Risale-i Nur Dersleri (Edessa)
Ir al canal en Telegram
Mostrar más
4 665
Suscriptores
+124 horas
+77 días
+1030 días
Archivo de publicaciones
20241015 8. Söz – Muş
00:00 Din-i İslam, Ellah’ın indirdiği vahiydir, vahyin asıllarıdır. Bütün kütüb ve suhufların asılları ise, Kur’an’la birleşiktir. Kur’an, semavi kitab ve suhufların hülasasıdır. Maalesef beşer haddini aşmış, semavi kütüb ve suhufları tahrif etmiş. Beşer, hiçbir şekilde Kur’an’ı tahrif edememiştir. İ’caz-ı Kur’an, hiçbir beşerin oraya el atmasına izin vermemiş, i’caz-ı Kur’an, onu muhafaza etmiş.
Altıncı, Yedinci ve Sekizinci Sözlerde yer alan temsiller, İncil’den alınmıştır. Hususan bu Sekizinci Söz, bizzat İncil’den alınmış ayetlerdir.
04:05 Şu anda perişan bir haldeyim, hastayım. Hayatımda hiçbir zaman bu derece şiddetli haksızlığa maruz kalmadım, bu derece a’sab bozukluğuna uğramadım. Bu hal, vücuduma sirayet ediyor, dişlerim şiddetle birbirini vuruyor.
Dahilde ve hariçte aleyhimizde şiddetli hücumlar bulunmakta.
Aleyhimizdeki şiddetli hücumlar, şiddetli soğuğun demire vurmasıyla, demirin içinde incimad eden suyun, demiri parçalamasına benziyor. Kış mevsimindeki şiddetli soğuğun demiri vurmasıyla demirin içindeki su donar. Demirin içerisindeki o su, lisân-ı hâliyle demire; “Bana ‘Don!’ emri geldiği için, bana geniş yer lâzımdır. Sen de ‘Genişlen!’” der. Demir, genişlenir; yumuşak su da sert olan o demiri parça parça eder.
Hayatımda rastlamadığım bu şiddetli hücumlara nasıl dayandığımı ben de anlamıyorum. Cenab-ı Hak, mahza lütfuyla ruhumuza sebat vermiş. Kur’an, bize bir tahammül ihsan etmiş.
Üstad (ra), en az üç bin ayetten iktibas ederek şarkta yani Asya Kıtasında bir nurun zuhur edeceğini ve o nurun şarkı şârık, garbı gârib edeceğini söylüyor.
09:26 Kâinat, bir eserdir. Her bir eser üzerinde sanat ve nimet fiilleri görülmektedir. Efa’l-i İlahiyeyi tecellîye sevkeden, esmâ-i İlâhiyedir. Esmâ-i İlâhiyeyi tecellîye sevkeden, sıfât-ı İlâhiyedir. Sıfât-ı İlâhiyeyi tecellîye sevkeden ise, Zât-ı İlâhiyedir.
22:11 Cenab-ı Hak, Cennet’te Âdem (as)’ı, malum ağacın meyvesini yemekten menetti. Şeytan ise, O’nu iğva ederek o ağacın meyvesini yemeye sevketti. Hatta yemin ederek, “Şayet bu meyveden yersen, Cennet’te melekler gibi ebedi kalacaksın.” dedi. Âdem (as) da Şeytan’ın bu iğvasına kapılarak o yasak ağaçtan yedi ve bu, Cennet’ten ihracına sebeb oldu.
Bütün tefsirler, Âdem (as)’ın yediği ağacın buğday olduğunu ifade ediyor. Bu manayı kabul edip, müfessirlere sonsuz hürmet etmekle beraber asıl mesele farklıdır. Üstad (ra)’ın tesbitiyle şecereden murad, dünyadır. Cenab-ı Hak, başta buğday olmak üzere dünyanın bütün taamlarını Cennet’te bir ağaç suretinde temessül ettirmiş; her nevi meyveyi o ağacın dallarına takmış; adeta dünyanın bütün fani süslerini o ağaca takıp Âdem (as)’a göstermiş, dünya denilen bu ağacın meyvelerine el uzatmamasını ve ondan yememesini emretmiş. Başta buğday olmak üzere dünyanın bütün fani taamları cazibeli, çekici bir ağaç şeklinde tecessüm edince Âdem (as) için bir tecrübe ve imtihan vesilesi olmuş, Âdem (as) o cazibeden kendisini kurtaramamıştı. Dünya nimetleri fanidir, bekaya mazhar nimetler, Cennet’tedir.
