en
Feedback
Risâle-i Nûr İzah ve Notlar

Risâle-i Nûr İzah ve Notlar

Open in Telegram

Risâle-i Nûr üzerine yapılan izah çalışmaları paylaşılmaktadır. Takip ederek istifade edebilirsiniz. Tavsiye Risâle-i Nûr Kanalları @meclisikuran @saidnursi @risaleinur_imtihan İletişim: bediuzzaman@protonmail.com

Show more
6 334
Subscribers
No data24 hours
-77 days
+1630 days
Posts Archive
Ey münkir! Madem ki, şu kainat ve mevcudat var ve içinde işler ve icadlar var, görüyorsun. Muntazam bir iş, bir işleyici ister. Manalı bir yazı, bir yazıcı ister. San'atlı bir nakış, nakkâş ister. Bunları da bilirsin. Elbette şu kainatı dolduran hikmetli işlerin işleyicisi ve yeryüzünün her mevsiminde tazelenen hayret verici nakışların bir nakkâşı, manalı yazıların bir kâtibi vardır. Madem ki, bir işte iki hâkim, bir köyde iki muhtar bulunsa intizam bozuluyor. Sinek kanadından ta göklerdeki yıldızlara kadar hiçbir intizam¬sızlık görünmüyor. Öyle ise “Hâkim” birdir. Bu âlemin yaratılışındaki akılları hayrete düşüren tertibâtın ne demek olduğunu ve mahlûkatın nereden gelip, nereye gideceklerini insanlara bildirmek, kendisi¬ni tanıttırmak ve sevdirmek isteyen bir Rahmanü’r-Rahîm'dir. Hitâbat ve Münâcat-ı Hulûsiyye

Bela ve musibetler, günahların sebebidir, mükafatın da mukaddimesidir. Tabir-i diğerle, bela ve musibetler, günahların keffareti, gelecek saadetin de müjdecisidir. O halde düçar olduğumuz her bir bela ve musibette iki cihet vardır: Biri: O bela ve musibet, geçmişteki günahlarımızın sebebi ve keffaretidir. Diğeri: O bela ve musibet, bir mükafatın mukaddimesi ve gelecek saadetin müjdecisidir. O halde dünyevi ve uhrevi mezkur mükafatları düşünüp sabır içinde şükretmeliyiz.

Kiramen katibin denilen iki melek, her insanın büluğ çağından sonra işlediği hayr ve şer bütün amellerini kaydederler. Yazılan ve kaydedilen bütün ameller mahfuz kalır, silinmez. Bununla beraber şayet bir mü’min bir günah işlese, bir müddet sonra ayağına bir diken batıp onu rahatsız etse, bu rahatsızlığa işlemiş olduğu o günah sebebiyle düçar olduğunu anlayıp tevbe ve istiğfar etse, bu rahatsızlık, onun günahına keffaret olur. Artık ahirette o günahın cezasını çekmez. Zat-ı Zülcelal, o adamı bu dünyada bela ve musibetlere ma’ruz bırakmak suretiyle cezasını peşinen veriyor, ahirete bırakmıyor.

Evet celalli bir el, bu dünyada bizi çalkalandırıyor. Ölüme mahkûm ediyor. Hanımları dul, çocukları yetim bırakıyor. İmanlı olmak şartıyla o dulun ve o yetimlerin ebedi bir alemde mükâfatları vardır. Bu kanun, kafirler için de caridir. Ancak kafirler, işlemiş oldukları iyiliklerin mükafatını, çekmiş oldukları sıkıntıların karşılığını ekseriyetle bu dünyada görürler.

