4 684
Subscribers
-124 hours
-97 days
-3230 days
Posts Archive
20250107 4. Şua 6. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye, 2. Bürhan 2.Ders – İstanbul
Ellah, bu kâinat kitabını, ezel ve ebedi birden yaratmış. Bütün alemi toplamış bir çekirdekte dercetmiş. Çekirdeği açsan, alem olur. Alemi toplasan, bir çekirdek olur. Bu, bir hikmettir. Kâinat, nüsha ve bablar şeklinde birbiri içinde yazılmış. Peki bu yaratma fiili zamanla mukayyed düşünülebilir mi? Ellah’a göre ezel-ebed yoktur. Ellah, hakimiyetiyle lazamani, la mekani, la keyfi bir şekilde alemi yaratmış. Bütün kâinatı getirip bir insanda ve bir çekirdekte dercetmiş. Alemin yaratılmasında ezel-ebed düşünülmez. Ezel-düşüncesi sana göredir. Hakimiyette zaman mefhumu yoktur. Âdem’den kıyamete kadar bütün ukul-u beşer toplansa, vahiy de dahil olsa bir insanın nasıl yaratıldığını bilemez. Bir çekirdeğin nasıl vücuda geldiğini anlayamaz. Ezeliyet ve ebediyette zaman mefhumu kalkar. Ellah’ın bir vasfı, cemildir. Peki Ellah, zamanla mukayyed olabilir mi? Cemil ismi, cemiliyetten müştaktır. Celil ismi, celaliyetten müştaktır. Mümit ismi, mümitiyetten müştaktır.
20250106 4. Şua 6. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye, 2. Bürhan – İstanbul
02:18 Alimler günahlardan tevbe etmenin vacib olduğunu söylemişlerdir. İşlenen günah yalnız Ellah’a karşı olup kul hakkını içermiyorsa, bu tür günahlardan tevbe etmenin üç şartı vardır.
Birincisi; O günahı kesin olarak terk etmek.
İkincisi; Onu işlediğine pişman olmak.
Üçüncüsü; O günahı bir daha işlememeye azmetmektir.
İnsan, beşeriyet muktezasıyla aynı günaha tekrar düşebilir. Aynı günahı tekrar işlerse bile tevbe ettiği taktirde tevbesi yine kabuldür. Çünkü önemli olan, günahı işlememeye azmetmektir. Günahı tamamen terk etmek mümkün olmayabilir.
Zina fiilini işleyenler, Ellah’ın emrine isyan etmekle hukukullaha girdikleri gibi, akrabalarının ve gelecek nesillerinin haklarına da girmiş olurlar. Bu hak, gelecek nesillere de sirayet eder. Zina, hepsinin şeref ve izzetini lekedar etmektir. Zina ve benzeri fuhşiyat hususunda helalleşme olmaz. Fitne kapısının açılmasına sebebiyet verir.
33:30 Gerek Kur’an’da olsun gerek kâinatta olsun tekvinen ve teklifen Ellah hakkında kullanılan bütün fiiller, esma ve sıfatlar, bütün sığa-yı mübalağa, bütün mazi ve muzari fiillerin me’haz-ı iştikakları Sarf-Nahv’deki masdarlardan müştak değillerdir. Hepsinin me’haz-ı iştikakı, masdar-ı ca’lîdir. Mesela Hâlık, halktan müştak değildir; Kâdir, kudretten müştak değildir; Âlim, ilimden müştak değildir; Âdil, adl’den müştak değildir; Kayyum, kıyamdan müştak değildir. قَٓائِمًا بِالْقِسْطِۜ “Adaletle kaim olan” ismi, kıyamdan müştak değildir. Hepsinin me’haz-ı iştikakları, türetilmiş bir fiil-i ca’lîdir.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ
“Hamd, Ellah’a mahsustur” diyoruz. Hâmidiyet, bizimdir; Mahmûdiyet, Ellah’ın vasfıdır. Eğer Mahmûd’u hamd’den müştak kabul etsek, ism-i mef’ul olur, zaman mefhumunu iktiza eder. Mahmûd, masdar-ı ca’lî olan hamdiyetten müştaktır. Demek Ellah hakkında kullanılan bütün esma-i İlahiye, bütün sıfat-ı İlahiye, bütün sığa-yı mübalağa, bütün mazi ve muzari fiillerin cümlesi kendi manasında değildir, me’haz-ı iştikakları Sarf-Nahv’deki masdarlar değildir. Me’haz-ı iştikakları, türetilmiş bir fiil-i ca’lîdir.
