en
Feedback
Risale-i Nur Dersleri (Edessa)

Risale-i Nur Dersleri (Edessa)

Open in Telegram
4 665
Subscribers
+124 hours
+77 days
+1030 days
Posts Archive
20241217 10. Söz Haşir Risalesi 6. Hakikat 2. Ders – İstanbul Nebatatta bizim bildiğimiz manada, insanlarda ve hayvanlarda olduğu gibi bir cüz’-i ihtiyari yoktur; ama bir kabiliyetleri vardır. Ellah, nebatata bazı kuvve-i tabiiyye-i fıtriyyeleri, bazı kabiliyetleri vermiştir. Nebatatın ve meadinin gayr-ı şuuri de olsa kendi aralarında bir münasebetleri, bir tabiî güçleri, bir kanunları var. Nebatat, o kabiliyeti hayırda da kullanabilir, şerde de kullanabilir. Nebatatın bazı taifeleri menfaatlidir. Diğer bazı taifeleri ise muzırdır, sair otların gelişmesine engel olur. Bir gün gelecek, nebatat ve meadin arasındaki o gizli münasebetin üzerine adalet tecelli edecek, herkesin hak ve hukuku gözetilecektir. Fakat nebatat ve meadinin bildiğimiz manada sorumluluk gerektiren bir iradeleri yoktur. Bu meselenin isbatı zahiren mümkün değildir. Nebatatın hesaba çekilmesi, onların ceza çekecekleri manasında değildir. Bu fani alemin içerisinde bakiyane bir hareket var. Muzır otlar, yılan ve akrep gibi muzır hayvanlar illa hesaba tabi tutulur, ceza çekerler. Eğer onların verdiği zararlar cezasız kalsa, adalet olmaz. Ellah, onlara hıfz-ı hayat için bir kabiliyet vermiş, ama o kabiliyetlerini muzuriyette kullanmamak iradesi az da olsa kendilerinde illa vardır. Çorak toprak bile mahkeme-i kübrada hesab verecek, niçin nebatatı çıkarmadığından, kabiliyetini neden kötüye sarf ettiğinden hesaba çekilecektir. Demek yokluk yoktur. Hiçbir şey yok olmaz. Herkes, hesaba çekilir. Tabiatı yaratan Ellah’dır. Ama mevcudatın kendilerine mahsus bir su’-i istimalleri illa vardır. Ben bu ifadeleri kullanırken uhrevi cezayı gerektiren bir mahkemeyi kasdetmiyorum. Fıtri bir hesabı kastediyorum. Bu fani alemde perde-i gayb arkasında bir adalet eli tecellidedir. İlla bir muhasebe olacaktır, aksi taktirde bu saltanat boşu boşuna olmuş olur.

20241217 10. Söz Haşir Risalesi 6. Hakikat 1. Ders – İstanbul  Alemde görülen bütün tasarrufat ve faaliyetler birer eserdir. Bu eserlerin arkasında haşmet, celal, azamet ve kibriya filleri görünür. Bu fiiller ise, Celil bir Zat’a delalet eder. Gece-gündüzün ve kış-yazın değişmesiyle beraber hiçbir şeyin kararında kalmaması, gelenin gitmesi, gidenin bir daha gelmemesi isbat eder ki, şu kâinatın fenasının arkasında Baki bir Zat vardır. Cenab-ı Hak iki nokta için bu alemi böyle doldurup boşaltıyor. Biri; Alemin bir manevra meydanı olmasıdır. Mevcudatın kendilerine verilen formalarını giyip, silahlarını takarak hıfz-ı hayat için meydana çıkmaları, cihada girmeleri, görevlerini yapmalarıdır. Diğeri; Alemin bir teşhirgah olmasıdır. Ellah hem bizzat kendisi, kendi sanatını seyrediyor hem alemi seyre davet ediyor. Mümin, bu davete icabet eder. Namaza girmekle Ellah’ın huzurunda resm-i geçit yapar, teşhirde bulunur.  Doğunun bazı uleması, batının bazı ehl-i tarikatı Üstad (ra)’ın çiçekten bahsettiğini, komünistlerle mücadele ettiğini söylüyorlar. Risale-i Nur’un verdiği ders, çiçek dersi değildir. Risale-i Nur’un verdiği ders, çiçekte tezahür eden fiilin, fiilin arkasındaki ismin, ismin arkasındaki sıfatın, sıfatın arkasındaki Zat-ı Akdes-i İlahi’nin, Vacibu’l-Vücud’un dersidir. İşte Risale-i Nur, bu dersi vermektedir. Çiçekten bahsi, ef’al, esma, sıfat ve Zat sebebiyledir. Risale-i Nur, bir velinin bazen kırk senede alamadığı mertebeyi bazen bir tek derste bitiriyor.