35:50 Bu kâinatta ekser mahlukat umur-u nisbiyye cinsindendir. Güzellikleri tam görülmüyor. Hakiki güzellik, ancak Cennet’te olur. Kainattaki güzellikler tebeidir, belki kötülükler daha fazladır. Kötü ve pis şeyler, güzellikler görülsün diye yaratılmış ibretlerdir, asıl maksat değildir. Zındıklar, kainattaki hüsnü görmez, hem ef’al-i beşeriyede hem tabiatta sadece kötülükleri görür, Ellah’a itiraz eder, dalalete saplanır, gider. Müminler ise, onların manasını anlamakla ibret alır. Kainattaki hüsn-i bi’l-gayr’daki hüsniyete nazar eder.
Demek ef’al-i insaniyede ve tabiatta yani hem dahil-i insanda hem alemde güzellikler ve çirkinlikler vardır. Mümin, alemdeki ve ef’al-i insaniyedeki çirkinlikleri umur-u nisbiye kabul eder, ibret alır, güzelliklere bakar, hakikati görmeye sebeb eder. Zındıklar ise, devamlı bir surette kötü şeylere bakmakla kâinatın tabiatına batar, dalalete gider.
https://youtu.be/sLdWlREqDhc?si=EmidtvOVMJWWEZv3
Heybil Yayınlarının çıkarmış olduğu eserleri, resmi YouTube hesabımızdan sesli dinleyebilirsiniz.
20241001 7. Söz 2. Ders – Muş
00:00 Muhsin, Ellâhı görür gibi ibadet edendir. Muhsinler, aynı zamanda takva sahibi olanlardır.
Biz, ictihadı inkâr etmiyoruz. Mezheblerin inhisarını reddediyoruz. Dinin esası, kitab, sünnet, icma ve kıyasdır. Kıyas, ictihad demektir. İcma ve kıyası inkâr etmiyoruz. Dört mezheb, iştihar etmiş hak mezheblerdendir. Fakat rükn-ü iman gibi iman etmeye mecburiyet yoktur. Çünkü mezheblere hudud tayin edilemez.
27:21 Bazıları ehl-i imanın neden Cehennem’e gitmediğini sual ediyorlar.
Ehl-i imanın Cehennem’e gitmemesi iki manadadır. Biri; Kemal manadadır, yani Cehennem’de ebedi kalmayacağı anlamındadır. Diğeri; Ekser ümmet-i Muhammed’in cezasının elli bin senelik haşir meydanında biteceği, Cehennem’e az bir kısmının gireceği manasındadır.
Ehl-i iman, sinn-i teklife girdikten sonra dünyada çektiği her bela ve musibet, günahlarına kefaret olur. Şayet dünyada çektiği bela, musibet ve hastalıklar sebebiyle günahlarından temizlenmezse; bazılarının cezası sekeratta, bazılarının kabirde, bazılarının haşirde, bazılarının sıratta, bazılarının Cehennem’de biter.
35:49 İmam Ali (ra)’ın vefatından bugüne kadar ümmetin helakine sebeb olan dört nokta şunlardır;
Birincisi; Haramı yemek,
İkincisi; Haramı içmek,
Üçüncüsü; Haramı dinlemek,
Dördüncüsü; Harama nazar etmek.
40:04 Aldanmayan beşer, yoktur. Hz. Adem, Hz. Muhammed-i Arabî (asm) aldandığı gibi, Bediuzzaman da aldanmıştır. Peygamber, ulu’l-azm mine’r-rusuldur. Peygamberler, dava-yı nübüvvette azm sahibidirler. Dava-yı nübüvvete kizb girmesi mümkün değildir. Dava-yı nübüvvette kesin taviz vermezler. Ama beşer oldukları itibarla günah işlememeleri mümkün değildir. Peygamberler bilerek günah işlemezler. Beşeriyet muktezası gereği, hatadan hali değillerdir. Hatadan hali olsalar, haşa Ellah olmaları lazım. Biz, burada sahabe inancını muhafaza ediyoruz.