Kur’an’da geçmekte olan bina-yı faillerin me’haz-ı iştikakı, hâsıl-ı bi’l-masdar-ı binâ fâildir; Kur’an’da geçmekte olan bina-yı mef’ullerin me’haz-ı iştikakı, hâsıl-ı bi’l-masdar-ı binâ mef’ûldur. Mesela, يَفْعَلُ اللَّهُ مَا يَشَاء “Ellahu Teâlâ, dilediğini yapacak.” dediğimiz zaman, sıfat-ı sabite-i rasihe olan bir hâsıl-ı bi’l-masdar-ı binâ fâil tesbit edilir. Böylece ne ezel düşünülür ne ebed, sabitiyyet meydana gelir. Ellah la zamanidir, la mekanidir, la keyfidir. Öyleyse Kur’an’da geçen bütün fiiller, Ellah’dan suduru itibariyle la zamanidir, la mekanidir, la keyfidir.
Kur’an, la zamani, la mekani, la keyfidir. Geçmiş zaman, şimdiki zaman, gelecekteki zaman, bize göredir. Ellah’a göre zaman yoktur. Geçmiş zaman, şimdiki zaman, gelecekteki zaman, Cennet’teki kelam aynı andır, aynı anda vücuda gelmiştir. Kur’an, bizim anladığımız manada zaman kaydıyla konuşmuş olsa kelamullah olmaktan çıkar. Hadisler de zamanla mukayyed değildir.
Ezel, ebed düşüncesi bize göredir. Ellah hakkında ezel, ebed düşünülemez. Ellah’a göre ezeldeki yaratmak bu andır, bu saniyedir. Ellah’ın Muhammed-i Arabî (asm) ile olan konuşması, bizimle olan konuşması, ezelde olan yaratması, bir andır.
20250104 4. Şua 6. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye, 1. Bürhan – İstanbul
05:32 Risale-i Nur’un mesleği, eserden fiile, fiilden isme, isimden sıfata, sıfattan şuunata, şuunattan Zat’a gitmektir.
Mesela, bir çiçeğe baktığın zaman, çiçek, bir eserdir. Eser olan o çiçek üzerinde halk (yaratma) fiili görünür. Halk fiili, faili iktiza eder, Hâlık’ı ister. Hâlık olup yaratabilmek için yedi sıfata sahib olmak lazımdır. Yedi sıfatın arkasında, şuunat-ı İlahiye görünür. Alemin devâmlı bir sûrette teceddüd ve tekerrür etmesi ve hâlden hâle girmesindeki asıl gaye ve maksad, mâhiyyeti bizce mechûl olan şuûnât-ı İlâhiyye sebebiyledir. Âlemin devamlı bir surette hâlden hâle geçmesinden Cenâb-ı Hakk kendine mahsûs bir muhabbet, bir lezzet alır ki, buna şuûnât-ı İlâhiyye denilir. Şuunat-ı İlahiyenin arkasında ise, Zat-ı Vacibu’l-Vücud görünür.
Demek bu çiçeği yaratan Zat, evvela Vacibu’l-Vücud’dur. Vacibu’l-Vücud olan O Zat, şuunat sahibidir. Vacibu’l-Vücud olup şuunat sahibi olan O Zat, yedi sıfat sahibidir. Vacibu’l-Vücud olup şuunat ve yedi sıfat sahibi olan O Zat, Halık’tır. Halık olan O Zat’tan halk fiili tezahür etmiş, bir eser olan o çiçek meydana gelmiştir. Her şey, birer eserdir. Eserden fiile, fiilden esmaya, esmadan sıfata, sıfattan şuunata, şuunattan Zat-ı Vacibu’l-Vücud’a ulaşılır.
22:08 Ellah’ın fiili, nur; esması, nur; sıfatı, nur; Zat’ı, nurdur. Ellah’ın Zat’na inanırız, hissederiz; ama mahiyetini tesbit etmek mümkün değildir. Gözleri kamaştıracak bir nurdur. İhatası mümkün değildir, elle tutulmaz. Ellah’ın ef’ali, esması, sıfatı, Zat’ı nurdur. Maddeye münhasır değildir.