20241217 10. Söz Haşir Risalesi 6. Suret – İstanbul 12:12 Derse gelenlerde kalb birliği olmazsa, birbirine karşı su’-i zan bulunursa ders inkişaf etmez. Dersin inkişaf edebilmesi için, derste bulunanların aralarındaki kini atmaları lazımdır. Şevk, insanın atıdır. Şevki canlandıran, cemaatteki birleşmektir. Derse gelenlerde kalb birliği olmazsa, kalbler dağınık olursa şevk kırılır, yürümez. 30:15 Üstad (ra), burada üç misal vermektedir. Birincisi; Küre-i Arz, bir teşhirgahtır. Her bir mevcudat bayramlarda resm-i geçit tarzında formalarını takıp süslenir Cenab-ı Hakk’ın nazar-ı şuhud ve işhâdına arz eder. İkincisi; Küre-i Arz, bir manevra meydanıdır, askeri kışladır. İns, cin, melek, nebatat, hayvanat ve sair mevcudatın her biri hıfz-ı hayat için kendilerine verilen silahlarını takıp meydana çıkar, bir asker gibi cihada girerler. Üçüncüsü; Küre-i Arz, bir misafirhanedir. Her an hadsiz mevcudatla dolup boşalır. Gelen, gider; giden, gelmez. Demek bu dünya bir cihette bir misafirhanedir, bir cihette manevra meydanıdır, bir cihette ise teşhirgahtır. Her üç halde dahi daima dolar boşalır. Peki bu işin çaresi nedir? Halbuki böyle azim bir saltanatın, kendisine lâyık sabit raiyeti olması lazımdır. Böyle azametli bir saltanat, bu faniler üstünde kurulmaz. Böyle haşmetli bir kışla, böyle haşmetli bir teşhirgah, böyle haşmetli bir misafirhane devam etmezse manasız, abes olur. Madem böyle haşmetli bir saltanat var ve böyle haşmetli bir memleket kurmuş. Elbette ve hiç şüphesiz bu misafirhanenin arkasında asıl, ebedi ve müstakar meskenleri vardır. 47:51 Her namaz, bir bayramdır, bir resm-i geçittir, bir teşhirdir. Ellah’ın huzuruna girmek, nazar-ı dikkati sanat-ı İlahi üzerine çekmek, sanattan Sani’i, nimetten Mün’im’i görüp ilan etmektir.  İnsan, beş vakit namazla bu teşhiri arz eder. Şu alemin bir teşhirgah olduğunu görüp, ezelden ebede kadar bütün sanat-ı İlahiyeyi ve o teşhirgahın manasını dergâh-ı İlahiyeye namaz vasıtasıyla takdim eden insan, günahlardan kurtulur. İnsan, namazda اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ  demekle o teşhiri umumileştirir  اِيَّاكَ نَعْبُدُ  “Ya Rabbi! Umum mevcudat olarak (Yalnız sana ibâdet ederiz.)” وَاِيَّاكَ نَسْتَعٖين “Ya Rabbi! Umum mevcudat olarak (Yalnız Senden meded bekleriz.)”  demekle umum mevcudat namına konuşur.  اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقٖيم  demekle Ellah’dan şevk u likayı ister. Tahiyyatta اَلتَّحِيَّاتُ  diyerek toprak unsurunun; اَلْمُبَارَكَاتُ  diyerek su unsurunun; اَلصَّلَوَاتُ  diyerek hava unsurunun; اَلطَّيِّبَاتُ diyerek nûr unsurunun yüksek ibadetlerini irade ederek Ma’buduna tahsis ve takdim eder. İşte dellallık, işte teşhir, işte teşhire mazhariyet. Ellah, bizzat sanatını teşhir ediyor; beş farz namazlarda o teşhirin takdimini insandan istiyor. “Ben, kendi sanatımı mütalaa