fa
Feedback
Risale-i Nur Dersleri (Edessa)

Risale-i Nur Dersleri (Edessa)

رفتن به کانال در Telegram
4 665
مشترکین
+124 ساعت
+77 روز
+1030 روز
آرشیو پست ها
20241203 10. Söz Haşir Risalesi 1. Ve 2. Suret ile 1. Ve 2. Hakikat- İstanbul 00:00 Cenab-ı Hakk’ı tanımanın dört yolu var. Ya ef’al ya esma ya sıfat veya Zat yoluyla Cenab-ı Hakk tanınabilir. Cenab-ı Hakk’ın ef’al, esma, sıfat ve Zat’ı nurdur. Cenab-ı Hakk’ın Zat’ından telemmu eden yedi sıfatı, yedi sıfatından telemmu eden bin bir ismi, bin bir isminden telemmu eden fiilleri var. Mezkûr dört yoldan herhangi birine inanmayan kafir olur. İnsan, yedi sıfat-ı ilahiyenin ayinesidir. Zât-ı İlâhî’yi isbât eden bu sıfâtlar, “hayât, ilim, sem‘, basar, irâde, kudret, kelâm” olmak üzere yedidir. Vâhid-i kıyâsî olsun diye nümûneleri bizde de bulunan bu sıfatlarla Ellah’ı tanırız. Kâinat kitabının manası, eserden fiile, fiilden esmaya, esmadan sıfata, sıfattan Zat’a intikaldir. Sanattan, Sanii, nimetten Mün’im’i bulmaktır. Şimdi bir eser olan buğday üzerindeki sanat ve nimet cihetine bakalım. Buğday üzerinde müşahede edilen sanat, bir fiildir. Fiil, neyi ister? Sani’i, yani esmayı ister. Çünkü fiil, failsiz olmaz. Peki, Sani’ olmak için ne lazımdır? Yedi sıfat sahibi olmak lazımdır. Yani kudret, ilim, irade, hayat, sem’, basar ve kelam sıfatlarına sahib olmak lazımdır. Yedi sıfattan sonra Zat-ı Vacibu’l-Vücud’a intikal edilir. 10:11 Bütün dünyayı kabza-yı tasarrufuna almayan, Rab ve Sultan olmayan rızkımızı veremez, bizleri terbiye edemez. Bütün alemi kabza-yı tasarrufuna almak için saltanat lazımdır. Yeri, göğü, Güneş’i, Ay’ı, yıldızları, Arş’ı ve ferşi saltanatıyla idare edemeyen, ezel ve ebedi elinde tutmayan, rızkımızı veremez. Çünkü bütün alem iç içe çalışmaktadır. Demek bir lokma ekmeğin vücuda gelebilmesi için yerin, göğün ve bütün alemin çalışması lazımdır.  Sultan-ı alem kim ise, bir lokma ekmeği veren O’dur. Bu saltanat ve rububiyetin bu faniler üzerinde kurulmasını, bu fani aleme münhasır olmasını akıl kabul etmez. Rubûbiyyet ve saltanat fiilleri arkasında Rab ve Sultan isimleri görünür. Rab ve Sultan isimlerinin arkasından sıfat ve Zat’a intikal edilir. Haşir isbat edilir. 20:29 Her bir ağacın birer hûrî gibi yaprak ve çiçekleriyle süslendirilerek, elleri hükmünde olan dalları vâsıtasıyla meyveleri insânlara ikrâm etmesi, zehirli bir arının eliyle şifâlı balın insâna yedirilmesi, elsiz bir böcek vâsıtasıyla insâna ipeğin giydirilmesi ve bir çekirdeğin içerisinde koca bir rahmet hazînesinin derc edilip, bahâr mevsiminde insanlar için açılması perde-i gayb arkasında bir kerem elinin işlediğini, bir keremin var olduğunu gösterir. Madem bu âlemde tasarruf eden o Zât-ı Kerîm-i Zü’l-Celâl, hem nihayetsiz kerem ve rahmet sahibidir; hem de nihayetsiz celâl ve izzet sahibidir. Madem bu dünyada küfür ve isyan ile o izzet ve celâle dokunduran ehl-i küfür ve isyana lâyık bir ceza görünmüyor. Elbette, o izzet ve celâle şayeste bir ceza mahalli olacaktır. O da, Cehennem’dir. Madem bu dünyada iman ve itaat ile o kerem ve rahmeti celb eden ehl-i iman ve taate lâyık mükâfattan binden biri icra edilmiyor. Elbette o kerem ve rahmete şayeste bir mükâfat mahalli olacaktır. O da Cennet’tir.