Marifetullahın şahidleri ve bürhanları üç çeşittir. Üstad (ra) Hazretleri, Cenab-ı Hakk’ın Zat’ını ve tevhidini tecelliyat-ı ef’al yoluyla hissedip anlamayı suya benzetiyor. Cenab-ı Hakk’ın Zat’ını ve tevhidini tecelliyat-ı esma yoluyla hissedip anlamayı havaya benzetiyor. Cenab-ı Hakk’ın Zat’ını ve tevhidini tecelliyat-ı sıfat yoluyla hissedip anlamayı nura benzetiyor.
Yanlış mana vermemek şartıyla ilmen düşünmek bile kafidir. İnsan, bir şeyi seyrettiği zaman, tatmin olmaz, bir daha seyretmek ister. İşte bu hal, şuunat-ı İlahiyi gösterir. Haşir Risalesindeki hakikatleri de nazara alarak bu dersler tekrar be tekrar okunsa, manalar zamanla inkişaf eder ve gittikçe artar. Risale-i Nur okuyucuları hataya girmiş, çiçeği okuyorlar. Çiçeği bırakın, ilm-i hakikat olan Kur’an ilmini okuyun. Risale-i Nur, ilm-i hakikat olan Kur’an ilmini ders veriyor. Risale-i Nur, komünistlere yazılmamış. Risale-i Nur, peygamberlerin mesleğidir. Risale-i Nur, şakirdlerini alır, Kur’an’ın ışığıyla kâinatın ötesine götürür. Risale-i Nur’un muhatabı, ehl-i imandır, komünistler bazen dolayısıyla muhatab alınır. كَذلِكَ نُفَصِّلُ الْايَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُون “(İşte ayetleri,) böyle dini, dünyevi hükümleri ve diğer meseleleri (bilir kişiler olan bir kavim için) düşünmeye, ilâhî hükümlerdeki hikmetleri tefekkür etmeye kabiliyetli olan mümin kullar için (böyle tafsilatlı olarak beyan ederiz.) Çünkü bu ayetlerden istifade edecek olan, ancak onlardır.” اِنَّ فٖي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُون “Şüphe yok ki, tefekkür edecek olan bir kavim için bunda elbette ibretler vardır.” اِلَّا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشٰى “Biz, Kur’an’ı, ancak Ellah’tan korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik.”
20250103 4. Şua 5. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye, 4.Mesele ve 6. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye – İstanbul
01:49 Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem vefatından önce sık sık سُبْحَانَ اللهِ وبِحَمْدِهِ أسْتَغْفِرُ اللَّهَ وأَتُوبُ إلَيْهِ yani “Ben Ellah’ı ulûhiyyet makamına yakışmayan sıfatlardan tenzih eder ve O’na hamd ederim. Ellah’tan beni bağışlamasını diler ve günahlarıma tövbe ederim” derdi.
23:26 Ân-ı buluğdan şu ana kadar başımızdan geçen hadiselerin hikmetini çözmek mümkün olmadığı gibi, şu an başımıza gelen bela ve musibetleri def etmemiz de mümkün değildir. Öyleyse geçmiş ve gelecekteki ahvale karşı tek çare حَسْبُنَا اللَّهُ و نِعْمَ الوَكِيل diyerek Ellah’ı vekil tutmaktır. Bir tek belayı bile def edecek halimiz yoktur. Ellah’ın bir ismi Hâdi’dir. Alemin ıslahı Ellah’a aiddir. Cennet’e gidecekleri ezeli ve ebedi ilmiyle tayin etmiş, Cennet’e gideceklerin sayısını ezelden belirtmiş. Kimin Cennet’e gideceği, oradaki nimetlerle rızıklanacağı yazılıdır. İlm-i İlahideki bu yazı değişmez. Bu konuda da حَسْبُنَا اللَّهُ و نِعْمَ الوَكِيل diyerek Ellah’ı vekil tutalım.
Ya Rabbi! Geçmişi ve geleceği Sana havale ediyoruz. Fakra karşı حَسْبُنَا اللهُ diyorum. Düşmanlara karşı و نِعْمَ الوَكِيل diyorum.
29:38 Âyet-i Nur'un نُورٌ عَلٰى نُور cümlesi, dört nuru ifade ediyor:
Birincisi: Zât-ı İlâhînin nûrudur.
İkincisi: Sıfât-ı İlâhiyenin nûrudur.
Üçüncüsü: Esmâ-i İlâhiyenin nûrudur.
Dördüncüsü: Ef’âl-i İlâhiyenin nûrudur.
