4 665
مشترکین
+124 ساعت
+77 روز
+1030 روز
آرشیو پست ها
20250101_4_Şua_5_Mertebe_i_Nuriye_i_Hasbiye_2_Mesele_–_İstanbul.mp337.05 MB
20241231_4_Şua_4_Mertebe_i_Nuriye_i_Hasbiye_2_Ders_ve_5_Mertebe.mp338.22 MB
20241230 4. Şua Üçüncü Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye 3. Ders ve Dördüncü Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye – İstanbul
Şeddad bin Evs’den (ra) rivayete göre Nebiyy-i Ekrem (asm) şöyle buyurmuştur:
“Seyyidu’l-İstiğfar, kulun şöyle demesidir:
اللَّهُمَّ أَنْتَ رَبِّى ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ ، خَلَقْتَنِى وَأَنَا عَبْدُكَ ، وَأَنَا عَلَى عَهْدِكَ وَوَعْدِكَ مَا اسْتَطَعْتُ ، أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا صَنَعْتُ ، أَبُوءُ لَكَ بِنِعْمَتِكَ عَلَىَّ وَأَبُوءُ بِذَنْبِى ، اغْفِرْ لِى ، فَإِنَّهُ لاَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ
Resûl-i Ekrem (asm) sözlerine devamla şöyle buyurur:
“Her kim, bu Seyyidü’l-İstiğfârı sevâbına ve fazîletine bütün kalbiyle inanarak gündüz okur da o gün akşam olmadan ölürse Cennetlik olur. Yine her kim, sevâbına ve fazîletine gönülden inanarak gece okur da sabah olmadan ölürse Cennetlik olur.”
Bu istiğfar duasını ezberleyip çok okumanızı sizlere tavsiye ediyorum.
İlm-i Kur'anî üç kısımdır.
Birincisi; İmandır.
İkincisi; Ahkamdır, devlet hukukudur.
Üçüncüsü; Kadın hukukudur.
Hikmet-i îmaniye, eserden fiile, fiilden esmaya, esmadan sıfata, sıfattan Zat’a intikal etmektir. Bu daireye girmeyenlere mümin-i hakiki denilmez. İmanları ancak taklidden ibarettir. Tehlikeye düşebilirler. Ehl-i tasavvufun terakkiyatı, İsrafil’in sur aleminde yani alem-i misalde cereyan etmektedir. Alem-i misalden çıkmak, ancak ilm-i imanla mümkündür. Ef’al dairesine girenler, iman dairesine girdikleri için mümin unvanını alır.
20241228 4. Şua Üçüncü Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye 2. Ders – İstanbul
00:26 Namazı kemaliyle kılamadığımız için selamdan hemen sonra üç defa اَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ deriz. Demek Resûl-i Ekrem (asm), kâmil manada, kusursuz bir namaz kılamadığı için istiğfar ediyor. Velev nebi de olsa hiç kimse kusursuz bir namaz kılamaz.
Ya Rabbi! Sen, kusursuzsun. Kusurdan selamet ancak Senin vasıtanla olur. Bu kusurlu namazlarımızı kabul buyur.
07:52 İnsanın kalb cüzdanındaki letâif ve akıl defterindeki havassın istekleri bu dünyaya sığmaz, arzuları bu dünyada tatmin olmaz. Hangisine müracaat etsen, “ebed, ebed” dediğini işiteceksin.
İnsan, Hak isminin tecellisine mazhardır. Hak, sabit demektir. Sabit, doğrudan doğruya Vacibu’l-Vücud demektir. Öyleyse insan, doğrudan doğruya Zat-ı Akdes-i İlahiyenin ayinesidir.
18:47 Namaz vasıtasıyla mirac-ı nebevinin sırrına mazhar olur, alem-i imkânı bitirir, mevcudatın yapmış oldukları ibadetlerini kendi ibadetin içine alarak hepsini birden Ellah’a takdim edersin.
Tahiyyenin manasını “Nur Aleminin Bir Anahtarı” eserinde geçtiği üzere okuyun. Resûl-i Ekrem (asm), mi’rac gecesinde اَلتَّحِيَّات diyerek toprak unsurunun; اَلْمُبَارَكَات diyerek su unsurunun; اَلصَّلَوَات diyerek hava unsurunun; اَلطَّيِّبَات diyerek maddi ve manevi nûr unsurunun yüksek ibadetlerini irade ederek Ma’buduna tahsis ve takdim etmiştir. İslamiyet’i namazdaki Fatiha ve tahiyyatla izah etmek lazım.