ediyor, seyrediyorum. Seni de bu teşhirgaha davet ediyorum. Hem kendinde hem alemde bu teşhiri yap.” diyor. Bu hakikati anlamak isteyenler On Birinci Söz’e müracaat etsinler. Peki, namaz mı büyüktür, Kur'ân mı? وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَر  “Ellâh’ın zikri, elbette en büyüktür.” ayetinin ifadesiyle Kur'ân, daha büyüktür. Çünkü namaz, azametini ve büyüklüğünü içindeki Fatiha-i Şerife’den almaktadır. Fatiha-i Şerife ise, Kur'ân’dır. Şükrün aslı Kur'ân'ın tarif ettiği şekildeki hamd u senâdır. O da günahlardan ve nevâhiden ictinab edip evamire itaattır. Evamire itaatin başı ise namazdır. Ellah’ı en güzel tarif, Kur’an’dadır. Sen ne kadar teşhirde bulunsan da Kur’an gibi olmaz.

20241213 10. Söz Haşir Risalesi 5. Hakikat 2. Ders – İstanbul Resûl-i Ekrem (asm) başta olmak üzere bütün peygamberlerin ubudiyeti, Cennet’in icadına sebebdir. Resûl-i Ekrem (asm)’ın risaleti ve tebliği, bir şefaat gibi oluyor, insanın Cennet’e girmesine vesile oluyor. Demek Cennet’in yaratılma sebebi, ubudiyet-i insaniyedir. Cennet’e kavuşmanın çaresi ise, Resûl-i Ekrem (asm)’ın risaletine yapışmaktır. Resûl-i Ekrem (asm)’ın iki mühim vazifesi vardır. Biri; O zatın risalet sıfatıyla bütün âleme tebliğ vazifesini eda etmesidir. Diğeri; Ubûdiyyet-i külliyyesidir. Namaz, salat-ı kübradır. Ümmet-i Muhammed, her gündeki beş vakit namazıyla, haftada bir defa Cuma namazıyla ve yılda iki defa bayram namazlarıyla bu salat-ı kübrada bulunur. Küre-i Arz, bu namazlarla devamlı dönüp devr-i daim yapar. Gece-gündüzün ihtilafıyla devamlı bir surette evkat değiştiği için, Küre-i Arz’da ümmet-i Muhammed’in namaz kılmadığı bir an bile yoktur. Resul-u Ekrem (asm), her an manen imamdır. Küre-i Arz’da her an namaz kılınıyor olması, benzeri görülmemiş bir iştir. Küre-i Arz’ı sıksan, Ellah-u Ekber nidaları çıkar. Bu ses, sönmez ve söndürülmez. Bu sesi söndürmek isteyenler, kendileri söner. Bu hal, ümmet-i Muhammed’in hassasıdır. Küre-i Arz, sanki dağıyla, taşıyla, zerratıyla ve sair varlığıyla secde ediyor gibidir. Ellah, şakîleri Cehennem’e atacağını; saîdleri Cennet’e koyacağını teklîfen va’d etmiştir. Ellah, va’dinde sadıktır, va’dini yerine getirecek şakîleri Cehennem’e atacak; saîdleri Cennet’e koyacaktır. Ama tekvînen Ellah muhayyerdir. Dilerse saîdleri Cehennem’e atar; şakîleri Cennet’e koyar. Tekvin ve teklif olmak üzere Ellah’ın iki çeşit tecelliyatı vardır. Kur’an’da yer alan va’dler, teklîfi ifade eder.  Ellah, va’dinde sadıktır, va’dini yerine getirir. اِلَّا مَا شَٓاءَ رَبُّكَۜ  cümlesi ise tekvîni bildirir, Ellah’ın gerçek manada müstakil olduğunu, hiçbir şeyi yapmaya mecbur olmadığını ifade eder. Dilerse bütün Cehennemlikleri, Cennet’e koyar; bütün Cennetlikleri, Cehennem’e atar. Ellah, adeti olduğu üzere va’dini yerine getiriyor. Yoksa hiçbir şey Ellah’a vacib değildir.

