es
Feedback
Risale-i Nur Dersleri (Edessa)

Risale-i Nur Dersleri (Edessa)

Ir al canal en Telegram
4 665
Suscriptores
+124 horas
+77 días
+1030 días
Archivo de publicaciones
20240924 6. Söz 8. Ders – Muş 00:40 Anayı, çocuğa hizmetçi ettiren; çocuğu, anaya şefkatle beslettiren bir rahmet, elbette bu âlemdeki mazlumları sahibsiz bırakmaz. Celalli bir elle, zalimlerden intikam alır, haddini tecavüz edenleri tokatlar. Çünkü Küre-i Arz, sahibsiz değildir. Hadisata bakıp aldanmayın! Firavun’u hak ile yeksan eden, Nemrud’u geberten, Kavm-i Semud’u götüren o celalli el, perde arkasında durmuş, murakebe etmekte. Perde-i gayb arkasındaki bir cemalli el, bütün âlemi rahmetiyle doldurduğu gibi, bir celalli el de temizlik için bekliyor. O celalli el, bu rahmeti su-i istimal edenlerin kafasını illa keser, onları, hak ile yeksan eder, atar. Buna emin olun. 10:07 Akıl, göz, dil ve sair azalar; sanattan, Sanii, nimetten Mün’im’i bulmak için insana verilmiş. Akıl, göz, dil ve sair azalar Ellâh hesabına çalıştırılmadığı takdirde bir anahtar olan akıl, en adi bir derekeye iner; kâinattaki sanatların müfettişi olan göz, en adi bir kavvad derekesinde bir hizmetkâr olur; rahmet-i İlahiye hazinelerinin bir nâzır-ı mâhiri ve Kudret-i Samedâniyye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri olan dil, midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine sukut eder. Neticede hem dünyada kıymetten düşmüş olurlar hem ahirette ceza çekerler. Bizdeki acz, mutlaktır, kayıtsız ve şartsızdır, içinde hiçbir kudret yoktur. Bizdeki fakr, mutlaktır, kayıtsız ve şartsızdır, içinde hiçbir gına yoktur. Acz, bizimdir; kudret, Ellâh’ındır. Fakr, bizimdir; gına, Ellâh’ındır. İnsan, acz ve fakr kanadıyla uçabilir. İnsan, acz ve fakrını bildiği nisbette terakki eder. 35:53 İnsan, başıboş değildir. Kâinat sahibinin bir askeridir. Kâinat sahibinin bir askeri olmak gibi bir şeref düşünülemez. Üstad (ra), kâinat sahibinin bir askeri olmakla müşerref olmuş. Biz, Kur’an’a cidden sarılan bir hizmetçiyiz, küçük bir askeriz. Herhangi bir mertebemiz yoktur. Ubudiyet çantasını sırtımıza giymiş, takva silahını elimize almışız. Hücum eden, yanar. Bu abd-i aciz, kebairi terk etmeği silah yapmış. Zad u zahire olarak da ubudiyet çantasını sırtına almış gidiyor. Dünyayı başıma ateş-i suzan yapsanız bile şu hakikatlerden vazgeçip kimseye boyun bükmem. “Molla Muhammed, ne yapıyor?” diye sual ediyorlar. Molla Muhammed işte bunları yapıyor. Bize hücum eden herkes mağlub olup gidecektir. Silahını bırakmayan, çantasını indirmeyene kim karışabilir ki. Kelime-i şehadet, savm u salat, hacc u zekât çanta olarak belimdedir. Kebairi terk, silah olarak elimdedir. Kur’an’ın mezkûr şeraitine haiz olan abd-i âcizin karşısına kim çıkarsa çıksın mağlub olur. Tecrübemizle sabittir.