34:21 Alem-i misalde gördükleriniz, mahluktur. Madde, suret, gaye ve failleri vardır. Fakat alem-i misaldeki varlıklar, dünyevî maddeler cinsinden değildir. Alem-i misalde gördüklerinizi dünyaya kıyas edemez, toprak, su, hava ve Güneş’e benzetemezsiniz.
Sual: Uykuda görülen şeyler mahluk mudur? Yoksa sadece hayalden mi ibarettir?
Elcevab: Uykuda gördükleriniz hayal değil, varlıktır, mahluktur. Madde, suret, gaye ve failleri vardır. Ama alem-i misale mahsus madde ve suretleri bulunmaktadır.
Miracda veya uykuda görülenler mahluk oluğu gibi, zaman da mahluktur. Zamanın, maddesi, sureti, gayesi, faili vardır. Ama madde ve sureti, alem-i misale mahsustur, bildiğimiz cinsten değildir. Levh-i mahv ve isbat da mahluktur. Levh-i Mahv ve İsbat’ın maddesi, sureti, gayesi, faili var; ama madde ve sureti bildiğimiz cinsten değildir. Levh-i Mahv ve İsbat, Levh-i Mahfûz’un aksi ve gölgesi hükmünde olan ve devamlı değişen bir defterdir, zamanın hakîkatidir. Zerrenin maddesinin dış hareketinin levnine, zaman ve zamanın dış yüzü denir. Demek zamanın iç yüzü mahluk olduğu gibi harekât-ı zaman yani zamanın dış yüzü de mahluktur.
Âlem-i misal, Hz. İsrafil’in sur âlemidir, o surun içidir. O surun dışına çıkanlar vücub alemine geçmiş olur. Sufilerin terakkiyatı hep alem-i misalde cereyan ediyor. Onu geçemiyorlar. Resûl-i Ekrem (sav) mirac gecesinde sur aleminin dışına çıkmıştır. Namazda tahiyyatı okumakla bizler de sur aleminin dışına çıkmış oluyoruz.
20241227 4. Şua Üçüncü Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye – İstanbul
02:04 İbn-i Mes’ud (ra)’dan Resûl-i Ekrem (asm)’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
أَسْتَغْفِرُ الله الذي لا إله إلا هو الحَيَّ القيَّومَ وأتوب إليه
Herkim “Kendisinden başka ibadete layık hiçbir ilah olmayan hayat ve beka sahibi yüce Ellah’a bir daha işlememek üzere günahlarımdan tevbe ve istiğfar ediyorum” diye yalvarırsa, şirkten başka hakkullaha müteallik en büyük günahı bile irtikab etmiş olsa günahları mağfiret bulunur.
25:36 Dil, hem Rahmet-i İlâhiyenin matbahlarına bir nâzır ve bir müfettiş hükmündedir. Bedenin ihtiyacı olan rızkı, mideye göndermekle tefekküre sevk eder hem Ellah’ın kelam sıfatına mazhar olmakla bütün havas ve hissiyatın mütercimidir. Dil hem imanın mütercimidir hem maddi cesedin mütercimidir, zevkin hakikatini ifade eder. Demek insana verilen dil, iki vazifeyi birden yapmaktadır. Onun için ebedi aleme namzettir. Dilin iki vazifesi şunlardır;
Birincisi: Mat‘umât âlemini tadıp, şükretmektir.
İkincisi: Santral görevi görmek, havâss-ı hamse-i zâhire ve bâtına ile, letaif-i aşerenin mütercimi olmaktır. Dil, onların arzu ve isteklerini hava vasıtasıyla kelimelere döker. Kalbinden geçen manalara, aklında dolaşan düşüncelere tercüman olur. Bütün enva-ı kelam, dil vasıtasıyla sudûr eder.
Dil, insanın düşmanıdır. Az yiyip, az konuşsa kurtulur. Ya Rabbi! Bizi afvet. İnsan, hakikati bildiği halde isyan eder.
32:51 Ellah, insanı, yeryüzüne halife yapmış yani üç ehemmiyetli vazifeyle mükellef kılmış.