20250111 4. Şua 6. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye, 3. Bürhan – İstanbul 07:47 Hakikî hakaik-i eşya, esmâ-i İlahiyedir. Mahiyet-i eşya ise, o hakaikın gölgeleridir. Mevcudatın mahiyet itibariyle esma-i İlahiyenin ayinesi olması, dört mertebeyi ifade eder. Mevcudatın mahiyeti, ef’al, esma, sıfat ve Zat’ın ayinesi olmaktır. Mevcudatın hakikati ise, ef’al, esma, sıfat ve Zat’ın ta kendisidir. Kâinat, merecel bahreyndir, mütemadiyen çalkalanır. Bir tarafta imkân dairesi görülür, esma-yı İlahiyenin ayinedarlığı seyredilir. Diğer tarafta alem-i vücub görülür, ef’al, esma, sıfat ve Zat müşahede edilir. 20:02 Âdem (as)’dan Resûl-u Ekrem (asm)’a kadar bütün peygamberler başta olmak üzere bütün mükemmel insanlar, “Bizi idare eden gaybî bir Zat var” demiş, O’na karşı şedid bir aşk-ı lahutî beslemişler. Peki o aşk-ı lahutiyi neyle izah edersin? Haydi izah et bakalım. Bu aşk-ı lahutî tek başıyla tevhidin delilidir. İlla Vacibu’l-Vücud bir Zat var. O Zat, Kayyumdur yani Vacibu’l-Vücud’dur, maddeden mücerreddir, kayıttan münezzehtir, Vahid-i Ehad’dir. Hem de Hayy’dır, sıfat sahibidir. La zamanidir, la mekanidir, la keyfidir. Demek muhabbetullah dışında hiçbir şeyin muhabbetiyle insan tatmin olmaz. Neyi seversen sev, fanidir. Bu fani ve zail mevcudat, insandaki muhabbete karşılık veremez. Madem insanda ciddi bir aşk-ı muhabbet var ve madem kâinat fanidir. Öyleyse sendeki aşk-ı lahutî, kâinatın arkasında görünen bir Mecvud-u Hakiki’nin ef’al, esma, sıfat ve Zat’ına karşı verilmiş. Bu fani ve zail mevcudata sarfetsen, boşuna gider. Kâinat, emr-i İlahiyi süratle yerine getiren bir asker, bir neferdir. Herkes, Ellah’ın koyduğu kanuna mutidir, itaat eder, iştiyakla o emri yerine getirir. Bir kulun ubudiyetini ifa etmesi gibidir. اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ ‘nin sırrıdır. Kâinat hem muhabbetten hem korku ve dehşetten o emri, süratle yerine getirir. Kâinat, bir ordugahtır, bir