20241213 10. Söz Haşir Risalesi 5. Hakikat – İstanbul Alemde en edna mahlûkun en ufak bir ihtiyacının yerine getirilmesi ve mevcudatın müptela oldukları belalardan muhafaza edilmeleri var. Bu hal, kâinatta bir rahmet ve şefkatin hükümferma olduğunun delilidir. Bu rahmet ve şefkat fiilinin arkasında ise; Rahim ve Mucib ismiyle müsemma bir Zat görünür. Rahmet ve şefkat fiilleri en külli şekilde Rahmeten lil Alemin olan Muhammed-i Arabî (asm)’da tecelli etmektedir. Acaba istidad ve ihtiyac-ı fitri lisanıyla yapılan bütün dualara cevab veren, her bela ve musibete giriftar olana imdad eden O Rahîm-i Mucîb, Muhammed-i Arabî (asm)’ın bütün mevcudat namına yaptığı beka ve likaya dair en büyük duasına, en büyük münacatına cevab vermez mi? Muhammed-i Arabî (asm)’ın bütün mevcudat namına yaptığı en büyük duasına, en büyük münacatına cevap verilmemesi Rahîm ve Mucîb isimlerine zıd düşmez mi? Elbette zıd düşer. Madem O Zat, Rahîm ve Mucîb’dir, öyleyse Muhammed-i Arabî (asm)’ın bütün mevcudat namına yaptığı en büyük duasına, en büyük münacatına cevap verecektir. Muhammed-i Arabî (asm), alemin kapısında duruyor, gelen kafile-i mevcudata “Bu dünyaya kendi kendinize gelmediniz. Sizi, buraya gönderen biri var. Siz, ubudiyetle mükellefsiniz. Ben, alemlere rahmet olarak gönderilmişim. Güneş, Ay, yıldızlar ve sair hiçbir mevcud, yok olmaz. Yokluk, yoktur. Bu alem, ebedi bir alemin tezgahıdır. Hayırlar, Cennet’e, şerler, Cehennem’e gider” diyor, ebediyet müjdesini getiriyor, Kur’an’ın diliyle tebliğde bulunuyor, emr-i İlahiyi söylüyor. Resulullahı (asm) anlamak isteyenler fevke’z-zaman ve fevke’l-mekân ederek asr-ı hazırdan tecerrüd etmeli, yaklaşık 1450 sene evveline gitmeli, bakmalı. Meseleye bir nev’i la zamani, la mekani yaklaşmalı. Bu asırda durup Kur’an’ı dinlemek ve anlamak mümkün değil. Çünkü yaklaşık 1400 senedir her gelen tahrif etmiş, bozmuş. Bu tahriflerden kurtulmak için hem zamandan hem mekândan sıyrılman, o zamana ve o mekâna gitmen lazım. Bu hal, Muhammed-i Arabî (asm) hakkında cari olduğu gibi, sair peygamberler hakkında da caridir. Tayy-ı zaman ve tayy-ı mekân yaparak o peygamberlerin zamanına, mekanına gidip onları bilfiil vazife başında görmek lazım. İşte fena fi resul ifadesinin manası budur. Risale-i Nur, sırr-ı veraset-i nübüvvettir, hadimu’l-Kur’an olmaktır. Kur’an’ı kendi hevasına göre tedkik edeneler Kur’an’ı anlamaz. Üstad’ı anlamak istiyorsan, tayy-ı zaman ve tayy-ı mekân yap, Üstad’ın zamanına git, onu bilfiil vazife başında dinle. Hulusi Bey’i anlamak istiyorsan tayy-ı zaman ve tayy-ı mekân yap, hayalen Elazığ’a git, bir dersini dinle. Feyke’z-zaman ve fevke’l-mekân etmeyen kişi, hiçbir peygamberden ders alamaz, hakikati bulamaz. Risale-i Nur, sahabe mesleğidir, hakikat dersidir. Risale-i Nur’da hayal yoktur. Feyke’z-zaman ve fevke’l-mekân