi, halkı san'at, ticaret, ziraata teşviktir. San'at, ticaret, ziraattaki üslubu onlara öğretmek, ders vermektir. Böyle yapıldığı taktirde millet, bu noktalarda terakki eder, kimse devlet kapısına muhtaç olmaz, belki devletin sıkıntıya düştüğü zamanlarda devlete maddi yardımda bulunur. İşte bu nokta kaybolmuş.
Sanat, ziraat ve ticaret hususunda kafirlerle görüşülebilir. Kafirler, sanat, ziraat ve ticareti bize öğretebilir. Veya biz gidip onlardan öğrenebiliriz. Sahabe, mezkûr üç noktada herkesle irtibat kurmuş, onlardaki bilgiyi almış. Nebiy-yi Muhterem (asm), bu üç noktada sahabeyi serbest bırakmış. Sahabe, sanat, ziraat ve ticaret hususunda herkesle görüşmüş, kendilerini geliştirmiş, dünyada birinci olmuşlardır. Ebubekr-i Sıddık, İslam’dan evvel ticaretle uğraştığı gibi Müslüman olduktan ve hilafete geçtikten sonra da ticaretle uğraşmış, dünyayı terk etmemiştir. Dünya kadar zengin olmakla beraber şahsı itibariyle dokuz lokmayla iktifa ederdi. Sahabe, dokuz lokma usulünü hiçbir zaman terk etmemiştir.
20241127 19. Lem’a 6. Nükte – İstanbul
00:48 Tatbiki en zor ayet, كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا “Ey Âdemoğulları! Yiyin, için, fakat israf etmeyin.” ayetidir. Cenab-ı Hak, Hakîm’dir, abes iş yapmaz, israfta bulunmaz. Yaptığı her şeyde bir hikmet vardır. İnsan, Hakîm ismine mazhardır. Madem Cenab-ı Hak, Hakîm’dir, kâinatta israf etmez. Öyleyse bizler ef’al, akval ve ahvalimizde Hakîm ismine ayine olmakla israftan kaçınsak kurtuluruz.
Peygamberler ve peygamberlere tabi olanlar, her türlü israftan kurtulmak için رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَإِسْرَافَنَا فِي أَمْرِنَا ‘‘Ey Rabbimiz! Günâhlarımızı ve fiillerimizde meydana gelen isrâfı afveyle.’’ duasını yapmışlardır. Oturmada, kalkmada, uyumada, yemede, içmede, konuşmada israfa girmişiz. Bütün bu israfların önüne geçmenin çaresi, az yemek ve az içmektir.
18:21 Tevazu ve zillet sureten birbirine benzer. Ama hakikat cihetinde aralarında hiçbir münasebet yoktur. Tevazu, ahlak-ı hasenedir. Zillet, ahlak-ı seyyiedir. Zillet, dünyevi bir menfaat için zalim birine boyun bükmektir. Tevazu, şeref sahibi birinin, mevki ve mertebece kendisinden küçük olanların seviyesine inmesidir.
İlim dersini veren kişi, müderrislik vasfını taşıyan belli bir yerde oturup ders yapmalıdır. İlim dersini veren kişinin, ilim seviyesini taşımayan, ilme muvafık düşmeyen bir yerde oturup ders yapması tevazu olmadığı gibi, şer’an caiz de değildir. Ders yapan kişinin ders okuduğu yerin belli olması, sünnettir. Çünkü ders okunan yerin belli bir yer olması, şahsa değil, Kur'ân ve Hadise olan hürmeti göstermektedir.
34:32 Ellah, Hakîm’dir. Madem Cenab-ı Hak, Hakîm’dir, sendeki vücud dahil alemde hiçbir israfat yoktur.
Resûl-i Ekrem (asm)’in “huluk-i azîm” sâhibi olduğu ayette şöyle ifade edilmiştir: وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظٖيمٍ “Sen, elbette büyük bir ahlâk üzeresin.” veyahut ikinci bir ma’nâyla “Sen, büyük bir ahlâk olan Kur’ân üzerine gönderilmişsin.” Resûl-i Ekrem (asm)’ın تخلقوا بأخلاق الله “Ellâh’ın ahlakıyla ahlaklanın” hadisine ittiba edelim, Hakîm ismine ayine olalım. تخلقوا بأخلاق الله تخلقوا بأخلاق النبي Tahalluk, Ellâh ve Resül’ünün ahlakında olur. Ellâh’ın ahlakıyla ahlaklanmak ise, esma ve sıfatıyla ahlaklanmaktır. Ellâh Hakîm’dir, Kerîm’dir, Vedud’dur, Halîm’dir, Rahîm’dir, Ğafur’dur. Ellâh’ın esma ve sıfatının ayinesi olduğunu bil, Ellâh’ın esma ve sıfatının zıddını yapma. Madem Hakîm isminin tecellisiyle alemde ve senin vücudunda israf yoktur, öyleyse gelen nimetlerde israf yapma, ölçülü git.
Risale-i Nur talebeleri Hakîm isminin ayinesi olarak az yiyip az içmelidirler.
Tevazu ile zillet arasında ne kadar fark varsa, iktisad ile hısset arasında da o kadar fark vardır. Hasîs adam, sefildir, bahildir, tama'kârdır, dünya malına haristir. Hasîs adam, tama'kârlıktan dolayı yemez. Muktesid adam, israf yapmamak için yemez. Hisset, ahlak-ı seyyiedir. İktisad, Hakîm ismine ayine olmaktır.