Ellah’ın ef’al, esma, sıfat ve Zat’ı nurdur. Bu cihetlerden Âyet-i Hasbiye'ye bakılacak.
Sual: حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيل “Ellâh bize yeter, O ne güzel vekildir” diyoruz. Bize yeten, vekilimiz olan Ellah, nasıl bir zattır?
Elcevab: O öyle bir Ellah’dır ki, Zat’ı, nurdur; sıfatı, nurdur; esması, nurdur; ef’ali, nurdur.
37:43 Ayineler, şişeler, şeffaf şeyler, hattâ kabarcıklar vücutlarıyla, Güneş’in vücudunu gösterdikleri gibi inkisaratlarıyla ve vefatlarıyla da Güneş’in bekasını, sabit olmasını gösterirler.
Zat’ın mücerred ve münezzeh bir hüsnü var. Ef’al, esma ve sıfatın hüsnü de mücerred ve münezzehtir, ama bir ayine bulunmaktadır. Ef’al, esma ve sıfattaki hüsünler, Zat’ın mücerred ve münezzeh hüsnünden gelmektedir. Zat’ın mücerred ve münezzeh hüsnü, sıfata, esmaya, ef’ale aksetmiş, oradan kâinata gelmiş. “Sûre-i Nur'daki Âyet-i Nur'un rasathanesine girip îmanın dürbünüyle Âyet-i Hasbiye'nin en uzak tabakalarına ve şuur-u îmanî hurdebini ile en ince esrarına baktım, gördüm” ifadesi, şecereden yani Zat’tan başlayıp aşağı indiğini bildiriyor. Risale-i Nur’un dersi, fiilden esmaya, esmadan sıfata, sıfattan Zat’a intikal etmektir. Risale-i Nur’un dersleri hep aynı minval üzere gidiyor, değişmiyor.
20250102 4. Şua 5. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye, 3. Mesele – İstanbul
02:10 Geceleri teheccüd namazını kılan bazı nefisler, bazı salih kullar hiç ummadıkları bir tarzda bazı nimetlere birdenbire mazhar olacaklardır.
Topladıkları mal ve servete ve ellerindeki güce dayanarak nübüvvet-i Muhammedî (asm)’ı tenkid eden, Kur’an harflerini kaldırmaya çalışanlar dünyada azaba uğrayacaklardır.
Şu an bütün dünya hümeze-lümeze olmuş, nübüvvet-i Muhammedî (asm)’ı ve Beraet Suresi’ni tenkid ediyor, Kur’an’ın harflerini kaldırmaya çalışıyor. Bütün bunlara dünyada veyl gelecek. Mezkûr ayetler, bu asra daha ziyade bakıyor.
32:24 İnsandaki sevgi ve aşk Ellah’ın şiddetli muhabbet-i münezzehesinden, surur-u mukaddesesinden yani şuunatından akseden numunelerdir. Ellah, aşk derecesindeki şiddetli muhabbet-i münezzehesiyle Resûl-i Ekrem (asm)’ı sever. İnsan, numune olarak kendisine verilen muhabbeti, Sani’ine vermek yerine gider bir kula verir, ona âşık olur. İnsan, kendisinde numune olarak bulunan bütün evsaf-ı İlahiyi bazen bir insana âşık olmaya, ona sarılıp öpmeye hasreder, fakat maksadına muvaffak olamadan ölür, gider. Bazen de kendisindeki numuneleri kendine almakla, o gücü kendisinin zanneder, “Benim, ben” der, firavunluk dava eder. İnsanın bir yemeği sevmesi bile muhabbet-i İlahinin aksetmesi sebebiyledir.
Ustalık yapanlar, Ellah’ın Sani’ ismine ayine olur. Ders okuyanlar, Ellah’ın Mütekellim ismine ayine olur. Elini kaldıranlar, Ellah’ın Kadir ismine ayine olur. Şu an burada kendimi sizlere dinlettirmem de Ellah’ın Kadir ismiyle vücuda gelmektedir. Ellah’ın olmadığı hiçbir şey yoktur. İnsan, Ellah’ın sıfatlarını zabt etmekle zalum olur. İnsanın, şirke düştüğü nokta burasıdır. “Cemaate dinlettirdim” der. Peki cemaate sen mi dinlettirdin? Haşa.