20240921 6. Söz 7. Ders – Muş 00:44 Benî İsrâil, defalarca zulmetmiş, fıskı irtikab etmiş; yeryüzünde fitne ve fesad çıkarmış; bunun cezası olarak defalarca gadaba uğramışlardır. Yani Ellah (cc), onları vaîd ile tehdîd ederek ferman ediyor ki; “Ey Yehûd Kavmi! Siz ne kadar zulme, fitneye başlarsanız, ben de sizi helak ederim; sizi kılıçtan geçirecek, servetinizi elinizden alıp sizi esir edecek güçlü ve kuvvetli kavimleri size musallat ederim. Sizi kahr u perişan ederim.” Küre-i Arz’ın bütünüyle Müslümanların eline geçmesi, ancak ahirzamanda vuku bulacaktır. Cenab-ı Hak, Küre-i Arz’ı ahkâm-ı İlahiyenin tatbiki için yaratmış. Fısk u fücur için yaratmamış. Ellah, en büyük bir azamet ve gálibiyyet sâhibidir. O’nun irâdesinin tecellîsine mâni’ olacak bir kuvvet mutasavver değil­dir. İlla intikamını alır. 13:18 Her ferd-i mü'min, derece-i fehm ve zevkine göre, aslında güzel olan bir şeyi târif eder. Acz ve fakrdaki lezzet, şefkat ve tefekkürdeki ulviyet; hakikaten hiçbir şeyle kabil-i kıyas değilmiş. 20:37 Hikmet, aklı çalıştırıp “Bu âlem nedir? Nereden geliyor? Nereye gidiyor? Vazifesi nedir? Bu âlem içindeki insan nedir? Nereden geliyor? Nereye gidiyor? Vazifesi nedir ve ne için halk edilmiştir?” tılsımını çözmektir. Akıl, tek başıyla bu tılsımı çözemez. Bu tılsımı çözmek isteyen akıl, akl-ı külle, yani Muhammed-i Arabî (asm)’ın akl-ı küllü olan Kur'ân’a tabi olması lazım. Akl-ı küll, Kur'ân’dır. Ona müracaat etmeyen bir akıl, yarı yolda kalır. Ya sarhoşluğa veya şeşbeşe kaçar. Kur'ân’ın penceresinden bu âleme bakan insan, kâinatı bir han gibi görür. Kaderin sevkiyle ezel canibinden bu dünya hanına gönderildiğini, bu dünya hanında bir gün kalacağını, bu saray-ı âlemdeki görev ve vazifesinin ubudiyet olduğunu bilir. Yirmi dört saatlik ömür sermayesini Kur'ân’ın nizamına göre kurar ve ebedi saadete namzed olduğunu anlar.  27:23 Bu dünyada kimin ne emniyeti var ki! Hanginiz emniyettesiniz? Her an için ölüm, kapınızı çalabilir. Azrail gelip, “Vakit tamam. Çık, git. Başkalarına yer aç” diyebilir. Resûl-i Ekrem (asm), bir hadis-i şeriflerinde; “Ben, bu dünyada bir ağacın altında gölgelenen, sonra da oradan kalkıp giden binitli bir yolcu gibiyim” buyurmuştur. 29:54 Risâle-i Nûr, tenzilun min tenzildir. Üstad (ra), Resûl-i Ekrem (asm)’a tebaiyetle ve O’na hizmetle Kur'ân’ın esrarının bütününe yakınını çözmüş. Esrar-ı Kur'ân’ın bütününe yakını Resûl-i Ekrem (asm) tarafından Üstad (ra)’a talim edilmiş. O talimin tekmili için bir heyet-i ilmiyenin bin sene, belki bin beş yüz sene çalışması lazımdır. Üstad (ra), bütün o manaları remizle, işaretle söylemiş. Tam izah etmeye vakit bulamamış. Üstad (ra), peygamber değildir. Üstad (ra), makam-ı mahbubiyet-i Muhammediye (asm) ile makam-ı hillet-i İbrahimiye (as)’dan dersini almış, onlardan aldıklarını ümmete ders veriyor. Bir başka ifadeyle Üstad (ra), makam-ı mahbubiyet-i Muhammediye (asm) ile makam-ı hillet-i İbrahimiye (as)’ın gölgesi altına girerek, vahy-i İlahiden gelen, tenzilun min tenzil nevinden olan esrar-ı Kur'ân’ı açmış, beşere ders veriyor.