20241125 19. Lem’a 4. Ve 5. Nükte – İstanbul
Hisset ile iktisad her ne kadar zahiren birbirine benzese de hakikatte farklıdırlar. Biri, emr-i İlahiye riayet eder, ölçülü yer. Diğeri; cimrilik yaptığı için yemez. Hasîs, cimrilik eder, malı olduğu halde yemez. Hasîs adam, mal toplama peşindedir, malı toplar; ama kendisi yemez, neticede bütün malı bırakır gider. Muktesid, iktisada riayet eder, malı olduğu halde nefsin her arzusunu vermez. Fazla yemekle vücuduna yük etmez, malında israfa girmez.
Rahman’ın has ibadı ne müsriftir ne de cimridir. Muktesiddir. İktisad, ayn-ı adalet ve hikmettir. İsraf ve cimrilik ise, adalet ve hikmete zıddır. Bu nedenle Din-i Mübin-i İslam, israf ve cimriliği reddeder, iktisadı ise emreder.
20241123 19. Lem’a 3. Nükte – İstanbul
Kuvve-i zaika, Ellah’dan gelen nimetleri tadıp tartar, mideye haber vermekle onu şükre sevk eder. Kuvve-i zaika, kapıcı değildir, müfettiştir. Kuvve-i zaika, birkaç saniyelik arzu ve telezzüz için değil, ayakta durup Ellah’a ibadet ve taatta bulunmak için yer, içer. Dil, kendi hesabına zevk etmeyecek, bir müfettiş olduğunu bilecek.
Rahmet-i İlâhiyenin matbahlarına bir nâzır ve bir müfettiş olan dil, iki noktada vazifelidir;
Biri; Ayakta durup Ellah’a ibadet etmek için yemek ve içmektir; israftan uzak durmaktır.
Diğeri; Evlenip neslin devamını temin için yemek ve içmektir.
Bu vazifeleri yerine getirmesi gereken dil, teftişten ve nazırlıktan çıkmış, bir kapıcı derekesine inmiş, her geleni içeri gönderiyor. Dil, her geleni içeri gönderdiği zaman iki noktada arıza çıkar;
Biri; Nefis kudurur, ölçüsüz yemekle hastalıklara davetiye çıkarır.
Diğeri; Şehvet uyanır, fuhşiyata girmeye sebebiyet verir.
20241122 19. Lem’a 1. ve 2. Nükte – İstanbul
06:45 Cenab-ı Mevla, ümmet-i Muhammed (asm)’a merhameten Cuma günü öğle namazının dört rekât farzını iki rekâta indirdi. İmam Ali (ra)’ın vefatından sonra gelenler, ümmet-i Muhammed (asm)’a zahmeten on dört rekâta çıkardılar.
17:28 Sual: Aristo, Sokrat gibi felsefeciler riyazet yaptıkları halde neden hakkı bulamamışlar?
Elcevab: Hakkı bulmanın yolu, nübüvvete yani vahye tabi olmaktır. Nübüvvet, akl-ı küll olan vahy-i İlahiye dayanır. Vahiy ise rüya ve hayalattan hâlîdir, âlem-i misal ile esma ve sıfat dairesini beraber tarif eder. Cenab-ı Hak bu âlemi, bu âlem içindeki insanı ve haşri bizzat kendisi tarif eder. Aristo ve Sokrat gibileri âlem-i misalde bir milyon sene keşfiyatta bulunsalar, Arş’ı seyretseler bile bir ism-i İlahiyi bulamazlar. Çünkü onlar vahiyle değil, kafa feneriyle gidiyorlar. Tevrat, İncil, Zebur ve Kur’an’ın tasarrufu altında olmayan riyazetle hakikate kavuşulmaz. Aristo ve Sokrat gibileri bir milyar sene riyazet çekseler de âlem-i misalden çıkamazlar. Âlem-i misalden çıkıp esma ve sıfat dairesine geçmenin şartı, ancak vahy-i İlahiye istinad etmektir.
Bu alemin bir Malik’i var. Kendini, O’nun kabza-yı tasarrufunda görmeyen, ef’al, esma, sıfat ve Zat’ının nurlarına kavuşmayan bir insan, bütün kainata sahib olsa kaç para eder? Kâinat, fanidir, zaildir.
26:07 Üstad (ra), “Ben, iman cihetinde müstakim olsam da, amel cihetinde istikamet mümkün olmadı” diyor. Hulusi Bey’in bizlere dediği, “Benden sonra istikameti muhafaza edeceksin” sözü, iman cihetiyledir. Amel cihetiyle istikameti muhafaza etmek çok zordur. Zalim nefis durmaz. Nefs-i emmare zordur. Hazret-i Yusuf (as), peygamber olmasına rağmen nefs-i emareden şikâyet etmiş,
اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّٖي
“Şüphesiz nefis dâimâ kötülüğe sevk eder; ancak Rabbim rahmet ederse, o başka.” demiştir. Nefis, hiçbir zaman ıslah olmaz. İmtihan her an devam eder. Hiçbir peygamber nefisten kurtulmamıştır. Ne bir nebi ne bir veli günahtan kurtulamaz, Ellah’a karşı istikameti muhafaza etmeye güçleri yoktur. Kema-hüve istikameti muhafaza edemezler, ancak güçleri dahilinde yaparlar.
Вже доступно! Дослідження Telegram за 2025 — головні інсайти року 
