en
Feedback
Risale-i Nur Dersleri (Edessa)

Risale-i Nur Dersleri (Edessa)

Open in Telegram
4 665
Subscribers
+124 hours
+77 days
+1030 days
Posts Archive
20241219 4. Şua Birinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye 3. Ders – İstanbul 10:40 Bütün bu alem, Vacibu’l-Vücud olan Ellah’ın vücuduyla kaimdir, O’nun Mevcud isminin tecellisiyle vücuda gelmiştir. Bir köle, seyyidine olan sadakatinden dolayı “Seyyidimin bütün malı, benimdir” diyebildiği gibi, kendini Vacibu’l-Vücud’un ayinesi gören, o Bâki-i Sermedî'ye intisab eden kişi de sadakatinden dolayı “Bu alemin hepsi bir nev’ benim malımdır, mülkümdür” diyebilir. İnsan, her ne kadar varlığa ve bekaya âşık olsa da kendi vücudu fanidir, ölüp gider. Sual: Bu vücudu ibka etmenin çaresi nedir? Elcevab: Baki bir vücudu bulmak, ona intisab etmektir. Ellah, Vacibu’l-Vücud’dur, bakidir. Baki’nin ayinesi, baki olacağı için bizler, O’nun bekasıyla beka bulmuş, O’nun sübutuyla sübuta ermişiz. Mülk, umumen O Baki Zat’ındır. Her ne kadar vücud-u zahirimiz fani olsa da, O Baki Zat’a olan ayinedarlığımız sebebiyle baki bir vücudu elde ederiz.   Nehir üzerinde mütemadiyen gelip-giden kabarcıklar, vücudlarıyla Güneş’in vücudunu gösterdikleri gibi vefatlarıyla da Güneş’in bekasını gösterirler. Ayine mesabesindeki o kabarcıklar her ne kadar fani olsa da, gökteki Güneş bakidir. Bakinin ayinesi, baki olduğundan dolayı o Vücud-u Baki, hepsini bir nev’ ibka etmiştir. Sadık bir köle, “Seyidimin malı, bir nev’ malımdır” diyebildiği gibi, Bâki-i Sermedî'ye intisabımızdan dolayı “Bu alemin hepsi bir nev’ benim malımdır, mülkümdür” diyebiliriz. Her ne kadar vücud, bizim değilse de ef’al, esma ve sıfattan geçip, hepsini Ellah’a vermiş olduğumuzdan dolayı, fani vücudumuz gitse bile, ayinedarlık cihetiyle baki bir vücudu kazanmış oluruz, اِيَّاكَ نَعْبُدُ demeye liyakat gösteririz. 14:56 Kendi vücudunun, Vacibu’l-Vücud’un ayinesi olduğunu gördükten sonra, bütün ehl-i kemalattaki kemalin de o Vacibu’l-Vücud’dan geldiğini ve o Vacibu’l-Vücud’a bağlı olduğunu itikad eder, huzur bulur, اِيَّاكَ نَعْبُدُ der. Kendindeki kemalatı Ellah’a verdiği gibi, bütün ehl-i kemalatın kemalini de O’na verir, dolayısıyla kendindeki ve ehl-i kemalattaki fani kemallerin gitmesiyle müteessir olmaz. Çünkü bütün kemallerin menbaı olan Bâki-i Sermedî'nin Vücud’unu bulmuş, hem kendindeki hem ehl-i kemalattaki bütün kemalleri o Vücud’a vermiştir. Kur’an, اِيَّاكَ نَعْبُدُ demekle bu hakikati gösteriyor. Mümin, اِيَّاكَ نَسْتَعٖين  demekle ferdiyeti terk eder, nimet-i vücudu, nimet-i imanı, nimet-i bekayı yalnız kendi şahsına hasretmez, bütün ehl-i imana teşmil eder. Hatta kafire de teşmil eder; fakat kafir, onu kaybeder. Zındıklarda şuur-u iman olmadığı, bütün kemalatı Ellah’a vermedikleri için onların dünyaları, faniyatla malamal doludur. 22:14 Mümin, اِيَّاكَ نَعْبُدُ “Yalnız Sana ibâdet ederiz” hitabını söylüyor. “Ben ibadet ediyorum” demiyor. “Biz ibadet ederiz” diyor, sair mümin kardeşlerindeki vücudu, kendi vücudu gibi görüyor. Onlardaki vücudun gitmesini, kendi vücudunun gitmesi gibi kabul ediyor. Kendi vücudunu, ayinedarlık itibariyle Ellah’ın vücuduna dayandırdığı gibi, bütün mevcudatın vücudlarını da ayinedarlık itibariyle Ellah’ın vücuduna dayandırıyor. وَاِيَّاكَ نَسْتَعٖين “Yalnız Senden meded bekleriz” diyerek, kendi namına istiane ettiği gibi, bütün her birinin namına da istiane etmekle cüz’iyetten külliyete çıkıyor. Mümin, اِيَّاكَ نَعْبُد  demekle hem kendi vücudunu hem sair kardeşlerinin vücudunu Vacibu’l-Vücud’a vermekle tatmin olur. Zevalden gelen müteessiriyete karşı وَاِيَّاكَ نَسْتَعٖين der, tedavi olur. Kur’an’ın, bu derslerin ve sair ilimlerin verdiği hakikatlerin cümlesi Fatiha’nın içerisinde vardır.