teşhirgahtır, bir handır. Bütün alem halden hale girmekle tecelli-yi esmayı gösterir. Demek kâinatın cümlesi aşık değil. Hepsi, emr-i İlahiye itaat eder. Şems, mutidir. Kamer, mutidir. Gece-gündüzün inkılabı aşktan değildir, emr-i İlahiye riayetten geliyor. Kendimize ve âleme baktığımız zaman hikmet, adâlet, rahmet ve inâyeti müşâhede ederiz. Hikmet, adâlet, rahmet ve keremin tecellisiyle bu alem halden hale girmektedir. 36:17 Adem-i mutlak yoktur. Vâcibu’l-Vücud, dilediği zaman kudret sıfatıyla tecelli edip ilm-i İlahisinde var olan mahlûkatı vücud sahasına çıkarır, dilediği zaman vücud sahasında olan mahlûkatı, tekrar daire-i ilmine geçirir. Ellah var olduğuna göre, ilmi de var. İlmi var olduğuna göre, ilminde sabit mevcudat illa var. eşya, mutlak yokluktan var edilmiyor, belki nisbî bir yokluktan var ediliyor. Yani, eşyanın vücud-u hâricileri yoktu, ama ilm-i İlâhîde vücud-u ilmileri vardı. Mahlûkatın varlığı demek, o ilmî mevcûdâtın ilim dâiresinden kudret dâiresine geçmesi demektir. Yoksa mutlak yokluktan var ediliş değildir. Vefat etmek, muvakkaten haricî libasını çıkarıp, vücud-u manevîye ve ilmîye girmektir. 54:24 Vücudun en yükseği, en a’lası, en rasihi Vâcibu’l-Vücud’dur. Madem vücudun en yükseği, en a’lası, en rasihi Vâcibu’l-Vücud’dur, öyleyse en a’la bir güzelliği olması lazım. İşte bu vücud, aşka değerdir. O vücudun Zat, sıfat, esma ve ef’aline aşık olacaksın. Bütün güzelliğin menbaı, Zat-ı Vâcibu’l-Vücud’dur. Zat’ının güzelliği sıfata aksetmiş. Sıfatın güzelliği esmaya aksetmiş. Esmanın güzelliği ef’ale aksetmiş. Ef’alin güzelliği mevcudata aksetmiş bize görünmüş. Güzellik yukarıdan aşağıya gelmiş. Aşağıdan yukarıya gitmemiş. Şu an buradaki güzel konuşmamı nasıl anlayacağız? Vâcibu’l-Vücud’daki güzellik, benim dilimin üzerine tecelli ve aksetmekle o güzel konuşmayı dışarı attırdı. Hiç kimsenin hüneri yoktur. Çünkü Vücud, yalnız Ellah’ındır. Bizim vücudumuz, sabit değildir, pervane gibi döner.