Birincisi: İnsan, Kur’an vasıtasıyla dellal-ı saltanat-ı ulûhiyet ve rububiyettir.
İkincisi: İnsan, bir ubudiyet-i külliyeye mazhardır, اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعٖين demekle bütün kâinatın ibadetini kendi ibadeti içine alarak dergâh-ı İlahiye arz eder.
Üçüncüsü: İnsan, şu kâinatın müfettişidir.
Bu dünya insan için dönüyor. İnsanların başı, Muhammed-i Arabî (asm)’dır. Nübüvvet-i Muhammediyeyi (asm) nazara al. Ellah, O’nu muhatab almış, O’nunla konuşuyor. Muhammed-i Arabî (asm), hitabat-ı Sübhaniyeye en anlayışlı muhatabdır. Bu konuşmayı yani vahyi kesmek için alemin kesilmesi lazım. Ellah, konuşmazsa, şeytanlar konuşur, alem harab olur.
20241226 4. Şua İkinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye – İstanbul
00:00 Resûl-i Ekrem (sav), “Bazen kalbimi bir perde bürür, bunu ortadan kaldırmak için günde yüz kere (diğer bir rivayette yetmiş kere) istiğfar ederim.” buyurmaktadır.
Velev nebi de olsa zalûm ve cehûl’dur, illa bir şeyi kendine alır. Zalûmdur, “Bu, benimdir. Ben yaptım” der. Cehûldur, “Ben, biliyorum” der. Velev Resûl-i Ekrem (asm) da olsa bu durumdan kendini kurtaramaz. Peygamberin gaflet etmediğini iddia etmek -haşa- takdisi yani Ellah olmayı gerektirir.
17:31 Bir zerreyi tahrik eden kim ise, Güneş’i hareket ettiren O’dur. Güneş’i tahrik eden kim ise, zerreyi hareket ettiren O’dur. Bir tohumu elinde tutabilmen için bütün kâinatı elinde tutman lazımdır. Çünkü bütün dünya toplanmış, o tohumda dercedilmiş. Zerreden Arş’a kadar bütün kâinat rububiyet itibariyle külldür. Terbiye cihetiyle birisine müdahale edebilmen için kâinatın bütününe malik olabilmen, onlarda tasarruf edebilmen lazımdır. Kâinata küll dediğin takdirde, cüz’ kiminse küll de onundur. Kâinat, san’at itibariyle ise, küllîdir. San’at itibariyle bütün kâinat toplanıp bir cüz’înin, mesela bir zihayatın içerisine girmiştir. Cüz’î kiminse küllî de onundur.
22:01 Ellah (cc), bir şeyin halk ve icadını irade ettiği zaman, ona “Ol!” der, O da oluverir. O’nun emri derhal yerine getirilir. Bu hakikat, âyet-i kerimede şöyle bildirilmektedir:
اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْـًٔا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُون
“(O’nun) ilim ve kudreti nihayetsiz olan O Zat-ı Akdes’in (emri,) emr-i kavlîsi veya şe’n-i ulûhiyeti ve vasf-ı rubûbiyeti, daire-i ilimde mevcud olan (bir şeyi,) daire-i kudrete çıkarmak (murad ettiği zaman,) o şeye vücud-u haricî vermek istediğinde (ona ancak ‘Ol!’ demesidir ki;) yani vücuda gelmesini irade etmesidir ki; (o da hemen oluverir.) O da derhal vücud sahasına çıkar. Asla teahhur etmez. Zira emr-i İlâhî ve kaza-yı sübhânînin sür’at-i nüfuzunda asla teahhur yoktur.”
Bu emir, teklif hakkında da caridir. Ellah, bir parmağın kalkmasını irade eder, كُنْ der, bütün alem “pes” eder. Nitekim Muhammed-i Arabî (asm)’ın parmağının kalkmasıyla bütün alem “pes” dedi. Hz. İbrahim (as)’ın parmağı kalktı, Nemrud “pes” dedi. Hz. Musa (as)’ın parmağı kalktı, Firavun “pes” dedi. Hz. Nuh (as)’ın parmağı kalktı, kavmi “pes” dedi. Hz. Hud (as)’ın parmağı kalktı, kavmi “pes” dedi. Bu asrın insanı, kendisini müstesna mı kabul eder? Kur’an’a hizmetimizden dolayı bizlere karışanların kökü gelecektir. Ya bize karışmayı terk ederler ya da kökleri gelir. Çünkü biz burada iman dersini yapmakla meşgulüz. Bizim başka bir derdimiz yoktur. Bizlere ilişenler gider.