20241217 4. Şua Birinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye 2. Ders – İstanbul 04:42 İnsanda baki kalma arzusu vardır. İnsan, fenaya mahkûm olduğundan, insanın fıtratına dercedilen aşk-ı beka, bu fani vücud için verilmiş olamaz. Fıtrat-ı insana konulan bu ciddi aşk-ı beka, ancak bir vücud-u hakikiye, sabit bir vücuda karşı olmalıdır. Sabit vücud ise, Zat-ı İlahi’nin Vücududur, Vacibu’l-Vücud’dur yani Mevcud’dur. Cenab-ı Hak, Vacibu’l-Vücud, biz ise mümkinu’l-vücûduz. İnsan, Ellah’ın Mevcud isminin ayinesi olduğundan Mevcud’a fıtraten aşıktır. Bu aşk, esma ve sıfata da olmaz. İlla gidip Vacibu’l-Vücud’ın vücuduna dayanmalıdır. Müsemma olmadıktan sonra isimle bir yere varamazsın. Zât-ı Vâcibu’l-Vücud'u bulmak zorundasın. Mevcud-u Hakiki olmazsa Gafur, Kerîm, Alîm, Hakîm, Vedud ve sair isimler anlaşılmaz. Mesela Baki ismini anlayabilmen için sabit bir vücudu yani Mevcud’u bulman, Vâcibu’l-Vücud'un Zat’ına ulaşman lazım. Bazı ehl-i tasavvuf, “La mevcude illa Hu” deyip hem kendi vücudunu hem kâinatın vücudunu inkâr etmekle davayı kaybetmişler. “La mevcude illa Hu” deyip kâinatı inkâr eden adam, hem kâinatı, hem kendisini yok kabul ettiği zaman teklif kalkmış olur, namaz, oruç, hac, zekat kalmaz. Masivanın inkârı, Ellah’ın dininin inkârını netice verir. 18:06 İki çeşit terakki vardır. Biri; Lütf-i İlahiyle doğrudan merkeze gidip, dönmektir. Ellah’a muhabbet etmek, daha sonra ef’al, esma ve sıfat-ı İlahiyeye ayine olmaları hasebiyle masivayı sevmektir. Bu, en tehlikesiz yoldur. Diğeri; Önce masivayı sevip daha sonra mecazi mahbublardan Mahbub-u Hakikiye muhabbetini sarfetmeye çalışmaktır. Bu ise tehlikelidir. Risale-i Nur mesleği, eserden fiile, fiilden esmaya, esmadan sıfata, sıfattan Zat’a intikal etmektir. Risale-i Nur mesleği, talibini alır, eserden fiile, fiilden esmaya, esmadan sıfata, sıfattan Zat’a intikal ettirmeden durmaz. Bir sohbette, bir tek mecliste bu dört mertebeyi bitirir. Bu hassa-i nuriyedir. Sahabeden sonra kimse bu yolda gidememiş. Kâinat, bir eserdir. Her bir eser üzerinde sanat ve nimet fiilleri görülmektedir. Risale-i Nur, sanattan Sani’e, nimetten Mün’ime götürdükten sonra sıfata ve Zat’a ulaştırır. Risale-i Nur’un bütün dersleri bu minval üzeredir. Kâinatı böyle mütalaa eder. Fenni, sanatı, fıkhı, şeriatı, ahkamı hep bu şekilde ele alır. Mesela abdesti düşünelim. Abdestte tuhur, temizlik fiili görülmektedir. Tuhur fiili bizi Kuddus ismine götürür. Kuddus ismi, yedi sıfata oradan Zat-ı Akdes’e ulaştırır. İşte bu dersimizde bütün hakaiki ilmen, fikren size isbat ettim. Kuvve-i kalbiyesi olanlar bütün bu meratibi kesebilir. 