yap, zaman itibariyle fikren Asr-ı Saadete, 1400 sene evvelki zamana ve mekân itibariyle hayalen Cezîretü’l-Arab’a git, Resûl-i Ekrem (asm)’ı vazife başında ve ubûdiyyet içinde görür gibi Felak ve Nas’ı ondan dinle. Resûl-i Ekrem (asm)’ın ve sahabenin nasıl bir namaz kıldıklarını seyret. Cuma namazı kılınacağı zaman sahabenin nasıl işlerini terkedip namaza koştuklarını, o şehrin nasıl bir hale geldiğini müşahede et. Biz, babadan, dededen gördüğümüz taklid üzere Kur’an’ı okuyoruz. Halbuki asıl mesele öyle değildir. Resûl-i Ekrem (asm), verdiği nutukla alemi sarsıyor.

photo content
+2

20241213 10. Söz Haşir Risalesi 5. Suret – İstanbul 00:00 Malum olsun ki içinde bulunduğumuz memleketimiz Türkiye, dar-ı İslam’dır. Zîra her ne kadar Kur'an’a muhalif kanunlar varsa da bu memlekette; 1. Beş vakit farz namazlarda ezan âşikar okunur. 2. Namazlar cemaatle kılınır. 3. Cuma namazı alenen edâ edilir. 4. Bayram namazları açık bir şekilde kılınır. 5. Hacca gitmek isteyenlere mani’ olunmaz. 6. Kurban ibâdeti açıkça edâ edilir. Ve dahî bunun gibi, bir beldenin İslam beldesi olduğunun alâmeti olan çok şiarlar memleketimizde mevcuddur. Böyle bir memlekete daru’l harb denilmez, hatadır. Madem böyledir, öyle ise daru’l İslam'ın hükümleri ile amel etmek gerektir. Binâenaleyh böyle bir memlekette, yani dahilde maddi cihad yapılmaz. Kılıç ve silah çekilmez. Netîcesi vahim, zararı azimdir. Belki ulemânın vazîfesi emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker ile halka nasihatta bulunmak Kur'an'ı talim etmektir. 07:24 Ellah, Rahîm’dir. Ellah’ın Rahîm olmasının delili, her biçarenin, her dertlinin imdadına koşması ve koşturmasıdır. Dağın başında ayağı incinen bir koyuna ya ilaç veya baytar gönderilmesi, sahib-i alemin şefkat ve merhametini gösterir. Her şeyin onun şefkat ve merhametinin kontrolünde olduğunu, hiçbir şeyi unutmadığını bildirir. 11:14 Muhammed-i Arabî (asm) yalnız Kureyş’in, Arab’ın veya Acem’in peygamberi değildir, bütün dünyanın peygamberidir. Ellah, Kuds-i Şerif’in, Mekke-i Mükerreme’nin veya herhangi bir bölgenin idarecisi sıfatıyla Resul-i Ekrem (asm)’ı göndermemiş. Ellah, bütün semavat ve arzın sahibi ünvanıyla Resul-i Ekrem (asm)’ı irsal etmiştir. 33:05 Kâinatın yaratılış gayesi, insanın ubûdiyyetidir. Ubûdiyyet-i insâniyye ise, ancak peygamberlerin ta’lîmi, rehberliği ve muarrifliği ile yapılabilir. Kur’an gelmeseydi, peygamberler gönderilmeseydi Ellah, bu dünyayı yaratmazdı. Evet, kâinatın manası, peygamberlerin getirdiği vahiy ile anlaşılmıştır. Dünyanın yaratılış gayesi, Ellah’a ibadet ve itaat etmektir. Peygamberler ve semavi kitaplar vasıtasıyla insanlar teklif altına alınır, tecrübe ve imtihan neticesinde bir kısım insanlar iman dairesine girer, diğer kısmı dalalete gider. Hakikat-ı Muhammediye, kâinatın da peygamberidir.