35:18 Derslerimiz manevidir. Ahirzamanda Hakîm isminden ziyade Kadîr isminin sebebsiz tecelli edeceği anlaşılıyor. Gelecek iki ayet doğrudan doğruya kudret-i İlahinin gücünü göstermekte, ahirzamanda ıslah-ı alemin adetullah kanunlarıyla olmayacağını, كُنْ فَيَكُون emriyle biranda meydana geleceğini yani bir nev’i tekliften çıkacağını, tekvinin hükmedeceğini bildiriyor.
وَمَٓا اَمْرُنَٓا اِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ
“(Emrimiz, ancak bir tek emirdir. Göz açıp kapatmak gibi) kolaydır. Anında tahakkuk eder.”
اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْـًٔا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُون
“(O’nun) ilim ve kudreti nihayetsiz olan O Zat-ı Akdes’in (emri,) emr-i kavlîsi veya şe’n-i ulûhiyeti ve vasf-ı rubûbiyeti, daire-i ilimde mevcud olan (bir şeyi,) daire-i kudrete çıkarmak (murad ettiği zaman,) o şeye vücud-u haricî vermek istediğinde (ona ancak ‘Ol!’ demesidir ki;) yani vücuda gelmesini irade etmesidir ki; (o da hemen oluverir.) O da derhal vücud sahasına çıkar. Asla teahhur etmez. Zira emr-i İlâhî ve kaza-yı sübhânînin sür’at-i nüfuzunda asla teahhur yoktur.”
Ahirzamanda ıslah-ı alem, mezkûr iki ayetin hükümranlığında vuku bulur. Ellah, kâinatın ıslahını va’d ettiği için, va’dini yerine getirecektir.
Bütün himmetinizi derslere verin.
20241225 4. Şua Birinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye 6. Ders – İstanbul
00:00 Madem Ellah var ve bakidir, öyleyse ölüm, adem-âlûd bir karanlık değildir. Kıyamette ölülerin üstündeki toprak kalkar, herkes hayat bulur. Menba-ı hayat, toprak olduğu için, Ellah, bizleri orada saklar, yine oradan hayat verir. Tohum ve çekirdekler toprağa ekilmekle hayata kavuştuğu gibi, Ellah, bütün insanları bir tohum gibi toprağa eker, sonra bir daha diriltir. Hadiste, “Ellah toprağa, peygamberlerin cesedlerini yemesini haram kılmıştır.” denilmektedir. Mezkûr hadiste toprak deniliyor, su denilmiyor. Nitekim suyun temas ettiği bütün cesedler çürür. Fakat peygamberlerin cesedleri kıyamete kadar mahfuz kalır, kıyamet hengamında çürür.
كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ
ayetinin ifadesine göre acbu’z-zeneb dahi baki kalmaz. İnsan vücudunda en son çürüyecek yer, acbu’z-zeneb’dir.
Vefat etmiş olan kimselerin ruhları, kıyamet kopuncaya kadar âlem-i kabirde kılıflı olarak bekler. Kıyamet kopunca, nefha-i ûlâ’da, yani Hazret-i İsrâfîl (as)’ın harâbiyyet-i âlem için birinci defa sura üfürmesi zamanında bütün âlem, hatta acbu’z-zeneb (zerrat-ı esâsiye ve ecza-i asliye) dâhil her şey fenaya gider, kılıflı ruh da dağılır. Baki-i Zü’l-Celal’den başka hiçbir mevcud vücudda kalmaz. Bütün mevcudat, kâinat yaratılmadan evvelki gibi ilm-i İlahiye geçip orada mahfuz kalır. Yani ademe gitmez, yok olmaz, daire-i kudretten daire-i ilme geçer. Kırk gün veya kırk sene bu öyle kalır. Haşir sabahında ise bütün mevcudat tekrar ilim dairesinden kudret dairesine çıkar. Sura ikinci üfürülüşten sonra gökten kırk gün yağmur iner. Acbu’z-zeneb, bir tohum gibi olur, vücud neşv ü nema bularak teşekkül eder.