31:08 Cenab-ı Hak, vücud-u zahirisi olmayan mevcûdâtı, adem-i nisbiden var ediyor, yani ilim dairesinden kudret dairesine geçiriyor. Gerçek manada yoktan var etmek yani adem-i mahz denilen mutlak yokluktan yaratmak yoktur. Çünkü Ellah, Vacibu’l-Vücud’dur. Kudret-i Ezeliyenin o ilmî mevcudata tecellîsi ile eşyâ gözle görülür bir vücûd-u hâricî sâhibi olmuştur. Bütün sıfât-ı selbiyenin mercii, Kayyum ismidir. Bütün sıfât-ı subûtiyenin mercii, Hayy ismidir. Kayyum ne demektir? Vacibu’l-Vücud, maddeden mücerred, mekândan münezzeh, Vahid-i Ehad demektir. Kainattaki bütün esmaya sahib olması, Vahid’i; Zat’ının birliği, Ehad’i ifade eder. Kayyumiyeti anlayabilmek için Ellah’ın Zat’ını bilmek lazım. Ellah, la zamanidir, la mekanidir, la keyfidir. Kur’an, sıfat-ı selbiyeyi Kayyum’da işlemiş. Sıfat-ı subutiyeyi, Hayy’da işlemiş. Sahabe, Hayy ve Kayyum isimlerinde bütün bu manaları fıtri olarak anlardı. Ellah, kendisini nasıl tarif etmişse öyledir. Ellah, kendisini Kur’an’da Hayy ve Kayyum olarak tarif etmiş. Ellah, alem-i Zat olup Vacibu’l-Vücud demektir. Var olan Vücud’un ismi, Ellah’dır.

20241216 4. Şua Birinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye – İstanbul 00:50 Resul-i Ekrem (asm), Kur’an’ın ilk müfessiridir. Kur’an’ı nasıl anlamamız gerektiğini bizlere ders vermiştir. İmam Ali (ra)’ın vefatına kadar Müslümanlar Resul-i Ekrem (asm)’ın verdiği ders üzerine Kur’an’ı anlamışlar. İmam Ali (ra)’ın vefatından sonra safiyet kaybolmuş; efkâr, Kur’an’ın manasını hakkıyla anlamaktan uzaklaşmış. İbn-i Teymiye kavuşmasaydı, dinin çoğu hükmünü kaldıracaklardı. Sufiler içine girmiş bir muzır taife, çok acib tahrikatla İbn-i Teymiye’ye hakaret ettiler. O muzır taife her yere el atmış, bozuyor. Üzüntümüz ve sıkıntımız, nazarların Kur’an’a dönmemesi, Kur’an’ın ortada olmamasıdır. Müctehidlere cebr uygulanmış, Kur’an’dan uzaklaştırılmışlar. Üzerlerindeki baskının şiddetinden dolayı durumun vehametini anlayamamışlar. Halbuki her şey Kur’an’da var. Resul-i Ekrem (asm) Kur’an’ı tefsir etmiş, açıklamıştır. Kur’an’ın emir ve nehiylerine riayet edilse, iş düzelir. İmam Ali (ra)’ın vefatına kadar kalellah vardı, kale-resul, izah idi. İmam Ali (ra)’ın vefatından sonra kalellah gitti, Kur’an terk edildi, kâl’e-kîl’eye dönüldü. Halbuki Kur’an, kafidir. Yaş ve kuru her şey Kur’an’da vardır. Ehliyetli kişiler, Kur’an’da, Hadis’i de görür. Din ortadan gitmiş. Salihlerin, evliyaların, mürşidlerin, şeyhlerin hikayelerini, kerametlerini anlatmak din telakki edilmiş. Benî İsrail, akşama kadar hikayeler anlatırdı. Kur’an, bütün bunları kaldırdı. Hikayetu’s-salihin istersen, Kur’an yeter. Kur’an’da geçen peygamberlerin hayatı, sana kâfi ve vafidir. Kur’an’a yapışan bir ferd, hem Âdem (as) ile hem Musa (as) ile hem İsa (as) ile hem bütün peygamberlerle irtibat kurar. 