Yazılan bir hakikat insanlar üzerinde tesir ettiği zaman, onu yazan kişi “Bunu, ben yazdım” diyebilir mi? Elbette hayır. Belki o hakikati yazdıran, gaybi bir eldir. O gaybi el, gelir. Bir kuvvet tezahür eder, sana yazdırır. O hakikat yazdırıldıktan sonra dilerse tesirini yaratır, dilerse yaratmaz. O hakikati yazan şahsın, mana-yı ismiyle “Bunu, ben yazdım” demesi şirktir, küfürdür.
Risale-i Nur dairesinde olanlar hiçbir icraatı kendilerine alamazlar. Çünkü inayet ve rahmet-i İlahiye, Risale-i Nur’a ve talebelerine nezaret eder. O gizli, gaybi elin teveccühü üstümüzdedir.
20250101 4. Şua 5. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye 2. Mesele – İstanbul
00:00 Cennet ehli, Cennet’in nimetlerinden açlık ve ihtiyaçlarını gidermek için değil; sadece telezzüz için istifade ederler. Cenâb-ı Hakk’ın, Cennet’te, ehl-i Cennet’e Kur’ân okuyacağı ve ehl-i Cennet’in, bundan pek yüksek ve ulvî manevi bir zevk ve ruhanî bir lezzet alacakları rivayet edilmektedir.
04:07 İnsan, namaz vasıtasıyla süslenip resm-i küşad yapar, Cenab-ı Hakk’a arzda bulunur. Namaz kılan her mümin istiaze ve besmeleden sonra Fatiha suresini okur, hamd ve senada bulunur, rabbini metheder.
Namazda kelimat-ı tayyibeleri okur yani سُبْحَانَ اللَّهِ وَ الْحَمْدُ لِلَّهِ وَ لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ وَ اللَّهُ اَكْبَر der. Sonra اَلتَّحِيَّاتُ الْمُبَارَكَاتُ الصَّلَوَاتُ الطَّيِّبَاتُ لِلّٰه der. اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰه dedikten sonra اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّد demekle Muhammed (asm) ve aline salat u selam getirir. Namazdaki Fatiha, Tahiyyat, Kelimat-ı Tayyibat ve Salavatları nazara aldığınız zaman, Cenab-ı Hakk’a namazla resm-i küşad yaptığınızı anlarsınız.
27:50 İnsan, üç ehemmiyetli vazifeyle mükelleftir. İnsanın mükellef olduğu üç vazifeyi, başka mahlukat yapamaz. Haşrin insan için olması, mezkûr üç noktayla anlaşılıyor.
İnsanın mükellef olduğu üç ehemmiyetli vazife şunlardır;
Birincisi: İnsan, şu aleme bir müfettiş ve ustabaşıdır. Sanat, ziraat ve ticaretle mükelleftir. Meşru rızık, sanat, ziraat ve ticaretle elde edilir.
İkincisi: İnsan, dellal-ı saltanat-ı rububiyettir. Başta Resûl-i Ekrem (asm) olmak üzere bütün insanlar Kur’an vasıtasıyla dellal-ı saltanat-ı rububiyettir. Her namazda dellal oluruz.
Üçüncüsü: İnsan, bir ubudiyet-i külliyeye mazhardır. Ubudiyet-i külliyenin başı, namazdır.
Namazda hem tevhidi ilan ederiz hem bütün kâinatın ibadetlerini kendi ibadetimiz içine alarak dergâh-ı İlahiye takdimde bulunuruz. Namazda اَلتَّحِيَّات diyerek toprak unsurunun; اَلْمُبَارَكَات diyerek su unsurunun; اَلصَّلَوَات diyerek hava unsurunun; اَلطَّيِّبَات diyerek maddi ve manevi nûr unsurunun yüksek ibadetlerini irade ederek Ma’buduna tahsis ve takdim ettiğin taktirde, ifade etmediğin başka bir şey kalır mı? Bir an olsun bu manaları ifade etmen bile kafidir.
Küre-i Arz’daki mahlukatın tedbîrine medâr dört arş vardır.
Toprak unsuru, hıfz ve hayât arşıdır.
Su unsuru, fazl ve rahmet arşıdır.
Nur unsuru, İlim ve hikmet arşıdır.
Hava unsuru, Emir ve irâdenin arşıdır.