11:00 Vacibu’l-Vücud’u bir Güneş’e teşbih edelim. Ehl-i tasavvuf, “O Güneş var, fakat ayine yok” diyor. Üstad (ra) ise, “Cenab-ı Hak, Vacibu’l-Vücud, biz ise mümkinu’l-vücûduz. Biz, Ellah’ın varlığına ve bekasına ayineyiz. Bizdeki muhabbet, Vacibu’l-Vücud’un hem bekasına hem vücuduna karşı verilmiştir. Bizler, Vacibu’l-Vücud’a iki cihetle ayineyiz. Biri, O’nun varlığına ayine olmaktır. Diğeri, O’nun bekasına ayine olmaktır. Din, o ayineye teklifte bulunur. Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek gibi teklifî emirler, Vacibu’l-Vücud’a ayine olan nesneyedir. Ayine vardır; ama müstakil değildir. Fanidir, halden hale geçer, tebeddül eder” diyor.
Biz, Vacibu’l-Vücud’un varlığına ve bekasına ayineyiz. Eğer ayine kabul edilmezse dinin teklifi kimedir? أَقِمِ الصَّلَاةَ “Namâzı dosdoğru kıl” يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا نُودِيَ لِلصَّلٰوةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا اِلٰى ذِكْرِ اللّٰهِ “Ey mü'minler! Cuma günü cuma namazı için ezan okunduğunda zikrullahtan ibaret olan hutbeyi işitmeye ve namazı eda etmeye koşun.” emirleri kimedir? Ayette cem’, emir sigasıyla فَاسْعَوْا “sa’y edin, gidin” diyor. Eğer Vacibu’l-Vücud’un ayinesi inkâr edilse, فَاسْعَوْا “sa’y edin, gidin” emri kime yapılacak? Demek Vacibu’l-Vücud’un ayinesinin inkârı, dinin inkarını netice verir. Üstad (ra), Vacibu’l-Vücud’un hem bekasına hem vücuduna ayine olduğumuzu ifade ediyor, ayineye hitaben, “Ey ayine! Sendeki muhabbet ve aşkın, Vacibu’l-Vücud’un hem bekasına hem vücuduna karşı verildiğini bil, teklife riayet et. Böyle yaptığın taktirde, vücuda ve bekaya karşı olan aşkın tatmin edilir, ebedi kalırsın. Eğer vücuda ve bekaya olan aşkını, kendine alsan, enaniyetin perde çekmesiyle, âyineye perestiş etsen hem vücud-u hakiki sahibi değilsin hem vücudun fanidir, fena damgası üstündedir” diyor.
Biz, Vacibu’l-Vücud’un hem bekasına hem vücuduna ayineyiz. O’nun Vücud’uyla vücud bulmuş, O’nun bekasıyla beka bulmuşuz. Bu irtibatı kesenler, ademe gider.
Din, kâinatın varlığıyla vardır. Masivanın inkârı, dinin inkarını netice verir. Demek ayine inkâr edildiği zaman, din gider. Beka inkâr edildiği zaman, haşir gider. Öyleyse Vücud ile beka beraber kabul edilecek. Vacibu’l-Vücud’un vücuduna ayine olduğumuz için, din haktır. Vacibu’l-Vücud’un bekasına ayine olduğumuz için, haşir haktır.
Maksudumuz Ellah’dır yani rızasını tahsil etmektir.
20241221 4. Şua Birinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye 5. Ders – İstanbul
08:27 Risale-i Nur, tefsir-i Kur’an’dır, Kur’an’dan gelmiş bir durus-u Kur’anîye ve imaniyedir. Risale-i Nur, Kur’an’ın hakikati olduğu için ezelden gelmiş, ebede gider. Ellah, baki olduğu gibi, kelamı da bakidir. Risale-i Nur, Kur’an’a ve Vacibu’l-Vücud’a intisabla zayi olmaktan, mahvdan, faidesiz kalmaktan, manen kurumaktan kurtulmuş, sübuta ermiştir. Nitekim hadsiz düşmanların hücumuna maruz kaldığı halde kurumamış, baki meyveler vermiştir.