15:40 Mevcud, Ellah’dır. O’nun dışında her şey hayaldir, vücud-u hakikileri yoktur. Vücud-u insan, fanidir. İnsanda hakiki manada ne vücud var ne kemal var. Mevcud-u Hakiki yalnız Ellah’dır. Ellah’ın Vücud-u Baki’si, senin ayinende hükmeder. Sen, o baki ve sabit vücudun ayinesi olduğun için Mevcud-u Hakiki’ye karşı aşk ve şevk duyarsın. İşte sendeki aşk-ı bekanın mahiyeti budur. Demek insanın müstakil bir vücudu yoktur. İnsan, Ellah’ın Mevcud ismine ayine olduğundan dolayı bekayı bulmuştur. İnsan, Ellah’ın Mevcud ismine ayine olduğundan dolayı O vücud-u daimiye karşı bir aşk-ı beka hissetmektedir. Yoksa o aşk, insanın fani vücuduna değildir. Çünkü insan, fanidir; baki, sadece O’dur. İnsanın müstakil bir vücudu olmadığından, Ellah’ın Mevcud isminin ayinesi olduğundan dolayı, o vücuda karşı devamlı bir surette aşk hisseder, kendini o aşktan kurtulamaz. Maalesef ekser insanlar yolunu şaşırmış, ayineye yapışmış, ayinedeki tecelliyi görmüyor. Mevcud olan Ellah, bin bir isim sahibidir. Ellah, bin bir ismiyle insanda hükmeder. O tecelliyat sebebiyle Mevcud’a karşı ister istemez bir aşk hasıl olur, hiçbir insan ölümü istemez, herkes bekayı arzular. İnsan, gayr-ı ihtiyari bir şekilde “Ya Baki” der. Baki, aslında Mevcud demektir. 43:46 Baki olan Zât-ı Vâcibu’l-Vücud'a dayandığın taktirde ölmezsin. Çünkü madem O bakidir, O’nun ayinesi de bakidir. İnsan, Mevcud-u Hakiki’nin ayinesidir. İnsan ne yaparsa yapsın fıtratında derc edilen muhabbet-i vücuttan ve beka arzusundan kurtulamaz. Öyleyse gayr-ı ihtiyari bir şekilde yapıştığın o ayineyi bırak, Vâcibu’l-Vücud'u bulmakla rahat et. O Mevcud’a âşık ol, diğerlerini bırak. O’nun emir ve isteklerine tabi ol ki Vücud-u Hakiki’yi bulasın. Bin bir isim, O’nundur. Ademiyat olan zalumiyet ve cehuliyet senindir. Sen, acelecisin; Ellah, Sabur’dur. Ellah, Sabur ismiyle insandaki ademiyat üzerine tecelli eder, kulundan sabretmesini ister. Demek musibet zamanında feryad etmeyeceksin, اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّـا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ diyeceksin.

20241214 4. Şua Âyet-i Hasbiye – İstanbul 03:45 Günahları bi’l-kuvve taleb eden, nefs-i insâniyedir. O şerri bi’l-fiil tercîh eden, irâde-i insâniyedir. Netîcede o fiili yaratan ise, kudret-i İlâhiye’dir. Hayırda; muktazî ve halk, Ellah’tandır. Cüz’î irâde, yani tercîh etmek ise, insandandır. Şerler, insana âiddir ve insan, irtikâb ettiği şerden mes’ûldür. Hayırlar ise, Cenâb-ı Hakk’a âid olduğundan insanın, hasenâtıyla iftihâra hakkı yoktur. Demek “Mehâsinin hep mevhûbedir; seyyiâtın meksûbedir.” Hayırlarda “muktazî” ve “halk”, Ellah’a âiddir. İnsana âid olan ise, cüz’î irâdesiyle o hayrı bilfiil tercîh etmek; yani rahmet-i İlâhiye’nin istediği o hayrı, reddetmeyip kabullenmektir. Ellah, insanın bu zaif kesbinden dolayı kendisine mükafat veriyor. 26:50 İnsanda iki şey hakimdir: Biri; İnsan, sonsuz bir acz içindedir, düşmanları la yuad ve la yuhsadır. Diğeri; İnsan, sonsuz fakr içindedir, ihtiyaçları nihayetsizdir. İnsan, hadsiz bir acz ve nihayetsiz bir fakr içinde olmakla beraber üç şeyi ister: Birincisi; Kuvvetli bir aşk-ı bekadır. İkincisi; Şedid bir muhabbet-i vücuddur. Üçüncüsü; Büyük bir iştiyak-ı hayattır. İnsan, acz-i mutlak ve fakr-ı mutlak içinde olmakla beraber, vicdanı, sonsuz bir saadet ister. Halbuki bu dünyada belaların def’ini, ihtiyaçların celbini temin edecek gücü, malı, serveti yoktur. 