20240917 6. Söz 6. Ders – Muş 00:55 Bu ahirzamanda karı-koca arasına fitne sokmak için sistemli çalışıyorlar. Fakat fitne ateşi ne kadar yükselirse yükselsin, Kur'ân’dan gelen yağmur hepsini söndürmeye kâfidir. 08:21 Biz, burada Kur'ân namına konuşuyoruz. Derste geçen her bir harf, her bir kelime, her bir düşünce, her bir tefekkür, her bir bakış, her bir duyuş, dersteki oturuş dâhil hepsi birer meyve-i Cennet olur, ebedi bir âlemde, ebedi bir manzara teşkil etmekle beka bulur. 17:13 Ben, her nereye gitmişsem, hakarete maruz kalmışım. Bütün efrad, beni zayıf görüyor. “Kısa boyludur, boynu büküktür, siması gayr-ı nuranidir, ağa değildir, paşa değildir, şeyh değildir, kumandan değildir” diyerek gelen vuruyor, giden vuruyor. Ya Rabbi! Senin rahmetin dışında herkes beni vuruyor. Ya Rabbi! Ben, bütün gücümle yirmi dört saat ömrümü, hususan bu derste geçen beş-on dakikalık ömrümü şefaatçi ederim. Ya Rabbi! Başta beni ve efrad-ı ailemi sonra bütün mümin ve müminatı şu asrın felaketinden kurtar. 25:40 İmanı kim vermiş ise, Cennet’i veren Odur. Hâdi isminin tecellisinden gelen hidayet, Cennet’e götürür. Hâdi isminin tecellisinden başka hiçbir ferd-i insan bu Cennet’i veremez. İman, Cennet’i kazandırır; amel-i salih, Cennet’i süslendirir. 38:32 Muhammed-i Arabî (asm)’ı inkâr eden, O’nun terbiyesini kabul etmeyen bir Müslüman, daha hiçbir ışık bulamaz, kendisini kurtaracak hiçbir terbiye elde edemez. Tek çare, Resûl-i Ekrem (asm)’ı şefaatçi ederek Kur'ân’ın kapısını çalmak, Kur'ân’ın talimatı doğrultusunda aklı kullanmaktır.

20240907 6. Söz 5. Ders – Muş 00:08 Zahire göre en büyük nimet imandır. Ama imandan evvel akıl gelir. Çünkü mahall-i teklif, akıldır. Kalb ise, mahall-i imandır. Aklı olmayanın kalbi ve imanı olamaz. Peki, kâfirlerin aklı var mıdır? Kâfirlerin aklı vardır; ama akılları başlarında değildir. Akıllarıyla istişare etmiyorlar. Hevesat-ı nefsaniyeleri, akıllarının önüne geçmiş. Şuurları tam taalluk etmeden iş yapıyorlar. Nefs-i nebati ve nefs-i hayvani, akıllarını durdurmuş. Aklı başında olan, nefs-i nebati ve nefs-i hayvaninin tesirinden kurtulmuştur. 13:54 İnsan, nedense ölümü düşünmüyor, ebedi yaşayacağını zannediyor. Özellikle gençlik devresinde sarhoş gibi oluyor, akıl baştan gidiyor, ölümü unutuyor. Yüzünü, faniden bakiye çevir, ölümü elinde tut, her bir mevcudun üzerinde fena ve zeval damgasını bul, ondan sonra bu dersleri oku. Ancak öyle yaptığın takdirde bu dersleri anlarsın. Rabıta-yı mevti esas tutmayanın bu derslerden hissesi pek azdır. 30:58 Her ne kadar Resulullah’ın cesed-i mübareki vefat ettiyse de mana-yı nübüvvet, kıyamete kadar bakidir. Kur'ân, her an için o manaya nazil olur, onun varislerine intikal ettirir. Risalet sıfatı hiçbir zaman ölmez. Resûl-i Ekrem (asm)’ın ölmesi için ayetin ölmesi lazım. Ayet ölmediğine göre, Resûl-i Ekrem (asm) da ölmez. Ayetler ezelden nazil olmuştur. Vahy-i İlâhî her ne kadar Asr-ı Saâdet’e uğramış olsa da ezelden gelmiş ebede gidiyor. Muhammed-i Arabî (asm), ezelden bu kelama muhatab olmuştur. 