Bir insan, hayatında kahra duçar olmadan, celalli bir elle çalkalandırılmadan, hep lütfa mazhar olsa, her işi rast gitse, bu onun hakkında bir istidraçtır. Mesela; zelzele olduğunda bütün evler yıkılıp, senin evin tek sağlam kalsa bu mu’cize olur. Sırr-ı imtihana münafi düşer. Senin evin de yıkılabilir, malın da gidebilir. Ancak O Hafiz-i Rahim, bir sebeple seni dışarı atıp canını kurtarır. Adetullah böyle cereyan etmiş. Bu dünyada Hazret-i Adem’den bugüne kadar hiçbir insan, bela ve musibetten hali kalmamıştır. Resul-i Ekrem (s.a.v), Habibullah olduğu halde O ve ashabı pek çok bela ve musibetlere giriftar oldular. O halde bu kafile-i nuraniyeye katılmak istersen, bela ve musibete hazır ol! Nitekim Resul-i Ekrem (a.s.m)’a: “Seni seviyorum.” Diyen bir sahabeye, O Zat-ı Ekrem (a.s.m): “O halde bela ve musibete hazır ol!” şeklinde onu irşad buyurmuştur. Bela ve musibetler, kıyamete kadar devam eder. Ehl-i iman, ahirette mükafatını görür. Dünyada ise her zorluktan sonra kolaylık, her sıkıntıdan sonra bir sürur, her elemden sonra kalpte bir huzur ve rahatlık bulur.

Mübârek karıncaya senede birkaç tâne buğday kâfî gelirken, elinden gelse bin tâne toplamaya kalkar. Ayaklar altında kalır, ezilir. Bal arısı kanâat eder, başların üstünde uçar. Alah’ın emriyle insânlara balı ihsân eder, yedirir. Cenab-ı Hakk'ın en a'zam ismi olan “Alah” isminden sonra, en a'zam ismi olan "Rahman" ismi rızka bakar. Rızıktaki şükürle O’na yetişilir. Şükrün enva’ından en câmii ve fihriste-i umûmiyyesi namazdır. Şükrün içinde sâfî bir îmân, hâlis bir tevhîd vardır. Çünkü bir elmayı yiyen ve اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ diyen adam, bu şükür ile i'lân ediyor ki; “O elma, doğrudan doğruya dest-i kudretin yadigarı ve doğrudan doğruya rahmet-i İlâhiyye hazînesinin hediyesidir.” demesi ve itikad etmesi ile her şeyi O'nun dest-i kudretine teslim ediyor. Hakiki bir imanı ve halis bir tevhidi, şükür ile beyan ediyor. Gafil insanın, küfran-ı nimet ile ne derece hasa¬rete düştüğünü, çok cihetlerden yalnız bir vechini söyleyeceğiz. Şöyle ki: Lezzetli bir nimeti yiyen insan, eğer şükrederse; o ni'met şükür vasıyasıyla nûr olur, uhrevî bir cennet meyvesi olur. Verdiği lezzeti de Cenab-ı Hakk'ın iltifat-ı rahmetinin eseri olduğunu düşün¬mekle, büyük ve daimi zevk ve lezzet alır. Eğer şükretmezse, o muvakkat lezzet, zeval ile bir elem ve teessüf bırakır. Elmas mahiyetindeki ni’met, kömüre döner. Şükür ile zail rızıklar, daimi lezzetler, baki meyveler verir. Şükürsüz nimet, en güzel de olsa, çirkin bir sûrete döner. Hitâbat ve Münâcat-ı Hulûsiyye

لَتُبْلَوُنَّ فى اَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْ “(Zat-ı Uluhiyetime kasem ederim ki:) elbette ey Müslümanlar! (Sizler, mallarınız ve nefisleriniz hakkında imtihan olunacaksınız, tecrübeye tabi tutulacaksınız.) Hak Teâlâ Hazretleri, insanı bu dünyaya göndermiş, onu mal ve can ile bu dünyada imtihan etmektedir. O malı nereden elde ettiği ve nerelere harcadığı hususunda imtihan ettiği gibi; can hususunda da onu imtihan etmektedir. Şöyle ki; verdiği vücut, hayat ve sıhhat nimetini ibâdet ve itaate mi sarfediyor, yoksa heva-i nefsin yolunda mı zayi ediyor, tecrübe etmektedir. Hem insan, vakit vakit bazı hastalıklara, bela ve musibetlere, zulüm ve hakaretlere, hapis ve esarete, yakınlarının ölümünden hasıl olan üzüntü ve kederlere maruz kalır. Cenab-ı Hak bunlarla da kulunu imtihan ve tecrübe eder. Tâ ki, bunlara karşı sabredip etmediği anlaşılsın, Allah'ın takdirine ne derece razı olup olmadığı meydana çıksın, ona göre mükâfat veya cezaya kavuşsun. Alim-i Mutlak, kullarının bütün fiillerini, hareketlerini, niyetlerini, bütün kabiliyetlerini ilm-i ezelisiyle tamamen bildiği halde; onları böyle bir imtihana tabi tutması, onların amellerini kendilerine ve başkalarına göstermek içindir ve ilâhî delillerin tamamen ortaya çıkması içindir. Tâ ki; yarın kıyamet gününde kimsenin bir itiraza selahiyeti kalmasın.” Al-i İmran 186