42:34 Meslek-i Nur, dörttür. Ellah’ı vekil tuttuğun zaman, nur olan fiil gelir. Fiilin arkasından isim gelir. İsmin arkasından sıfat gelir. Sıfatın arkasından Zat gelir, bir meded gelir. Ellah’ın bir ismi, Baki’dir. Ellah’ın bekası, Baki’yi ister. Baki’nin ayinesi yok olmaz. Madem Ellah var. Öyleyse yokluk, yoktur. Ellah’ın ef’al’i, esması, sıfatı ve Zat’ı bakidir. Bu nurların hangisine yapışsan, seni, diğerine ulaştırır. Nur mesleği işte budur. اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ “Ellâh, göklerin ve yerin nûrudur.” Ayetinde yer alan نُورٌ عَلٰى نُور cümlesi, dört nuru ifade ediyor: Birincisi: Zât-ı İlâhînin nûrudur. İkincisi: Sıfât-ı İlâhiyenin nûrudur. Üçüncüsü: Esmâ-i İlâhiyenin nûrudur. Dördüncüsü: Ef’âl-i İlâhiyenin nûrudur. Mezkûr ayeti anladığınız taktirde Kur’an’ın mesleğini, Risale-i Nur’un mesleğini rahat anlarsınız. İmam Rabbani ve Üstad (ra) hariç ulema-yı İslam mezkûr ayeti gereği gibi anlayamamışlar. Ef’al-i İlâhiyenin menbaı, esma-i İlahiyedir. Esma-i İlahiyenin menbaı, sıfat-ı İlâhiyedir. Sıfat-ı İlahiyenin menbaı ise; Zat-ı İlahiyedir. O halde mümkinü’l-vücud olan bütün bu mevcudatın vücûdunun menbaı, Zat-ı Vacibu’l-Vücud’dur. Mümkinü’l-vücûddan, ef’âl-i İlahiyeye, ef’âlden esmâya, esmâdan sıfâta, sıfâttan Zât’a gidilir.

20241201 19. Lem’a 7. Nükte 3. Ders – İstanbul Öyle bir gün gelecek ki, bu ümmetin önüne altınlar yığılacak, kimse tenezzül edip bakmayacak, ihtiyaç duymayacak. Dünyada had ve hesaba gelmeyen çok nimetler bulunmakta. Adil bir idareci gelse, o nimetleri ümmetin önüne serer. Dünya nimetleri naehillerin eline geçtiği için ihtiyaç sahiblerine verilmiyor, adil bir şekilde dağıtılmıyor, taksimatta zulmediliyor. Dünya, büyük bir inkılab geçiriyor. İslam’ı yaşamayanlar perişan olacaktır. اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا  وَاَخْرَجَتِ الْاَرْضُ اَثْقَالَهَا “(Küre-i arz, kendisine has sarsıntısıyla sallandığı, toprak ağırlıklarını) içindeki madenleri, hazineleri (dışarı çıkardığı zaman)” Mezkûr ayet hem kıyamet hengamındaki ahvali haber verir hem kıyametten evvel Küre-i Arz’ın içindeki madenlerin, hazinelerin ve sair bütün mahsulatın dışarı atılacağını, ümmet-i Muhammed’in istifadesine verileceğini bildiriyor. Resûl-i Ekrem (asm), yerin altındaki altın ve sair madenlerin bu ümmetin eline verileceğini ve bu halin bin yıl devam edeceğini bildiriyor. İnşaEllah ahiret kardeşlerimizin önlerine rızıkları konacak, oturup rızıklarını yiyecekler. Sadece ders yapmakla meşgul olacaklar, rızık için çalışmak zorunda kalmayacaklar. O gün, ders yapmaya daha çok ihtiyaç var. Kabre girene kadar Risale-i Nur derslerine ihtiyacımız var. Risale-i Nur, Kur’an’ın tefsiridir, mütefekkirane yavaş okumalıyız. Bunu başka şekle götürmeye çalışanlar zarar eder.