20241231 4. Şua 4. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye 2. Ders ve 5. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye, 1. Mesele – İstanbul
03:17 İbni Ömer (ra)’dan rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem (asm):
- “Ey kadınlar! Sadaka veriniz ve çok istiğfâr ediniz. Çünkü ben mirac gecesinde Cehennem’in çoğunu sizin doldurduğunuzu gördüm” buyurmuştu. Orada bulunan kadınlardan biri:
- Niçin Cehennem’in çoğunu biz dolduruyoruz? diye sordu. Resûl-i Ekrem (asm) de:
- “Çünkü siz çok lânet eder ve kocanızın yaptığı iyilikleri unutursunuz. Aklı ve dini eksik olup da aklı başında adamların aklını çelen sizin gibisini görmedim” buyurdu. O kadın:
- Aklımızın ve dinimizin eksikliği nedir? diye sordu. Resûl-i Ekrem (asm) de:
- “İki kadının şahitliği bir erkeğin şahitliğine bedeldir. Kadının günlerce namaz kılmadığı olur.” dedi.
08:17 Nebatatın ruhları yoktur; ama kendilerine mahsus bir ukde-i hayatiyeleri, bir kanunları vardır. Şayet o kanuna bir kılıf giydirilseydi, onun ruhu olurdu. Mesela; incir ağacının bir kanunu vardır. O kanuna bir kılıf giydirilseydi, o incir ağacının ruhu olurdu. Ancak nebatatın bu manada kılıflı ruhu yoktur. Mücerred ruhu vardır ki; o da onun kanunudur. Cesedimizin kanununun adı nedir? Ruhtur. Ona bir kılıf giydirildiği için vücud-u harici sahibi olmuş, gözle görünüyor. Fakat incir ağacının kendisine mahsus kılıfı yoktur. Eğer o kanunlara bir kılıf giydirilseydi, aynı insan ruhu gibi olurdu ve ruh diye tesmiye edilirdi. Kılıfı olmadığı için kanun, namus, ukde-i hayatiye şeklinde tabir edilir. Bizim ruhlarımız kılıfla yaşadığı gibi, nebatat da kendilerine mahsus kılıfla yaşar.
18:09 Sual: İnsanı yaratan kimdir? İnsan, hangi ustanın sanatıdır?
Elcevab: İnsan, gökleri yıldızlarla, zemini çiçeklerle ve güzel mahluklarla süslendiren bir Zat’ın yani Ellah’ın eseridir. Böyle bir Sani’e intisab etmek hadsiz bir iftihar ve şeref sebebidir. Böyle bir Zat’ın ve yaptığı sanatının emsali yoktur. Vücuda getirip var ettiği bir mevcudu yok etmez. Sani-i Zü’l-Celal, insanı, üç görevle görevlendirmiş.
İnsanın, mükellef olduğu üç ehemmiyetli vazifesi şunlardır;
Birincisi: İnsan, şu aleme bir ustabaşıdır. Sanat, ziraat ve ticaretle mükelleftir.
İkincisi: İnsan, dellal-ı saltanat-ı rububiyettir.
Üçüncüsü: İnsan, bir ubudiyet-i külliyeye mazhardır.
Madem Ellah var, madem gökleri yıldızlarla, zemini çiçeklerle süslendirmiş, madem bütün kâinatın ve bütün esmanın hülasası olarak beni yaratmış, şeref olarak yeter. Ona intisab ile bir an hayatta kalmak kafidir.
35:18 Hayy ismi, bütün sıfat-ı subutiyeyi; Kayyum ismi, bütün sıfat-ı selbiyeyi bildirir. İnsan, Ellah’dan sudur eden, “Kün” emriyle vücuda gelen mucizeli bir kelime, bir konuşmadır. İnsan, Ellah’ın selbi ve subuti sıfatlarını ve bütün esmasını hem bilen hem bildiren yani hem anlayan hem anlatan bir kelime-i hikmettir; anlayıp-anlatan mucizeli, zişuur bir kelimedir. Ellah’ın mahlukat içindeki en büyük kelimesi, insandır. İnsanlar içindeki en büyük kelimesi, peygamberlerdir (as). Peygamberler (as) içindeki en büyük kelimesi, Resûl-i Ekrem (sav)’dır.