41:22 Muhammed-i Arabî (asm), âlemin kapısında durmuş, ezelden ebede kadar bütün mevcudata bu emaneti tebliğ ediyor.  Alemde yokluk olmadığını, adem olmadığını, i’dam-ı ebedi olmadığını söylüyor. “Yok, yoktur” diyor, var ediyor, yokluğun i’damını çıkarıyor, yokluğu i’dam ediyor. Bütün mevcudatın bir âlemden gelip başka bir âleme gittiklerini ifade etmekle “Vücud, vardır” diyor. Resûl-i Ekrem (asm)’ın bi’setiyle, haşir hakîkati tebeyyün etmiş, nübüvvet hakîkatı ile bütün âlemler yokluktan ve zulümden kurtulmuştur. Bu dünya, esmâ-i hüsnânın âyînesi; Cennet ve Cehennem’in nümûnesi olarak yaratılmıştır. Yokluk, yoktur.  Alem yok olmaz. Yok olmayıp, ebedi Cehennem’e gitmek dahî rahmettir. Çünkü Cehennem’de de tecelliyat vardır. Cehennem, yokluktan bin defa daha iyidir. Adem, yokluk şerr-i mahzdır. Vücûd ise, hayr-ı mahzdır.

20240903 6. Söz 4. Ders – Muş 00:00 Üstad (ra) Hazretleri, oturup düşünmüş, hikayelerde olduğu gibi efkarında bir şey tasarlamış değildir. Üstad (ra), geçmiş hikayeleri anlatmıyor, üslûb-u Kur’ân’a iktidâen yüksek hakikatleri misallerle zihne yaklaştırıyor, daha kolay anlaşılabilsin diye hakikatleri ekseriyetle temsîllerle anlatıyor. O esrarı, küllileştirerek tatbik sahasına çıkarıyor. Kemal-i itaatla, ciddiyetle ve elini vicdanına koyarak Küçük Sözleri, Onuncu ve On Birinci Sözleri okuyan adam, bunu hisseder. 13:24 Ellah’a abd olan, yüksek bir padişahın askeri olur. Ellah’a intisabını bilmeyen, O’na abd olmayan, sahibsiz, adi bir nefer olur, bütün kâinat onun aleyhine döner, rezalet içinde gider. Elinden hiçbir şey gelmez. Ne başındaki belaları defedebilir ne ihtiyaçlarını temin edebilir. 25:02 İnsanın üç ehemmiyetli vazifesi şunlardır: Birincisi: İnsan, şu mevcudat içinde bir ustabaşıdır. İkincisi: İnsan, dellal-ı saltanat-ı İlahiyedir. Üçüncüsü: İnsan, bir ubudiyet-i külliyeye mazhardır. İnsan, şu mevcudat içinde bir ustabaşıdır. Mevcudatı tasarruf altına alabilecek bir kabiliyeti vardır. Hatta yere, göğe tasarruf eder bir gücü bulunmaktadır. İnsan, nübüvvet itibariyle dellal-ı saltanat-ı İlahiyedir. Esere bakıp Müessiri görmekle iman eder. Nimete bakıp Mün’imi bulmakla ibadette bulunur. İnsan, peygamberlere tebaiyetle bir ubudiyet-i külliyeye mazhardır. Onun için cezası da ağırdır, mükâfatı da ağırdır. 27:00 Risale-i Nur, Kur’an’ın bir mucizesi olduğundan, lisan-ı Türkînin kıyamete kadar medar-ı fahri olmuş. Ben, burada keşif ve kerametten bahsetmiyorum. Üstad (ra), tedkikat-ı ilmiyesiyle İmam Ali (ra) ile Gavs-ı Geylani (ks)’nun bu hizmete bakmakla tayin edildiklerini bildirmektedir. Ellah, haddini aşanları onlarla tekdir eder. Haddini aşmayanların da onların dua ve himmetleriyle yolarını açar. Yeni bir şey söylediğimi zannetmeyin. İhlas. İhlas. İhlas. Yakındır. Yakındır. Yakındır. Ben, keşif ve kerametten bahsetmiyorum. Kur’an’ın i’cazını taşıyan Risale-i Nur’un keramatından, Kur’an’ın ikramatından konuşuyorum. Sırr-ı i’caz-ı Kur’an galebe edecektir. Sırr-ı vahy-i İlahi galebe edecektir. Sırr-ı tevhid galebe edecektir.