20241129 19. Lem’a 7. Nükte 2. Ders – İstanbul 02:31 Kur’an’da geçen hudud-u İlahiyeye, ceza hukukuna riayet edilmesi lazım. Maalesef yaklaşık bin dört yüz senedir hukuk-u İlahi tatbik edilmemiş, hep muallakta kalmış. Vaktaki ümmet-i Muhammed (asm) ukubat-ı şer’iyyeye riayet etmedi, ukubat-ı şer’iyyeyi kaldırdı her şey bitti. Devlet idarecileri Kur’an’ın farz olan hukukuna riayet etmiyor, abdestin adabına riayet ediyor. Adaba uygun abdest almaya çalışıyor. Bu hal, bir musibet-i ammedir. İmam-ı Ahmed b. Hanbel, İmam-ı Ebû Hanîfe, İmam-ı Şâfii, İmam-ı Mâlik hazretlerine hürmetimiz var. Fakat mezheb imamlarına baktığımız zaman, hadis mealleriyle ve mes’ele-i fıkhiyye ile uğraştıklarını, “Kalellah” demediklerini görürüz. Ben, tenkid için bunları söylemiyorum. Bin dört yüz yıllık yanlış anlamaları anlayabilmeniz için bunları anlatıyorum. Bu zatlar -haşa- bilerek böyle yapmamışlar, belki durumun vehametinin farkına varamamışlar. Güçlü bir elin işin içine girmesi sebebiyle güçleri sarmamış. Aldatıcı, mücbir, güçlü bir el sebebiyle “Kalellah” kaybedilmiş. Bu hal, altı sahih kitablar için de caridir. Altı sahih kitabda da “Kalellah” görülmüyor. O aldatıcı, mücbir, güçlü el Müslümanlar içinde öyle bir planla çalışmış ki “Kalellah”ın ortaya çıkmasına fırsat vermemiş. O gizli el, İmam-ı Ahmed b. Hanbel’in, İmam-ı Ebû Hanîfe’nin, İmam-ı Şâfii’nin, İmam-ı Mâlik’in yanına sızmış, onlar gibi müctehid görünmüş. İmam Buhari, İmam Müslim’in yanına sızmış onlar gibi muhaddis görünmüş. Halbuki bu imamların yanına sızanlar hakikatte gayr-ı müslimdir. O gizli el, Hz. Osman zamanında Müslümanlar içine sızdı. Ama o dönemde tasfiye edilmediler. İmam Ali (ra)’ın vefatından sonra Abdullah ibni Sebe’nin ordusu işin başına geçti. Hz. İsa’nın semaya ref’ edilmesinden sonra Pavlos’un eliyle İsevilik tahrif edildiği gibi, İmam Ali (ra)’ın vefatından sonra İslam’ı tahrif etmeye çalıştılar. Pavlos ile Abdullah ibni Sebe’nin yaptığı tahrifatı, Üstad (ra)’ın yanına güya hizmet adı altında devlet tarafından zorla yerleştirilen altı abi yapmıştır. Âlem-i İslam’a üç büyük felaket-i azime gelmiş. Birincisi: Pavlos meselesidir. İkincisi: Abdullah ibni Sebe’nin infilakıdır. Üçüncüsü: Abilik ve benzeri unvanlarla Risale-i Nur’a giren gizli bir teşkilattır. Emirdağ Lahikası’nda geçmekte olan “Amerika gibi din lehinde ciddî çalışan muazzam bir devleti kendine hakikî dost yapmak” ifadesi Üstad (ra)’a aid değildir. Risale-i Nur’a gayr-ı mübarek bir el girmiş, tahrifat yapmış. Üstad (ra), kitablarında Avrupa ve Amerika’yı tenkid ediyor, onlar methediyor. Resûl-i Ekrem (asm)’a terör diyen bir devlet, dindar olabilir mi? Bazı dertleri söylemeye mecbur kalıyorum. Çünkü dert bilinmeden ilaç kullanılmaz. 12:37 كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا  “Ey Âdemoğullar Yiyin, için, fakat israf etmeyin.” hükmüne riayet etmek zorundayız. Günde bir defa yemek, azimettir. Günde iki defa yemek, ruhsat-ı şer’iyyedir. Günde üç defa yemek, bid’adır. Yediğin zaman dokuz küçük lokmayı geçmeyeceksin. Dokuz lokmaya riayet etmeyen hırslı bir alim, ilmini dünyaya alet eder, ihlası kaybeder. Dünyevi sıhhatini ve uhrevi amelini düşünenler dokuz lokmaya riayet etsinler. Faraza bütün dünyanın sarayları ve tasarrufatı elinizde olsa bile bu emr-i İlahiye riayet edecek, dokuz lokmayı geçmeyeceksiniz. Dokuz lokmayı aştığınız takdirde nefsiniz kudurgan olur, zulme başlar. Nefsine taviz verenler rezil olur. Seyyidu’l-kevneyn olan ol Muhammed-i Arabî (asm) koca mezralara sahib olduğu, dünyanın tasarrufatı elinde bulunduğu halde aile efradına iki öğün dokuz lokma vermemiştir. Bir öğün dokuz lokma verse, diğer öğün az verirdi. Hz. Aişe (ra)’ın “İki vakit üst üste tok yemiyorduk” demesi, çok yemenin yasaklığına işaret etmektedir. Hadisi anlamayanlar, “Mal olmadığı için aç kalıyorlardı” zanneder. Hadisi ters anlayan şeyhler ve alimler, etba’larına hitaben “Siz de mal bulundurmayın” demişler. Halbuki kendileri dünya kadar mal topluyor, müritlere gelince “Kazandığınız malın yarısını tekkeye verin” diyorlar.