20240928 7. Söz - Muş
00:41 Erkân-ı îmâniyenin kutb-u a’zâmı, îmân-ı billah olmakla beraber, kutb-u îmânî ikidir. Biri: Ellah’a îmân. Diğeri: Ahirete îmândır. Ellah’a ve ahirete iman isbat edilirse, diğer erkân-ı imaniye sarahaten çıkar. Yedinci Söz, iki kutb-u îmânîyi, yani Ellah’a ve ahirete imanı izah etmektedir. Ellah’a ve ahirete iman, bu kainatın tılsımını açan anahtarlardır.
08:28 Gece-gündüzün tebeddülü, kış-yazın inkılabı durmadan devam ediyor. Peki, bu akım nereden geldi? Nereye gidiyor? Niçin durmuyor? Haydi, cevap ver. Küçüktün, âkıl bâliğ oldun, evlendin, ihtiyar oldun. Seni halden hale girdiren kimdir? Cevap ver. Bu tılsımı açabilirseniz konuşun. Yoksa konuşmaya hakkınız yoktur. Bütün beşer, susmaya mecburdur.
16:05 İnsan, üç vecihle câmi’ ve küllî bir mahiyette yaratılmıştır.
Birincisi: İnsan, maddeten bu kâinatın küçük bir fihristesi ve hulâsası hükmündedir. Alemde ne varsa insanda dercedilmiştir.
İkincisi: İnsan, bin bir ism-i İlahînin tecelligahıdır, manen bin bir ism-i İlahînin en mükemmel ayinesi ve nokta-i merkeziyyesidir. Cenâb-ı Hak, bin bir ismiyle insan üzerinde tecelli eder. Ellâh, bin bir ismini numune, zıddiyet ve sanat itibariyle insanda toplamıştır. Şu an vücudum açılsa birdenbire Ellah’ın bin bir isminin cemali ortaya çıkar.
Üçüncüsü: Alem-i imkân denilen kâinatı ve âlem-i vücûb denilen esmâ ve sıfat-ı İlâhiyyeyi anlayacak, tartacak anahtarlar külçesi insanın enâniyyetine takılmıştır. İnsan, îmân vasıtasıyla âlem-i imkân denilen kâinatı ve âlem-i vücûb denilen esmâ ve sıfat-ı İlâhiyyeyi keşfedebilir.
Ellah, insanı, yeryüzüne halife yapmış yani üç ehemmiyetli vazifeyle mükellef kılmış.
Birincisi: İnsan, Kur’an vasıtasıyla dellal-ı saltanat-ı ulûhiyet ve rububiyettir.
İkincisi: İnsan, bir ubudiyet-i külliyeye müheyyadır. İnsan, اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعٖين demekle bütün kâinatın ibadetini kendi ibadeti içine alarak dergâh-ı İlahiye arz eder.
Üçüncüsü: İnsan, şu kâinatın müfettişidir.
İşte halifelik budur. Halifelik, araba ve sair aletleri yapmak, ekip-biçmek değildir.
31:45 Risale-i Nur, Kur’an’ın tefsiridir. Kur’an’ın hakikatini canlandırmış. Risale-i Nur, tasavvuf değil, hakikattir. Beşeri, doğrudan doğruya Kur’an’ın sırr-ı i’cazına kavuşturmuş. Kal u kili kaldırmış, tasavvufun bütün hakikatlerini acz-i mutlak ve fakr-ı mutlak cümleleriyle izah etmiş.
Beş farz namazını cemaatle, tadil-i erkâna riayet ederek kılsan, kebairden ictinab etsen yeterlidir. Bir milyon adab, namazın içinde düşünerek okuduğun bir besmelenin yerini tutmaz. Farzlar terk edilmiş, adabla uğraşılıyor. Elbiseni yıkaman, temizliğine dikkat etmen takva değildir. Takva, elbiseni yukarı çekmen değildir. Takva, beş farz namazı kılmak, yedi kebairi terk etmektir. Beş farz namazını kıl, yedi kebairi terk et, Cennet-i a’laya git. Beş farz namazı kılan, yedi kebairi terk eden, muttakidir, takva sahibidir, Cennet’e gider.