20240831 6. Söz 3. Ders – Muş 00:00 Maddi cihad, Tevrât’ta, İncîl’de ve Kur’ân’da tesbît edilmiş hak olan bir va’d-i İlâhî’dir. 06:54 Kârlı ticaret ve şerefli rütbenin üç şartı var: Birincisi: Nefis ve malını Ellâh’a satmak, O’nun yolunda sarf etmektir. İkincisi: O’na abd olmak, köleliğini bilip ubudiyetin gereklerini yapmaktır. Üçüncüsü: Asker olmak, maddi ve manevi cihad etmektir. 34:16 Ayetlere Mekkî veya Medenî denilmesi tahsis içindir. Gerçek manada hiçbir ayette zaman, mekân kaydı yoktur. اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِنينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّة  ayeti nerede nazil olursa olsun oraya mukayyed değildir, umumidir. Ellâh, ezel ve ebedi içine alan kelamıyla lâ zamânî, lâ mekânî, lâ keyfî bir surette konuşmaktadır. Kur'ân, bütün suhuf-u semaviyenin hülasasıdır. Bütün semavî suhuf ve kitablar, Kur'ân’ın öncüsüdür. Bütün peygamberler,  Resûl-i Ekrem (sav)’ın vekilidir. Asıl nebi, Muhammed-i Arabî (asm)’dır. Resûl-i Ekrem (sav), son nebi olduğu için Üstad (ra) Hazretleri, Yaver-i Ekrem diyor. Ellâh, Yaver-i Ekrem (asm)’ın lisanıyla bütün beşere sesleniyor, “Ey İnsanlar! Havass-ı hamse-i zâhireniz, havass-ı hamse-i batınanız, letâif-i aşereniz, mide fabrikanız, silah ve at mesabesindeki cihazatınızın hiç birisi bu dünyada tatmin olmaz. Onun için gelin, sizlere emaneten verdiğim malımı, mülkümü bana satın. Beş kâr elde edin” diyor. 47:53 Vahid-i Ehad’e kasem ederim ki; Üstad (ra) konuşurken, -beşeriyet muktezası hariç- bütün kelimeleri Kur'ân’ın i’cazından tereşşüh edip gelmiş. Beşer kelamı gibi okuduğunuz zaman aldanırsınız. Risâle-i Nûr, vahiy değildir. Risâle-i Nûr, sırr-ı veraset-i nübüvvetle tenzilun min tenzildir.

20240827 6. Söz 2. Ders – Muş 00:07 Cihâd, maddî ve manevî olmak üzere iki kısma ayrılır: Maddî cihâd: Kur’ân’ın hâkimiyeti için hâricî düşman olan kâfirlere karşı silâhla yapılan cihâddır. Manevî cihâd: Müslümânlardan bir kısmının ilim tahsîlinde bulunması, fıkhı, Kur’an ve hadisi öğrenmek suretiyle mü’minlere karşı emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker vazîfesini edâ etmesidir. Nefisle cihadı tayin eden, nefisle mücahedenin ölçüsünü bildiren, Kitab ve sünnettir. İctihad ve kıyas değildir. Nass-ı ayet ve hadis ne demişse, öyle yapacaksın. 13:37 Risale-i Nur mesleği, şahsî bir meslek değildir. Bediuzzaman (ra), durup düşünmüş, Kur’an’ın işaratından bir meslek çıkarmış, değildir. Konuşan, doğrudan doğruya hakikat-ı Muhammediyedir, Kur’an’ın hakikatidir, Bediuzzaman (ra) değildir. Risâle-i Nûr’un mesleği olan, acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak ve şükr-ü mutlaktır. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَۙ  Şükr-ü mutlakı ifade eder. Ezelden ebede kadar ne kadar hamd ve medih varsa, kimden sudûr edip, kime karşı da yapılmış ise; o hamd ve medih, mutlak surette Ellah’a hastır ve müstahaktır. اِيَّاكَ نَعْبُدُ Fakr-ı mutlakı ifade eder. İlmî, amelî ve edebî cihetle bütün ibadetler, kayıtsız ve şartsız Ellah’a hastır ve müstehaktır. Ukubat-ı şer’iyyenin cümlesi, ibadettir, “Na’budu” ifadesinde dâhildir. Şahıs olsun devlet olsun herkes ibadetle mükelleftir.  اِيَّاكَ نَسْتَعٖينُۜ Acz-i mutlakı ifade eder. Bizdeki acz, mutlaktır, kayıtsız ve şartsızdır, içinde hiçbir kudret yoktur. Acz, bizimdir; kudret, Ellâh’ındır. Fakirlik eleminden tut, şeytan-ı insî ve cinnîden ta Cehennem’e kadar bütün mesâiblere ve bütün düşmanlara karşı Ellah’dan meded isteriz. Bütün manilere karşı, Ellah’a dayanırız. اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقٖيمَۙ Şevk-i mutlakı ifade eder. Ya Rab! Bizlere beka ve likayı ver. Ayetlerdeki hasr ve kayıtlar, mutlakiyeti gösteriyor. Şimdi Fatiha’nın hülasasını  بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم  kelimesinde görelim. بِسْمِ اللّٰه Hem Şükr-ü Mutlak’a hem Şevk-i Mutlak’a bakar.  “Ma’bud-i bilhak olan Ellah demek olup ibadete layık olan Zat-ı Vacibu’l-Vücud’u ifade eder.” اَلرَّحْمٰن Fakr-ı Mutlak’a bakar. “Dünyada bütün mevcudatın rızkını veren, bütün dünyayı insana musahhar eden, yani rızık haline getirendir. Ahirette müminlere Cennet’i veren, Cemalullah ile onları teşrif edip rızıklandırandır.” الرَّحٖيم Acz-i Mutlak’a bakar. “Dünyevî belaları defeden, bela ve musibetlerden kurtaran, ahirette müminleri Cehennem’den halas edendir.” Bütün semavî kitablar, Kur’ân’da; bütün Kur'ân, Fatiha’da; bütün Fatiha, Besmele-i Şerife’dedir. 23:00 Risale-i Nur, saray dinini anlatıyor, çadır dinini anlatmıyor. Risale-i Nur’un hakiki şakirdi, bütün dünyanın sultanı da olsa şahsi olarak bir lokma bir hırkayla yaşar. Dünyaya tenezzül etmez. Risale-i Nur’un hakiki şakirdi, şahsı itibariyle böyle yaşar, ümmete bunu tavsiye edemez. Ümmete sonsuz zenginlik kapısını açar. Ümmeti, sahil-i selamete çıkarır. Şahsı itibariyle bir lokma, bir hırkayla yaşaması ayrıdır, ümmete açtığı yol ayrıdır. Ehl-i tasavvuf, Nakşi tarikatı hakkında, “Cadde-i Kübra” ifadesini kullanmaktalar. Ehl-i tasavvufun kullandığı ifade, “Tarikatın cadde-i kübrası” demektir. Nakşi tarikatı, tasavvufun cadde-i kübrasıdır. Risale-i Nur, tasavvufun cadde-i kübrası cinsinden değildir. Risale-i Nur’un tasavvufla hiç alakası yoktur. Risale-i Nur, doğrudan doğruya sırr-ı i’caz-ı Kur’an’dır. Risale-i Nur, nazarımızı kaldırıyor, doğrudan doğruya Kur’an’ın nüzul zamanına götürüyor. Risale-i Nur, okuyucularını doğrudan doğruya Kur’an’a bağlıyor. Hz. Ali (ra)’ın vefatından evvelki zamana götürüyor.