20241230 4. Şua Üçüncü Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye 3. Ders ve Dördüncü Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye – İstanbul
Şeddad bin Evs’den (ra) rivayete göre Nebiyy-i Ekrem (asm) şöyle buyurmuştur:
“Seyyidu’l-İstiğfar, kulun şöyle demesidir:
اللَّهُمَّ أَنْتَ رَبِّى ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ ، خَلَقْتَنِى وَأَنَا عَبْدُكَ ، وَأَنَا عَلَى عَهْدِكَ وَوَعْدِكَ مَا اسْتَطَعْتُ ، أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا صَنَعْتُ ، أَبُوءُ لَكَ بِنِعْمَتِكَ عَلَىَّ وَأَبُوءُ بِذَنْبِى ، اغْفِرْ لِى ، فَإِنَّهُ لاَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ
Resûl-i Ekrem (asm) sözlerine devamla şöyle buyurur:
“Her kim, bu Seyyidü’l-İstiğfârı sevâbına ve fazîletine bütün kalbiyle inanarak gündüz okur da o gün akşam olmadan ölürse Cennetlik olur. Yine her kim, sevâbına ve fazîletine gönülden inanarak gece okur da sabah olmadan ölürse Cennetlik olur.”
Bu istiğfar duasını ezberleyip çok okumanızı sizlere tavsiye ediyorum.
İlm-i Kur'anî üç kısımdır.
Birincisi; İmandır.
İkincisi; Ahkamdır, devlet hukukudur.
Üçüncüsü; Kadın hukukudur.
Hikmet-i îmaniye, eserden fiile, fiilden esmaya, esmadan sıfata, sıfattan Zat’a intikal etmektir. Bu daireye girmeyenlere mümin-i hakiki denilmez. İmanları ancak taklidden ibarettir. Tehlikeye düşebilirler. Ehl-i tasavvufun terakkiyatı, İsrafil’in sur aleminde yani alem-i misalde cereyan etmektedir. Alem-i misalden çıkmak, ancak ilm-i imanla mümkündür. Ef’al dairesine girenler, iman dairesine girdikleri için mümin unvanını alır.
20241228 4. Şua Üçüncü Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye 2. Ders – İstanbul
00:26 Namazı kemaliyle kılamadığımız için selamdan hemen sonra üç defa اَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ deriz. Demek Resûl-i Ekrem (asm), kâmil manada, kusursuz bir namaz kılamadığı için istiğfar ediyor. Velev nebi de olsa hiç kimse kusursuz bir namaz kılamaz.
Ya Rabbi! Sen, kusursuzsun. Kusurdan selamet ancak Senin vasıtanla olur. Bu kusurlu namazlarımızı kabul buyur.
07:52 İnsanın kalb cüzdanındaki letâif ve akıl defterindeki havassın istekleri bu dünyaya sığmaz, arzuları bu dünyada tatmin olmaz. Hangisine müracaat etsen, “ebed, ebed” dediğini işiteceksin.
İnsan, Hak isminin tecellisine mazhardır. Hak, sabit demektir. Sabit, doğrudan doğruya Vacibu’l-Vücud demektir. Öyleyse insan, doğrudan doğruya Zat-ı Akdes-i İlahiyenin ayinesidir.
18:47 Namaz vasıtasıyla mirac-ı nebevinin sırrına mazhar olur, alem-i imkânı bitirir, mevcudatın yapmış oldukları ibadetlerini kendi ibadetin içine alarak hepsini birden Ellah’a takdim edersin.
Tahiyyenin manasını “Nur Aleminin Bir Anahtarı” eserinde geçtiği üzere okuyun. Resûl-i Ekrem (asm), mi’rac gecesinde اَلتَّحِيَّات diyerek toprak unsurunun; اَلْمُبَارَكَات diyerek su unsurunun; اَلصَّلَوَات diyerek hava unsurunun; اَلطَّيِّبَات diyerek maddi ve manevi nûr unsurunun yüksek ibadetlerini irade ederek Ma’buduna tahsis ve takdim etmiştir. İslamiyet’i namazdaki Fatiha ve tahiyyatla izah etmek lazım.
34:21 Alem-i misalde gördükleriniz, mahluktur. Madde, suret, gaye ve failleri vardır. Fakat alem-i misaldeki varlıklar, dünyevî maddeler cinsinden değildir. Alem-i misalde gördüklerinizi dünyaya kıyas edemez, toprak, su, hava ve Güneş’e benzetemezsiniz.
Sual: Uykuda görülen şeyler mahluk mudur? Yoksa sadece hayalden mi ibarettir?
Elcevab: Uykuda gördükleriniz hayal değil, varlıktır, mahluktur. Madde, suret, gaye ve failleri vardır. Ama alem-i misale mahsus madde ve suretleri bulunmaktadır.