20250110 4. Şua 6. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye, 2. Bürhan, 5. Nokta – İstanbul 11:52 Cenâb-ı Hak, kendisini tanıttırmak ve sevdirmek için şu âlemi bir saray sûretinde yaratmıştır. Tavanı yıldızlarla süslenmiş ve koca Güneş o tavana bir lâmba olarak takılmış ve Ay ile Güneş arasına da dakik bir intizamla bir münasebet vaz’ edilip o Güneş’e tâbi’ edilerek takvimcilik yaptırılmıştır. Tabanı ise çiçekli halılarla süslenmiş ve üzerine hadsiz ni’metler vaz’ edilerek bir sofra hâlinde serilmiştir. Ve bu saray-ı âlem için her ne lâzımsa eksiksiz bir surette tefriş edilmiştir. Bütün bu tefrişat, yer, gök, Güneş, Ay ve yıldızların raks u deveranı, mevcudatın birbiri ardınca gelip gitmeleri, bu alem sahibinin başka, daimî bir memleketinin olduğunu, bu alemin, o daimî memleketin numunesi olduğunu, bizlerin o ebedi aleme namzed olduğumuzu, oraya davet edildiğimizi göstermektedir. Bu alem sarayı, Cennet’in numunesidir, bin bir ismin tecelli yeridir. Bu alem sarayı, zahirî hazineleri ve gizli defineleri size göstermek içindir. Gece-gündüz ve kış-yazın devamlı deveran etmesi, bu alemin sabit olmadığını göstermektedir. Bu alem sarayı sabit kalmadığına göre, burası asıl kalacağımız yer değildir. Demek bu geçici sarayın arkasında bir makar, sabit bir yer bulunmaktadır. 16:51 Semud Kavmi, Salih (as)’a itaat etmediği için helak olduğu gibi, Muhammed-i Arabî (asm)’a itaat etmeyen herkes helak olur. Bu alem sarayının peygamberi (asm) geldi, tebliğde bulundu. O Zat’ın tebliğinden sonra dileyen itaat eder, felaha erer; dileyen itaat etmez, helak olur. Gelin, o Zat’ın tebliğini dinleyin, şeytana uymayın. 30:24 Tebük gazvesi sırasında Resûl-i Ekrem (sav), Hazret-i Ali'ye Medîne'de kalmasını emretmişti. Böyle cihâda iştirâk etmemek, Hazret-i Ali'ye pek ağır gelmiş, âdeta üzülmüştü. “Ya Resûlellâh! Be­ni çocuklar ve kadınlar arasında vekil mi bırakıyorsunuz?” diye sormuştu. Resûl-i Ekrem (sav), ona tesellî vermiş, “Ey Ali, bana nisbetle sen, Musa’ya nisbetle Harun derecesinde olmağa razı olmaz mısın? Şu kadar ki, benden sonra Peygamber yoktur.” buyurmuştu. Hazret-i Mûsâ (as) Tûr'a giderken kardeşi Harun (as)'ı kendi yerine vekîl ta’yîn etmiş, yurdunda bırakmıştı. Hazret-i Mûsâ, Cenâb-ı Hak ile mülaki olmak için Tur Dağına gidince, geride kalan kavmi, Hârûn (as)'ı ezdiler, perişan ettiler. Peki mezkûr hadisin verdiği ders nedir? Resûl-i Ekrem (sav), İmam Ali (ra)’a kader-i İlahinin sırrını verdi, ona şöyle dedi, “Sen her ne kadar hak sahibi olsan da benden sonra bir şeye el atma. Kader, senin nesline imameti vermez. Neslin, idareyi almak istese, cariye belasına düşer, helak olur. Çünkü hiçbir beşerin, cariyelerden kurtulması mümkün değildir. Benden sonra Harun (as) gibi ezileceksin. Ta ki ikinci bir Musa (as) gelene, Musa (as) gibi bir hal bilfiil canlanıp kuvvet bulana kadar. Ancak o kuvveti almakla neslin hâkim olur.” İmam Ali (ra) ve Resûl-i Ekrem (sav) her ne kadar imametin ehl-i beytte olmasını istemişlerse de kader bırakmamış. Ehl-i beyte layık olmayan cariyelik ve halktan vergi toplamaktan onları men etmiş. Sual: Ellah bu kâinatı niçin yaratmıştır? Elcevab: Cenab-ı Hak, cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek hikmetine binâen, bu emsalsiz muhteşem kâinatı yarattı, zahirî hazinelerini ve gizli definelerini getirip o sarayda kullandı. Kâinatı, ef’aline, esmasına, sıfatına ve Zat’ına ayine yaptı. Sonra bütün alemi, memleketinin her tarafındaki ahaliyi cemâl ve kemâlini seyre davet etti. Kimisi manayı anladı. “Rabbimiz, bize görünmüyor, fakat bu âlem sarayını yapmasıyla kendisini bize ta’rîf ediyor. Bu maksad için şu kâinatı öyle bir tarzda halk etmiştir ki, her şey O’nun cemâl ve kemâl-i manevisini ilan edip esmasına ayine olmaktadır. Biz, başka bir aleme namzediz.” dedi. Kimisi de sadece sefahatle ömrünü geçirdi, perişan oldu. Ellâh, bu kâinatı iki cihetle seyreder. Biri; Bizzat kendisi bu âlemi doğrudan doğruya seyreder. Diğeri; Ayinedar müştakların gözleriyle seyreder.