20241128 19. Lema 7. Nükte – İstanbul 00:50 Bir hadis-i şerifte “Ümmetim dalâlet üzerinde toplanmaz” buyruluyor. Hadiste yer alan “Ümmet” ifadesinden murad, müctehidlerdir. “Ümmetin bütün müctehidleri, dalalet üzerinde toplanmaz” manasındadır. İmam Ali (ra)’ın vefatından sonra her ne kadar müctehidler gelip içtihad etmiş olsalar da icma-yı müctehidin olmamıştır. Dört mezhebin ayrı ayrı ictihadları bunu göstermektedir. 08:04 Kur’an’ın 6666 ayetinin ana temelini كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا  “Ey Âdemoğulları! Yiyin, için, fakat israf etmeyin.” ayeti toplamıştır. Bu kanuna riayet eden, sair ahkamı yerine getirebilir. Bu emre riayet etmeyenler, işi baştan bozmuş olurlar. “Şeriatı ona böldüm. Ondan dokuzunu helal lokmada buldum” kelam-ı kibarı, halk arasında “Helalinden kazanmaya çalış” şeklinde anlaşılıyor. Halbuki bu söz, كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا sırrına riayeti ders veriyor, yeme-içmede ölçüyü kaybetmemeyi, israfa girmemeyi anlatıyor. Yeme-içmede ölçüyü kaybeden, bozulur. Nass-ı hadis, günde iki defa yemeği bildiriyor. Günde bir defa yemek, takvadır. Günde iki defa yemek, ruhsat-ı şer’iyyedir. Günde üç defa yemek, bid’adır. 20:07 Rızk-ı helalin medarı, san'at, ticaret, ziraat olmak üzere üçtür. Kafir-mümin fark etmeksizin bu üç noktada herkesle teşrik-i mesai yapabilirsin. Ne kadar kazanırsan kazan iktisada riayet edecek, dokuz lokmayı geçmeyeceksin. Halk san'at, ticaret, ziraatı terk ettiği gibi, devletler de bu hususları terk etti. Millet, devletin kapısına gözünü dikti, herkes memuriyet peşinde koştu. Halk böyle yapmakla fakir düştü, küfrü mucib teklifleri kabule mecbur oldu. Devletin görevi, halkı san'at, ticaret, ziraata teşviktir. San'at, ticaret, ziraattaki üslubu onlara öğretmek, ders vermektir. Böyle yapıldığı taktirde millet, bu noktalarda terakki eder, kimse devlet kapısına muhtaç olmaz, belki devletin sıkıntıya düştüğü zamanlarda devlete maddi yardımda bulunur. İşte bu nokta kaybolmuş. Sanat, ziraat ve ticaret hususunda kafirlerle görüşülebilir. Kafirler, sanat, ziraat ve ticareti bize öğretebilir. Veya biz gidip onlardan öğrenebiliriz. Sahabe, mezkûr üç noktada herkesle irtibat kurmuş, onlardaki bilgiyi almış. Nebiy-yi Muhterem (asm), bu üç noktada sahabeyi serbest bırakmış. Sahabe, sanat, ziraat ve ticaret hususunda herkesle görüşmüş, kendilerini geliştirmiş, dünyada birinci olmuşlardır. Ebubekr-i Sıddık, İslam’dan evvel ticaretle uğraştığı gibi Müslüman olduktan ve hilafete geçtikten sonra da ticaretle uğraşmış, dünyayı terk etmemiştir. Dünya kadar zengin olmakla beraber şahsı itibariyle dokuz lokmayla iktifa ederdi. Sahabe, dokuz lokma usulünü hiçbir zaman terk etmemiştir.