20241210 10. Söz Haşir Risalesi 4. Hakikat 2. Ders - İstanbul Bir insan takriben altmış sene yaşar. Peki bütün alemin cûd u seha olarak bu adamın önüne konulması, sonra ölümle kesilip atılması, sonlandırılması olur mu? Elbette hayır. Madem cûd u seha sonsuzdur, bu muvakkat hayata münhasır olamaz. Bütün bu alemi insana musahhar etmekle cûd u sehasını gösteren Zat, elbette boşu boşuna yapmamıştır. Bir dar-ı saadette, daimî tena'um verecektir.

20241210 10. Söz Haşir Risalesi 4. Suret ile 4. Hakikat - İstanbul İnsan, maruz kaldığı bir belânın gitmesiyle lezzet alır. Zira, zeval-i elem, lezzettir. Hem mazhar olduğu bir nimetin elinden çıkmasıyla da üzülür, elem çeker. Zira, zeval-i lezzet, elemdir. Bu dünyadaki misilsiz mücevherâtı ve emsalsiz mat‘umâtı düşün. Verilen bu nimetlerin geri alınması, elemdir. Zeval-i lezzet, elem olduğu için, bir nimetin hiç verilmemesi, verilip alınmasından daha iyidir. Bu misilsiz mücevherattan faydalanan, bu emsalsiz mat‘umâttan lezzet alanlar, eğer ölümle bu hayattan ebediyen kopsalar, bütün nimetler eleme döner. Bu misilsiz mücevherât ve bu emsâlsiz mat‘umât şu misafirhane-i dünyada muvakkat bir hayat geçiren perişan fâniler üstünde durulmaz, kurulmaz. Mutlaka haşir gelecek, baki bir alem olacaktır. Ellâh, cemalini iki cihetle seyreder. Biri; Muhtelif ayinelerde doğrudan doğruya bizzat kendisi müşahede eder, seyreder. Diğeri; Ayinedar müştakların yani başta Resûl-i Ekrem (asm) olmak üzere bütün enbiyâ, bütün evliyâ, bütün ulemâ-i muhakkikin ve bütün müminlerin gözleriyle müşahede eder, seyreder. Çünkü onlardaki nazarı veren de O’dur. Su, toprak, hava, Güneş, Ay, yıldızlar, nebatat ve hayvanat dahil mevcudatta her neye bakarsan bak Cenâb-ı Hakk’ın bu dünyâda âsâr perdesi üzerinde tezahür eden cûd ve seha, cemâl ve kemâl fiillerini göreceksin. Fiil fâilsiz olmaz, kaidesine binaen, cûd ve seha fiilleri, bir Cevvâd-ı Mutlakı; cemâl ve kemâl fiilleri de bir Cemîl-i Zü’l-Kemâl’i gösterip isbât eder. Bu isimlerin arkasından ise sıfat-ı İlahi ve Zat-ı İlahi görünür.