Miracda veya uykuda görülenler mahluk oluğu gibi, zaman da mahluktur. Zamanın, maddesi, sureti, gayesi, faili vardır. Ama madde ve sureti, alem-i misale mahsustur, bildiğimiz cinsten değildir. Levh-i mahv ve isbat da mahluktur. Levh-i Mahv ve İsbat’ın maddesi, sureti, gayesi, faili var; ama madde ve sureti bildiğimiz cinsten değildir. Levh-i Mahv ve İsbat, Levh-i Mahfûz’un aksi ve gölgesi hükmünde olan ve devamlı değişen bir defterdir, zamanın hakîkatidir. Zerrenin maddesinin dış hareketinin levnine, zaman ve zamanın dış yüzü denir. Demek zamanın iç yüzü mahluk olduğu gibi harekât-ı zaman yani zamanın dış yüzü de mahluktur.
Âlem-i misal, Hz. İsrafil’in sur âlemidir, o surun içidir. O surun dışına çıkanlar vücub alemine geçmiş olur. Sufilerin terakkiyatı hep alem-i misalde cereyan ediyor. Onu geçemiyorlar. Resûl-i Ekrem (sav) mirac gecesinde sur aleminin dışına çıkmıştır. Namazda tahiyyatı okumakla bizler de sur aleminin dışına çıkmış oluyoruz.
20241227 4. Şua Üçüncü Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye – İstanbul
02:04 İbn-i Mes’ud (ra)’dan Resûl-i Ekrem (asm)’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
أَسْتَغْفِرُ الله الذي لا إله إلا هو الحَيَّ القيَّومَ وأتوب إليه
Herkim “Kendisinden başka ibadete layık hiçbir ilah olmayan hayat ve beka sahibi yüce Ellah’a bir daha işlememek üzere günahlarımdan tevbe ve istiğfar ediyorum” diye yalvarırsa, şirkten başka hakkullaha müteallik en büyük günahı bile irtikab etmiş olsa günahları mağfiret bulunur.
25:36 Dil, hem Rahmet-i İlâhiyenin matbahlarına bir nâzır ve bir müfettiş hükmündedir. Bedenin ihtiyacı olan rızkı, mideye göndermekle tefekküre sevk eder hem Ellah’ın kelam sıfatına mazhar olmakla bütün havas ve hissiyatın mütercimidir. Dil hem imanın mütercimidir hem maddi cesedin mütercimidir, zevkin hakikatini ifade eder. Demek insana verilen dil, iki vazifeyi birden yapmaktadır. Onun için ebedi aleme namzettir. Dilin iki vazifesi şunlardır;
Birincisi: Mat‘umât âlemini tadıp, şükretmektir.
İkincisi: Santral görevi görmek, havâss-ı hamse-i zâhire ve bâtına ile, letaif-i aşerenin mütercimi olmaktır. Dil, onların arzu ve isteklerini hava vasıtasıyla kelimelere döker. Kalbinden geçen manalara, aklında dolaşan düşüncelere tercüman olur. Bütün enva-ı kelam, dil vasıtasıyla sudûr eder.
Dil, insanın düşmanıdır. Az yiyip, az konuşsa kurtulur. Ya Rabbi! Bizi afvet. İnsan, hakikati bildiği halde isyan eder.
32:51 Ellah, insanı, yeryüzüne halife yapmış yani üç ehemmiyetli vazifeyle mükellef kılmış.
Birincisi: İnsan, Kur’an vasıtasıyla dellal-ı saltanat-ı ulûhiyet ve rububiyettir.
İkincisi: İnsan, bir ubudiyet-i külliyeye mazhardır, اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعٖين demekle bütün kâinatın ibadetini kendi ibadeti içine alarak dergâh-ı İlahiye arz eder.
Üçüncüsü: İnsan, şu kâinatın müfettişidir.
Bu dünya insan için dönüyor. İnsanların başı, Muhammed-i Arabî (asm)’dır. Nübüvvet-i Muhammediyeyi (asm) nazara al. Ellah, O’nu muhatab almış, O’nunla konuşuyor. Muhammed-i Arabî (asm), hitabat-ı Sübhaniyeye en anlayışlı muhatabdır. Bu konuşmayı yani vahyi kesmek için alemin kesilmesi lazım. Ellah, konuşmazsa, şeytanlar konuşur, alem harab olur.
Available now! Telegram Research 2025 — the year's key insights 