20250109 4. Şua 6. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye, 2. Bürhan, 4. Ders – İstanbul Rahmet-i İlahi tarafından hazırlanan hadsiz taamlardan, güzel kokulardan, muhtelif, süslü renklerden ve mütenevvi, hoş tatlardan her aza kendine mahsus bir lezzet alır. Göz, süslü renkleri seyreder. Burun, güzel kokuları alır. Dil, mütenevvi nimetleri tadar. El, mevcudata temas eder. Ve hakeza. Ellah, Kerim’dir. Eğer Kerim’i, keremden müştak kabul etsek, zaman mefhumunu iktiza eder. Kerim, masdar-ı ca’lî olan kerimiyetten müştaktır. Kerimiyet, zamana bağlı değildir. Ellah, her bahar ve yaz mevsimlerinde kerimiyetiyle hadsiz nimetleri veriyor. Bahar ve yaz mevsimleri, bize bakan cihettedir. Kerimiyet Ellah’a isnad edildiği için, la zamani, la mekani, la keyfi olur. Demek bize yapılan ikram-ı İlahiler, la zamanidir la mekanidir la keyfidir.

20250108 4. Şua 6. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye, 2. Bürhan, 3.Ders – İstanbul Kâinatta Kitab-ı Mübin’in tecellisinden gelen bir ölçü var.Her şey Adl isminin kontrolü altındadır. Su, toprak, hava, Güneş, Ay, yıldızlar ve sair mevcudatın hepsinde bir mizan bulunur. Hepsi sanki hassas bir teraziyletartılır gibi hareket ederler. Küre-i Arz’ın bütün otları bir ölçüyle gelir, bir ölçüyle gider. Adil isminin tecellisiyle her hak sahibine hakkı verilir.Lisan-ı hal, lisan-ı kal, lisan-ı ıztırarla kim ne istemişse, her muhtaca ihtiyacı verilir. Adil isminin tecellisiyle tekvinen ve teklifen mütecavizlerdurdurulur, cezaları verilir. Kur’an’da teklifen ceza hukuku olduğu gibi, kâinatta tekvinen zalimleri cezalandırma kanunu vardır. Demek perde-i gaybarkasında bir adalet var. Ellah’ın adaleti dahi zamansızdır. Âdiliyyet masdarından müştaktır. Ellah hafıziyet ve kadiriyetin tecellisiyle bir kuluna“Kalk” der, bütün alemi yıkar. Kâinat bir araya gelse de Kur’an’ı sarsamaz. Kur’an, ezelden gelmiş, ebede gider. Kur’an’ın hakikati, sıfat-ı İlahidir.Sıfat-ı İlahi, zamanla, mekanla mukayyed değildir. Hiç kimse la zamani, la mekani, la keyfi olan Kur’an’ı sarsamaz.

20250107 4. Şua 6. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye, 2. Bürhan 2.Ders – İstanbul Ellah, bu kâinat kitabını, ezel ve ebedi birden yaratmış. Bütün alemi toplamış bir çekirdekte dercetmiş. Çekirdeği açsan, alem olur. Alemi toplasan, bir çekirdek olur. Bu, bir hikmettir. Kâinat, nüsha ve bablar şeklinde birbiri içinde yazılmış. Peki bu yaratma fiili zamanla mukayyed düşünülebilir mi? Ellah’a göre ezel-ebed yoktur. Ellah, hakimiyetiyle lazamani, la mekani, la keyfi bir şekilde alemi yaratmış. Bütün kâinatı getirip bir insanda ve bir çekirdekte dercetmiş. Alemin yaratılmasında ezel-ebed düşünülmez. Ezel-düşüncesi sana göredir. Hakimiyette zaman mefhumu yoktur. Âdem’den kıyamete kadar bütün ukul-u beşer toplansa, vahiy de dahil olsa bir insanın nasıl yaratıldığını bilemez. Bir çekirdeğin nasıl vücuda geldiğini anlayamaz. Ezeliyet ve ebediyette zaman mefhumu kalkar. Ellah’ın bir vasfı, cemildir. Peki Ellah, zamanla mukayyed olabilir mi? Cemil ismi, cemiliyetten müştaktır. Celil ismi, celaliyetten müştaktır. Mümit ismi, mümitiyetten müştaktır.