Bu dünya, imtihan ve tecribe meydanı olduğu için Allahu Azimüşşan, hiçbir kimseyi bu imtihandan muaf tutmamıştır. Hatta en şiddetli bela ve musibete giriftar olanlar, başta peygamberlerdir. Allah katında en sevgili kul, Hazret-i Muhammed (a.s.m) olduğu halde Uhud Savaşı’nda düşmanları tarafından dişi şehid edilmiş, mübarek yüzü kana bulanmıştır. Hayatı boyunca hep eza ve cefa görmüş, zahmet ve meşakkate giriftar olmuş, günlerce aç ve susuz kalmış, hatta bazen mübarek karnına taş bağlamıştır

📚Risâle-i Nûr Külliyatından "31. Söz Miraç Risâlesi" Derslerini aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz (Yusuf SELAMİ Hoca @meclisikuran) 👇 (Youtube Kanalına abone olarak canlı yayınlanacak Derslerden haberdar olup istifade edebilirsiniz. ) https://youtube.com/playlist?list=PLR60DFttTY9UtkUtaJJKE6v9SeUs4vvmR

Cenab-ı Hak, Celil isminin tecellisinden gelen bela, musibet ve hastalıklarla bizleri terbiye ediyor. Hadis-i şerifte ifade edildiği gibi; “Cenab-ı Hak, bir kulu için yüksek bir makam tayin etmiştir. Kul, şahsi ameliyle o makama çıkamaz. Allah o kulu bela, musibet ve hastalıklara giriftar etmekle –şükür ve sabretmek şartıyla- onu o yüksek makama çıkarır.

Resûlullah (a.s.m) şöyle buyurmuştur: “Ehl-i sabrın ecir¬lerini beyan hakkında yevm-i kıyamette mizan kurulur. Amel sa¬hiplerinin, her nevi amelleri terazide tartılır. Herkes ameline gö¬re ecrini alır. Ancak belâya ve mesâibe mübtelâ olanların sabırla¬rına terazi ve tartı olmaz. Belki onların ecirleri üzerlerine dökülür, hesabı olmaz. Hatta dünyada ömürleri afiyetle geçenler, “Keşke dünyada ce¬setlerimiz makaslarla kesilmiş olsaydı da bu dereceye nail olsaydık.” diye temennide bulunurlar. Lâkin âhirette bu temennileri yerine gelmez.”

وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً وَاِلَيْنَا تُرْجَعُونَ “(Ve) ey insanlar! (Sizi bir imtihan olmak üzere şer ile ve hayr ile tecrübe ederiz.) Yani sizleri evamir ve nevahi ile teklifen imtihan ettiğimiz gibi; nimetler ve musibetlerle de tekvinen imtihan ederiz. Sizi bazen hastalık, fakirlik gibi bir belâya uğratırız. Bazen de sıhhat ve zenginlik gibi dünyevî bir nimete nail kılarız. Tâ ki sabr ve şürkeder olduğunuz veya olmadığınız meydana çıkmış olsun. (Ve) sonunda (bize döndürüleceksiniz.) Dünyadaki amellerinize göre ahirette hakkınızda muamele yapılacaktır. İman edip salih amel işleyenler, belalara sabredip nimetlere şükredenler, mükâfatlara nail olacaklar. Aksine hareket etmiş olanlar da lâyık oldukları cezalara uğrayacaklardır. Zâten bu dünyaya gönderilişimizdeki gaye, burada bir imtihana tâbi tutulup ona göre ya mükâfata veya cezaya kavuşmaktan ibarettir.” Enbiya 35