20241127 19. Lem’a 6. Nükte – İstanbul 00:48 Tatbiki en zor ayet, كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا  “Ey Âdemoğulları! Yiyin, için, fakat israf etmeyin.” ayetidir. Cenab-ı Hak, Hakîm’dir, abes iş yapmaz, israfta bulunmaz. Yaptığı her şeyde bir hikmet vardır. İnsan, Hakîm ismine mazhardır. Madem Cenab-ı Hak, Hakîm’dir, kâinatta israf etmez. Öyleyse bizler ef’al, akval ve ahvalimizde Hakîm ismine ayine olmakla israftan kaçınsak kurtuluruz. Peygamberler ve peygamberlere tabi olanlar, her türlü israftan kurtulmak için رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَإِسْرَافَنَا فِي أَمْرِنَا ‘‘Ey Rabbimiz! Günâhlarımızı ve fiillerimizde meydana gelen isrâfı afveyle.’’ duasını yapmışlardır. Oturmada, kalkmada, uyumada, yemede, içmede, konuşmada israfa girmişiz. Bütün bu israfların önüne geçmenin çaresi, az yemek ve az içmektir. 18:21 Tevazu ve zillet sureten birbirine benzer. Ama hakikat cihetinde aralarında hiçbir münasebet yoktur. Tevazu, ahlak-ı hasenedir. Zillet, ahlak-ı seyyiedir. Zillet, dünyevi bir menfaat için zalim birine boyun bükmektir. Tevazu, şeref sahibi birinin, mevki ve mertebece kendisinden küçük olanların seviyesine inmesidir. İlim dersini veren kişi, müderrislik vasfını taşıyan belli bir yerde oturup ders yapmalıdır. İlim dersini veren kişinin, ilim seviyesini taşımayan, ilme muvafık düşmeyen bir yerde oturup ders yapması tevazu olmadığı gibi, şer’an caiz de değildir. Ders yapan kişinin ders okuduğu yerin belli olması, sünnettir. Çünkü ders okunan yerin belli bir yer olması, şahsa değil, Kur'ân ve Hadise olan hürmeti göstermektedir. 34:32 Ellah, Hakîm’dir. Madem Cenab-ı Hak, Hakîm’dir, sendeki vücud dahil alemde hiçbir israfat yoktur. Resûl-i Ekrem (asm)’in “huluk-i azîm” sâhibi olduğu ayette şöyle ifade edilmiştir:  وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظٖيمٍ “Sen, elbette büyük bir ahlâk üzeresin.” veyahut ikinci bir ma’nâyla “Sen, büyük bir ahlâk olan Kur’ân üzerine gönderilmişsin.” Resûl-i Ekrem (asm)’ın تخلقوا بأخلاق الله “Ellâh’ın ahlakıyla ahlaklanın” hadisine ittiba edelim, Hakîm ismine ayine olalım.  تخلقوا بأخلاق الله  تخلقوا بأخلاق النبي Tahalluk, Ellâh ve Resül’ünün ahlakında olur. Ellâh’ın ahlakıyla ahlaklanmak ise, esma ve sıfatıyla ahlaklanmaktır. Ellâh Hakîm’dir, Kerîm’dir, Vedud’dur, Halîm’dir, Rahîm’dir, Ğafur’dur. Ellâh’ın esma ve sıfatının ayinesi olduğunu bil, Ellâh’ın esma ve sıfatının zıddını yapma. Madem Hakîm isminin tecellisiyle alemde ve senin vücudunda israf yoktur, öyleyse gelen nimetlerde israf yapma, ölçülü git. Risale-i Nur talebeleri Hakîm isminin ayinesi olarak az yiyip az içmelidirler. Tevazu ile zillet arasında ne kadar fark varsa, iktisad ile hısset arasında da o kadar fark vardır. Hasîs adam, sefildir, bahildir, tama'kârdır, dünya malına haristir. Hasîs adam, tama'kârlıktan dolayı yemez. Muktesid adam, israf yapmamak için yemez.  Hisset, ahlak-ı seyyiedir. İktisad, Hakîm ismine ayine olmaktır.