20250106 4. Şua 6. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye, 2. Bürhan – İstanbul 02:18 Alimler günahlardan tevbe etmenin vacib olduğunu söylemişlerdir. İşlenen günah yalnız Ellah’a karşı olup kul hakkını içermiyorsa, bu tür günahlardan tevbe etmenin üç şartı vardır. Birincisi; O günahı kesin olarak terk etmek. İkincisi; Onu işlediğine pişman olmak. Üçüncüsü; O günahı bir daha işlememeye azmetmektir. İnsan, beşeriyet muktezasıyla aynı günaha tekrar düşebilir. Aynı günahı tekrar işlerse bile tevbe ettiği taktirde tevbesi yine kabuldür. Çünkü önemli olan, günahı işlememeye azmetmektir. Günahı tamamen terk etmek mümkün olmayabilir. Zina fiilini işleyenler, Ellah’ın emrine isyan etmekle hukukullaha girdikleri gibi, akrabalarının ve gelecek nesillerinin haklarına da girmiş olurlar. Bu hak, gelecek nesillere de sirayet eder. Zina, hepsinin şeref ve izzetini lekedar etmektir. Zina ve benzeri fuhşiyat hususunda helalleşme olmaz. Fitne kapısının açılmasına sebebiyet verir. 33:30 Gerek Kur’an’da olsun gerek kâinatta olsun tekvinen ve teklifen Ellah hakkında kullanılan bütün fiiller, esma ve sıfatlar, bütün sığa-yı mübalağa, bütün mazi ve muzari fiillerin me’haz-ı iştikakları Sarf-Nahv’deki masdarlardan müştak değillerdir. Hepsinin me’haz-ı iştikakı, masdar-ı ca’lîdir. Mesela Hâlık, halktan müştak değildir; Kâdir, kudretten müştak değildir; Âlim, ilimden müştak değildir; Âdil, adl’den müştak değildir; Kayyum, kıyamdan müştak değildir. قَٓائِمًا بِالْقِسْطِۜ  “Adaletle kaim olan” ismi, kıyamdan müştak değildir. Hepsinin me’haz-ı iştikakları, türetilmiş bir fiil-i ca’lîdir.  اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ “Hamd, Ellah’a mahsustur” diyoruz. Hâmidiyet, bizimdir; Mahmûdiyet, Ellah’ın vasfıdır. Eğer Mahmûd’u hamd’den müştak kabul etsek, ism-i mef’ul olur, zaman mefhumunu iktiza eder. Mahmûd, masdar-ı ca’lî olan hamdiyetten müştaktır. Demek Ellah hakkında kullanılan bütün esma-i İlahiye, bütün sıfat-ı İlahiye, bütün sığa-yı mübalağa, bütün mazi ve muzari fiillerin cümlesi kendi manasında değildir, me’haz-ı iştikakları Sarf-Nahv’deki masdarlar değildir. Me’haz-ı iştikakları, türetilmiş bir fiil-i ca’lîdir. Kur’an’da geçmekte olan bina-yı faillerin me’haz-ı iştikakı, hâsıl-ı bi’l-masdar-ı binâ fâildir; Kur’an’da geçmekte olan bina-yı mef’ullerin me’haz-ı iştikakı, hâsıl-ı bi’l-masdar-ı binâ mef’ûldur. Mesela, يَفْعَلُ اللَّهُ مَا يَشَاء “Ellahu Teâlâ, dilediğini yapacak.” dediğimiz zaman, sıfat-ı sabite-i rasihe olan bir hâsıl-ı bi’l-masdar-ı binâ fâil tesbit edilir. Böylece ne ezel düşünülür ne ebed, sabitiyyet meydana gelir. Ellah la zamanidir, la mekanidir, la keyfidir. Öyleyse Kur’an’da geçen bütün fiiller, Ellah’dan suduru itibariyle la zamanidir, la mekanidir, la keyfidir. Kur’an, la zamani, la mekani, la keyfidir. Geçmiş zaman, şimdiki zaman, gelecekteki zaman, bize göredir. Ellah’a göre zaman yoktur. Geçmiş zaman, şimdiki zaman, gelecekteki zaman, Cennet’teki kelam aynı andır, aynı anda vücuda gelmiştir. Kur’an, bizim anladığımız manada zaman kaydıyla konuşmuş olsa kelamullah olmaktan çıkar. Hadisler de zamanla mukayyed değildir. Ezel, ebed düşüncesi bize göredir. Ellah hakkında ezel, ebed düşünülemez. Ellah’a göre ezeldeki yaratmak bu andır, bu saniyedir. Ellah’ın Muhammed-i Arabî (asm) ile olan konuşması, bizimle olan konuşması, ezelde olan yaratması, bir andır.

20250104_4_Şua_6_Mertebe_i_Nuriye_i_Hasbiye,_1_Bürhan_–_İstanbul.mp332.36 MB

20250103_4_Şua_5_Mertebe_i_Nuriye_i_Hasbiye,_4_Mesele_ve_6_Mertebe.mp338.46 MB

20250102_4_Şua_5_Mertebe_i_Nuriye_i_Hasbiye,_3_Mesele_–_İstanbul.mp340.47 MB