İslam Alemi, İngiliz, Fransız Ve Diğer Devletlere Ne Zaman Galip Gelecek ? || (YUSUF SELAMİ HOCA) https://youtu.be/siace-x66GQ

Üstadımız Bediüzzaman hazretleri 6000 saifelik Risale-i nurlarda peygamber ﷺ dan bahsederken kullandığı mübarek isim ve sıfatlar.. 1)Muhbir-i Sadık (A.S.M) 2)Zât-ı Ekrem (A.S.M) 3)Zât-ı Mübarek (A.S.M) 4)Zât-ı Nuranî (A.S.M) 5)Muhammed-i Arabî (asm) 6)Zât-ı Kudsî (A.S.M) 7)Hoca-i Kâinat (A.S.M) 8)Fahr-i Âlem (A.S.M) 9)Muhammed-ül Emin (asm) 10)Seyyid-ül Âlemîn (asm) 11)Sultan-ı Levlak (asm) 12)Hâtem-ül Enbiya (asm) 13)Resul-i Rabb-il Âlemîn (asm) 14)Reis-i Âlem (asm) 15)Seyyid-ül Beşer (asm) 16)Bürhan-ı Nâtık-ı Sadık ve Musaddak 17)Mu'cizat-ı Bahire Sahibi 18)Saadet-i Ebediye Müjdecisi 19)Maden-i Kemalât 20)Muallim-i Ahlâk-ı Âliye 21)Dellâl-ı Vahdaniyet ve Saadet 22)Tercüman-ı Kelâm-ı Ezelî 23)Melek, Cinn ve Beşerin Seyyidi 24)Kâinat Ağacının En Münevver ve Mükemmel Meyvesi 25)Hakk'ın En Münevver Bürhanı 26)Hakikatın En Parlak Siracı 27)Tılsım-ı Kâinatın Miftahı 28)Muamma-yı Hilkatin Keşşafı 29)Hikmet-i Âlemin Şârihi 30)Saltanat-ı İlahiyenin Dellâlı 31)Mehasin-i San'at-ı Rabbaniyenin Vassafı 32) Mevcudattaki Kemalâtın En Mükemmel Enmuzeci 33)Kâinatın İllet-i Gaiyesi (@bediuzzaman Telegram Kanalı)

Cenab-ı Hak, kullarını evamir-i teklifiye ile imtihan ettiği gibi; evamir-i tekviniye ile de imtihan eder. Mal, can ve evlad hususunda bizi tecrübe eder Teğabun 15 ; Enfal 28

Rezzâk-ı âlem, insân ve hayvan âlemlerini de bir dâire hükmünde teşkîl etmiş ve merkezine de rızkı koymuş. İnsanları, hattâ hayvanları rızka âdetâ âşık, hâdim ve musahhar etmiştir. Demek rızkı tekeffül etmese idi, vermese idi, canlı mahlûkları yaratmaması îcâb ederdi. Rezzâk-ı âlem rızkı da gàyet geniş ve zengin ve hadsiz ni'metleri câmi’ bir hazîne hâlinde halk etmiştir ve yenilecek şeylerin sayısınca, kuvve-i zâika, yâni tadacak ve tanıyacak ma'nevî küçük mîzânları dilimizde halk etmiştir. Her şeyin, rızkın etrafında toplandığını ve rızka baktığını anladıktan sonra şunu da bilelim ki; bütün envâı ile rızık, ma'nen, maddeten hâlen ve kàlen şükür ile kàimdir. Rızkın yetiştirdiği ve gösterdiği şey de şükürdür. Rızka iştihâ ve iştiyâk, bir çeşit fıtrî şükürdür. Lezzet ve zevk almak dahi düşünmeden bir şükürdür. Hayvanların şükrü böyledir. Yalnız insân, dalâlet ve küfür ile o fıtrî şükrü esâsından bozuyor, şükürden şirke giriyor. Hitâbat ve Münâcat-ı Hulûsiyye

Cenab-ı Hak, rububiyet sıfatıyla insanı bu dünyada imtihan eder. Mesela; en sevdiği bir evladını bir kaza ile elinden alır. Çok sevdiği bedenini hastalığa düçar eder. Sevdiği malını birden helak eder. Çok çalıştığı ve gayret sarfettiği halde işleri yolunda gitmez. “Acaba ben ne yaptım?” Diye düşünür. Rabbine karşı kendisini hatalı ve kusurlu görür. İmanının gereği olarak Rabbi tarafından sevdikleriyle imtihan ve tecrübeye tabi tutulduğunu anlar.