20240824 6. Söz – Muş 01:32 Can ve malla yapılan maddi ve manevi cihad, ala rağmi’l-a’da hem Tevrât’ta hem İncîl’de hem Kur’ân’da vardır. Demek Tevrât, kılıç dinidir, saray dinidir. İncîl, kılıç dinidir, saray dinidir. Kur’ân, kılıç dinidir, saray dinidir. Hıristiyan ruhbanlarının dünyadan tecerrüd edip bir köşeye çekilmeleri tahrifat neticesinde ortaya çıkmıştır. Resûl-i Ekrem (asm), Ellâh yolunda bizzat cihâd etmiş, ruhbâniyyetin, Dîn-i Mübîn-i İslam’da olmadığını, fiilleriyle isbât etmişlerdir. İsevîlerin ruhbaniyeti de cihaddır; ama onlar tahrif neticesinde bu yolu intihab etmişlerdir. 15:39 Şah-ı Nakşibendî Hazretleri’nin “Terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i hesti, terk-i terk” ifadesinden muradı, dünyayı terk etmek değildir. Tabir-i hakiki, Risâle-i Nûr’un mesleği olan, acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak ve şükr-ü mutlaktır. Bizdeki acz, mutlaktır, kayıtsız ve şartsızdır, içinde hiçbir kudret yoktur. Acz, bizimdir; kudret, Ellâh’ındır. Bizdeki fakr, mutlaktır, kayıtsız ve şartsızdır, içinde hiçbir gına yoktur. Fakr, bizimdir; gına, Ellâh’ındır. Cennet’i vermekle bizleri zengin eden, O’dur. Şükr-ü mutlak, her halde şükretmekle mükellef olduğumuzu ifade eder. Şevk-i mutlak, beka ve lika-yı İlahiye iştiyak duymaktır. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ Şükr-ü mutlakı ifade eder. اِيَّاكَ نَعْبُدُ Fakr-ı mutlakı ifade eder. اِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ Acz-i mutlakı ifade eder. اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَۙ Şevk-i mutlakı ifade eder. Kimin haddi var ki ayetten çıkarılan bu düsturları bozsun! Kur’an, bu esaslar üzerine temel atmış. Bu tasavvuf değil, hakikattir. Eyne’s-sera mine’s-süreyya? Risale-i Nur, Kur’an’ı işte böyle tefsir eder. 21:54 Kur’ân’da geçen kasas-ı enbiyâ ve sair darb-ı meseller, birer hikâye değildir; küllî kanunların ucudur. Bu itibarla, “Kur’an’daki Hz. Musa kıssasından murad, sadece şahs-ı Musa (as)’dır” diyen kişi kâfir olur. “Kur’an’daki Hz. İsa kıssasından murad, sadece şahs-ı İsa (as)’dır” diyen kişi kâfir olur. “Kur’an’daki Hz. Nuh kıssasından murad, sadece şahs-ı Nuh (as)’dır” diyen kişi kâfir olur. Kur’an, temsil getirmek suretiyle külli düsturların ucunu gösteriyor. Kur’an, misal getirmek suretiyle insanları hakikate kavuşturuyor. Risale-i Nur’un mesleği, temsilat-ı Kur’aniye ile hakikati canlandırmaktır. Risale-i Nur, temsilat vasıtasıyla çok hakikatleri vuzuha kavuşturuyor. Ayetlerde lafzın umumiyetine bakılır, sebebin hususiyetine bakılmaz. 40:20 Nefsini terbiye için bir lokma, bir hırkayla idare edebilirsin; ama bir hırka, bir lokmayı umumileştiremezsin, evladına, ailene, aşiretine ve sair Müslümanlara teşmil edemezsin. Kendin yeme, halka yedir, Kur'ân yolunda sarf et. Bir lokma, bir hırka senin şahsi olarak nefsini terbiye etmen içindir, ümmet için değildir. Dünya kadar malın olsa da iktisada riayet edecek, şahsın itibariyle bir lokma, bir hırkayla iktifa edeceksin. Senin tasarrufunda bulunan diğer mal, senin değildir. O malı, Kur'ân’ın hâkimiyeti için sarf eyle. İslamiyet’in saray dini olması için uğraş. “Dünyayı terk et, bir köşeye çekil, açlık elemini çek” demiyor. “Dünya kadar mala sahib olsan da iktisada riayet et” diyor. Yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve dîn tamamen Ellah’ın oluncaya kadar kâfirlerle savaşılması Kur'ân’da emredilmektedir.