20241206 Haşir Risalesi 3. Suret ile 3. Hakikat– İstanbul 03:39 Kur’an, dünyayı bir memlekete benzetiyor. Bu memlekete nazar-ı dikkatle bakıldığı zaman, her şeyde bir hikmet, yani bir nizam, bir intizam, bir fâide, bir hüsn-i san‘at görünüyor. Bu memleketin hükümetinde her şey hikmetlidir, adaletli ve ölçülüdür. Adalet, mizanı yani ölçüyü ister. Hikmet, intizamı ister. Hikmetin muktezası, intizamdır. Adaletin muktezası, mizandır. Bir devletin hikmetli olabilmesi için kanunu olması gerekir. Adaletli olması için mazlumların haklarını muhafaza ve müdafaa etmesi, zalimleri ise cezalandırması îcâb eder. Kanunlara itaat edenlerin taltif edilmesi hikmetinin muktezası olduğu gibi, kânunlara itaat etmeyenlerin tecziye edilmesi de adâletinin muktezasıdır. Halbuki bu dünyada tam manasıyla icra olunmuyor, o adâlete muhalefet eden insanlar ceza görmeden buradan göçüp gidiyorlar. Demek, bir ma‘dele-i kübrâya bırakılıyor. Dünyada bazen ehl-i îmân ve taatın necat bulması ve ehl-i küfür ve isyanın tokat yemesi o hikmet ve adâleti ihsas ettirmek için birer numunedir. 40:59 Kâinatta her neye bakarsan bak, hikmet ve adâlet-i İlâhiyyenin âsârı bi’l-müşâhede görünüyor. Fiil fâilsiz olmaz, kaidesine binâen, o âsâr üzerinde görünen “hikmet ve adâlet” fiilleri bir kapı olup, “Hakîm ve Âdil” isimlerini göstermektedir. Her şeyin kânun dairesinde yapılması, yaratılan her şeyde binler fayda ve maslahatların gözetilmesi ve her şeyin hüsn-i sanatta yaratılması  hikmet fiilini, hikmet fiili ise perde-i gayb arkasındaki Zat’ın Hâkim, Hakîm ve Hakem olduğunu, hikmetle iş gördüğünü gösterir. Alemde yokluk yoktur. Hiçbir mevcud yok olmaz. Ellah, var ettiği bir şeyi, bir daha yok etmez. Çünkü bu, onun şe’n-i keremine yakışmaz. En adi adam, verdiği bir hediyeyi geri almazsa; elbette nihayetsiz kerem sahibi olan Zat-ı Akdes, verdiği vücud nimetini geri almaz. Alsa keremine yakışmaz, zulüm olur. Madem ölüm vasıtasıyla verdiğini geri alıyor. Öyle ise O Kerim Zat, başka bir alemde muti kullarına daha mükemmel bir surette ikramda bulunacaktır. O’nun mevcudiyetiyle vücuda gelen hiçbir şey yok olmaz, hayattan gitmez. Sadece halden hale, tavırdan tavra geçer. Ya Cennet’e gider, saadetli bir hayatı yaşar. Veya Cehennem’e gider, ceza çeker. Bütün zerrat-ı mevcûdât, Cennet’e gitmek için yaratılmıştır. Fakat kâfirin vücûduna giren zerreler, kâfirin sû-i irâdesi ile emir dairesinde hareket etmediği için cezaya müstahak olurlar. Yakmaktaki murâd-ı İlâhî, zerratın nûrlanmasıdır. Bu da onlar için ayn-ı rahmettir. Cehennem’de asıl cezayı, fail-i muhtar olan nefs-i kafir çeker. Cehennem’e giren kafir, her ne kadar azap çekse de cesedindeki zerreler görevlerini ifa ettiklerinden kendilerine mahsus bir lezzet alırlar. Demek kafirin vücudundaki zerreler dahil Cehennem’e giden bütün zerreler bir nev lezzet alır. Kahır içinde lezzet-i mutlaka var. Cehennem, vücud olduğu, vücud rengi olduğu için -nefs-i kafir hariç- bütün zerrat için ayn-ı Cennet’tir, yokluğa binler defa müreccahtır.