Risale-i Nur’un müellif-i muhteremi olan Üstad (ra), حَسْبُنَا اللَّهُ و نِعْمَ الوَكِيل, demiş, intisab-ı imanla Ellah’ı vekil tutmuştur. Risale-i Nur’un sahib-i Hakikisi ve hafızı Ellah’dır. Risale-i Nur’un muhafaza edileceği, tefsir-i Kur’anî haline getirileceği, bin beş yüz sene devam edeceği çok yerlerden anlaşılıyor.
Ellah, vardır, Vacibu’l-Vücud’dur, bakidir. Risale-i Nur’un müellf-i muhteremi, intisab-ı imaniyle Ellah’ın Zat’ını, Ellah’ın Vücud’unu vekil tuttuğu için, o Vücud-u Hakiki, arızi bir ayine-i vücud olan Risale-i Nur’u koruyor. Ellah’ın Zat’ı, baki olduğu için Ellah’ın ihsan ettiği bu eser de baki kalacaktır. Ellah, Kur’an’ı, tefsir-i Kur’an olan Risale-i Nur’u bütün dünyanın başına getirecektir.
Üstad (ra) hayattayken yanına bir mason cemiyeti sızmış, Risale-i Nur’u bozup tahrif etmeye çalışmış. Ama Ellah, hiç ender hiç olan bizim gibi adi insanlarla Risale-i Nur’u korudu. Hacı Bey ve bizler hiçbir taviz vermedik. Bu hal kıyamete kadar devam edecektir. Muarızlar hak ile yeksan olacaktır.
Ellah, Vücud sahibidir, bakidir. Risale-i Nur, O’nun Vücud’unun tecellisiyle vücuda gelmiş. Üstad (ra), Ellah’ı vekil tutmuş, Risale-i Nur’u, O’nun Vücud’una teslim etmiş. Ellah’ın Zat’ı, baki olduğu için Ellah’ın ihsan ettiği bu eser de baki kalacak, zayi olmayacak. Risale-i Nur’a hücum eden bütün muarızlar dağılacaktır. Risale-i Nur, Kur’an’ın bir mucizesi olarak tek başıyla bütün dünyayı dağıtacak, Kur’an’ın hakimiyetini temin edecektir.
Ellah, Vacibu’l-Vücud’dur. Risale-i Nur’u, Kur’an’dan yani Vacibu’l-Vücud’un mümessili olan kelamından çıkarmış, tenzilün min tenzil olarak göndermiş. Madem Risale-i Nur’u kendi vücudunun mümessili olan kelamından çıkarıp göndermiş, öyleyse Risale-i Nur’u muhafaza edecek, zayi etmeyecektir. Kur’an’a, Kur’an namına Risale-i Nur’a hücum eden, bitirmeye çalışanlar kendileri bitecektir.
Risale-i Nur, tefsir-i Kur’an olduğu, Kur’an’a intisab ettiği için, bütün beşer toplansa da onu tarih-i beşerden silemez, Kur’an’dan koparamaz. Kur’an, baki olduğu için Risale-i Nur da bakidir. Kur’an’a ve Risale-i Nur’a uzanan eller kırılır. Muvakkat arızalar olsa da o eller illa kırılır.
Ellah, Vacibu’l-Vücud’dur. Risale-i Nur’u, Kur’an’dan yani vücudunun mümessili olan kelamından çıkarmış, tenzilün min tenzil olarak göndermiş. Madem Risale-i Nur’u Ellah yazdırmış, insanların ve meleklerin kalblerinde, toprakta, havada, suda, Güneş’te ve Levh-i Mahfuz’da kaydetmiş, nazar-ı Rabbaniyesine mazhariyetle kabul etmiş, sevab vermiş, öyleyse bütün beşer toplansa da Risale-i Nur’u yeryüzünden silemez.
Risale-i Nur, Levh-i Mahfuz’da bakidir; ama dünyada hazer olur diye düşünmeyin. Risale-i Nur, Kur’an’a bağlılığı itibariyle hıfz-ı İlahi altındadır. Kur’an var olduğu müddetçe Risale-i Nur’a muaraza edilmez, tahrif edilemez. Velev binlerce eşkıya toplansa da Risale-i Nur’a bir şey yapamazlar. Madem Ellah bakidir, Risale-i Nur da bakidir. Çünkü Risale-i Nur, Kur’an’a intisab etmiştir. Madem Kur’an’a intisab etmiş, Kur’an var olduğu müddetçe o da vardır.