O’nun rububiyet sıfatından gelen bela ve musibetlere karşı rıza ve memnuniyetimizin neticesi, hem dünyada, hem de ahirette bizim için hayırlı olacaktır. Zira Cenab-ı Hakk’ı Rab olarak kabul etmekle dünyada manen sıkıntı ve kederden kurtuluruz, kalben ve ruhen huzur buluruz. Ahirette ise; hem sabrın mükafatını görürüz, hem de ebedi bir saadete namzet oluruz.

Ehl-i iman, imanının gereği olarak bela ve musibetleri peşinen kabul etmelidir Madem ehl-i iman olarak O’nun rububiyetine razıyız. Öyle ise rububiyeti noktasında verdiği şeylere rıza göstermemiz lazım gelir. Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin nefsine dediği gibi demeliyiz: اُو گُفْت اَلَسْتُ و تُو گُفْتِى بَلَى شُكْرِ بَلَى چِيسْت كَشِيدَنْ بَلاَ چِيسْت كِه يَعْنِى مَنَمْ حَلْقَه زَنِ دَرْگَهِ فَقْر و فَنَا سِرِّ بَلاَ Yani: “Cenab-ı Hak, ruhları yarattığı zaman: “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sordu. Sen de: “Evet, Sen benim Rabbimsin.” Diye cevab verdin ve O’nun Rububiyetini tasdik ve ikrar ettin. O gün “bela” yani “Evet, Sen benim Rabbimsin.” Demenin şükrü nedir? Dünyada bela çekmekdir. Dünyadaki bela ve musibetlerin sırrı nedir? Neden Cenab-ı Hak, kullarını bu kadar bela ve musibetlere giriftar eder? Kulun acz ve za’fını, fakr ve ihtiyacını, naks ve kusurunu, zeval ve fenasını anlayıp dergah-ı İlahiyeye iltica etmesi, O’nun kapısını çalması, kudret-i Samedaniyenin, rahmet-i İlahiyenin ve kemal-i Rububiyetin önünde hayret ve muhabbetle secde etmesidir.”

Belâ ve Musîbetler kulun işlediği günahlarının neticesidir! وَمَا اَصَابَكُمْ مِنْ مُصيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ اَيْديكُمْ وَيَعْفُوا عَنْ كَثيرٍ “(Ve) ey insanlar! (Size) dünyada (musibetten her ne isabet ederse, kendi ellerinizin kazandığı şey sebebiyledir.) Siz günahlarınızdan ve Allah'ın emrine muhalefetinizden dolayı böyle bir musibete mâruz kalmış olursunuz. Meselâ: Vakit vakit cemiyetler arasında bir takım felâketler, umumî musibetler, kaht ve gala meydana gelir. Bütün bunlar, cemiyet fertlerinin birer cezası durumundadır. Doğrulukla hareket etmeyen nice tüccarlar, nihayet iflâsa düşerler. İnsanlara zulmeden kimseler de nihayet zulüm ve felâketlere uğrarlar. Bütün bunlar, gayr-ı meşru hareketlerin ve günahların birer dünyevî cezasıdır. (Ve) O Zat-ı Zülcelal, (bir çoğundan) nice günâhlardan, kusurlardan (ise afv eder.) Günahları sebebiyle onları hemen cezaya uğratmaz. Belki tevbe eder diye mühlet verir. Bu da ilâhî bir rahmet eseridir. Tevbe etmediği taktirde cezalandırır. Veya burada cezalandırmaz, cezasını ahirete te’hir eder.” Şura 30