33:50 Tohum ve çekirdekler toprağa ekilmekle hayata kavuştuğu gibi, Ellah, bütün insanları bir tohum gibi toprağa eker, sonra bir daha diriltir. Menba-ı hayat, toprak olduğu için, Ellah, bizleri orada saklar, yine oradan hayat verir. Öyleyse ne biz zayi oluruz ne ders verdiğimiz Risale-i Nur zayi olur. Toprağın altında bir daha dirileceğimiz gibi, Risale-i Nur da dirilecektir. Risale-i Nur, Kur’an’a intisab cihetiyle her bir harfine on uhrevi sevab verdiği gibi, dünyada da hiçbir şekilde heder olmaz, söndürülmez.
20241220 4. Şua Birinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye 4. Ders – İstanbul
01:32 Dersinizle meşgul olun. Alemde dönen siyaset hakkında konuşmayın. Sükût edin.
14:39 Annemiz, babamız, akrabalarımız, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm başta olmak üzere bütün peygamberler (as), Üstad (ra) ve Hulusi Bey öldü. Bütün bu ölümler ister istemez insanda teellüme sebeptir. Şuur-u iman sahibi bir mümin, Vacibu’l-Vücud’a iman ettiği için hadsiz teellümattan kurtulur, hadsiz bir zevk-i ruhanî duyar. Çünkü bütün mevcudat, Ellah’ın Vücud’unun ayinesidir.
Dünyaya gelen insan, Ellah’ın Vücud’una ayine olduktan sonra, ya azab cihetine veya rahmet mahalline gider.
25:23 Sual: Ademden kurtulma çaresi nedir?
Elcevab: Vacibu’l-Vücud’un Vücud’una iman etmektir. Vacibu’l-Vücud’un Vücud’una iman edip amel eden, Baki-i Hakiki’nin bekasıyla beka bulur. Öyleyse ölüm yoktur. Ölüm, adem değildir; i’dam değildir; yokluk değildir. Ölüm, bir tebdil-i mekandır, ebedi bir alemde ebedi bir vücudla devam etmektir.
Şuur-ı imanı olmayan kişi, ölümü adem görür. Halbuki ölüm, gerçek manada adem değildir, halden hale intikal etmektir. Şuur-u îmânîyle Vacibu’l-Vücud’a intisab etmeyen, kendini ve sair mevcudatı o Vücud’un ayinesi görmeyen, o Vücud’u inkâr eden kişi, kendini ve sair mevcudatı fikren yokluğa mahkûm ettiği için sû-i zannı üzere muamele görür, ceza çeker.
32:55 Cehennem’de asıl cezayı, nefs-i kazib çeker yani ruh çeker. Cehennem’e giren kafir, her ne kadar azap çekse de cesedindeki zerreler görevlerini ifa ettiklerinden kendilerine mahsus bir lezzet alırlar. Yakmaktaki murâd-ı İlâhî, zerratın nûrlanmasıdır. Bu da onlar için ayn-ı rahmettir. Dünyada ise, ruh ile cesed beraber azab çeker. Elini ateşe uzattığında hem cesedin yanar hem ruhun azab çeker.
Kafirler, Cehennem’de ebedî kaldığı halde nârda, ateşte ebedî kalmaz. Bazen başka bir nev’ azabla ta’zîb olunması için ateşten çıkarılır, sonra tekrar asıl yerine getirilir ve orada ateşle tazib olunmaya devam edilir.
Evet Cehennem’deki azab, tek bir minvâl üzere, yani sadece ateşle değildir. Kahhâr-ı Zülcelâl, mücrimleri, bazen zemherîrle azablandırır. Bazen yılan ve akreblerle onlara azab verir. Bazen köpekleri onlara musallat eder. Bazen onları sarp tepelere tırmandırır. Bazen yüksek kayalardan aşağı atar. Bazen istirahat mahalline getirilir, onlara zakkum-u Cehennem verilir. Ve hâkezâ Cehennem’de çeşit çeşit cezalar vardır. Bunu anlamayanlar ayat-ı Kur’anî’yeye itiraz parmağını uzatır, “Cehennem, ebedi değildir” der. Halbuki Mütekellim-i Ezelî, Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok âyet-i kerîmesinde Cehennem’in ebediyyetini haber vermektedir. Demek Cehennem, ebedidir. Cehennem’deki azab, tek bir minvâl üzere, yani sadece ateşle değildir.
