en
Feedback
Risâle-i Nûr İzah ve Notlar

Risâle-i Nûr İzah ve Notlar

Open in Telegram

Risâle-i Nûr üzerine yapılan izah çalışmaları paylaşılmaktadır. Takip ederek istifade edebilirsiniz. Tavsiye Risâle-i Nûr Kanalları @meclisikuran @saidnursi @risaleinur_imtihan İletişim: bediuzzaman@protonmail.com

Show more
6 334
Subscribers
No data24 hours
-77 days
+1630 days
Posts Archive
Belâ ve Musîbetler kulun işlediği günahlarının neticesidir! وَمَا اَصَابَكُمْ مِنْ مُصيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ اَيْديكُمْ وَيَعْفُوا عَنْ كَثيرٍ “(Ve) ey insanlar! (Size) dünyada (musibetten her ne isabet ederse, kendi ellerinizin kazandığı şey sebebiyledir.) Siz günahlarınızdan ve Allah'ın emrine muhalefetinizden dolayı böyle bir musibete mâruz kalmış olursunuz. Meselâ: Vakit vakit cemiyetler arasında bir takım felâketler, umumî musibetler, kaht ve gala meydana gelir. Bütün bunlar, cemiyet fertlerinin birer cezası durumundadır. Doğrulukla hareket etmeyen nice tüccarlar, nihayet iflâsa düşerler. İnsanlara zulmeden kimseler de nihayet zulüm ve felâketlere uğrarlar. Bütün bunlar, gayr-ı meşru hareketlerin ve günahların birer dünyevî cezasıdır. (Ve) O Zat-ı Zülcelal, (bir çoğundan) nice günâhlardan, kusurlardan (ise afv eder.) Günahları sebebiyle onları hemen cezaya uğratmaz. Belki tevbe eder diye mühlet verir. Bu da ilâhî bir rahmet eseridir. Tevbe etmediği taktirde cezalandırır. Veya burada cezalandırmaz, cezasını ahirete te’hir eder.” Şura 30

Cenab-ı Hak, mü’mini cehenneme sevk etmemek için, ekseriyetle burada ona ceza verir. Bu, Allah’ın mü’min hakkında cereyan eden bir rahmetidir. O halde denilmemeli: “Bu bela ve musibet niçin geldi?” Zira bela ve musibetler, günahların neticesidir. Şayet kul, düçar olduğu bela ve musibetin günahları sebebiyle başına geldiğini bilip tevbe ve istiğfar ederse; bu durumda o bela ve musibet günahlarına keffaret olur.

مَنْ يَعْمَلْ سُوءًا يُجْزَ بِه وَلَا يَجِدْ لَهُ مِنْ دُونِ اللّهِ وَلِيًّا وَلَا نَصيرًا Nisa 123 “(Her kim bir kötülük yaparsa, onunla ya dünyada veya âhirette cezalandırılır.) Bazı kimseler, yaptıkları fenalıkların cezasını daha dünyada iken görür. Bazı kimseler de âhirette göreceklerdir. Mü'minler, kusurlarının cezalarını, ekseriyetle dünyada görürler. Böylece uhrevî cezadan kurtulmuş olurlar. Ehl-i küfrün bir çoğu da (Kavm-i Nuh, Kavm-i Ad, Kavm-i Semud, Kavm-i Lut gibi) bir kısım cezalarını dünyada görmekle beraber, asıl cezalarını cehennemde ebedi kalmak suretiyle âhirette göreceklerdir. (Ve) dünyevi ve uhrevi bela ve azab anında, hiç bir kimse (kendisi için Allah Teâlâ'dan başka ne bir yar) hakiki bir dost, onu affa kadir bir veli (ve ne de bir yardımcı bulamaz.) Kimse onu koruyamaz, onu cezadan kurtaramaz. O halde daha dünyada iken evamir-i İlahiyeye riayet, nevahi-i İlahiyeden içtinab etmeli, kusur etse O’nun afv ve mağfiretine sığınmalıdır.”

Cenab-ı Hak, kullarını iki şekilde terbiye eder. Nasıl ki bir padişah, saltanatına itaat edenleri mükafatlandırarak taltif eder. İtaat etmeyenleri ise hesaba tabi tutar, cezalandırır. Aynen öyle de Cenab-ı Hak, saltanat-ı rububiyetine itaat eden muti kullarını hem dünyada, hem de ahirette taltif eder. O saltanata inkar ve isyan ile mukabelede bulunanları ise dünya ve ahirette cezalandırır.

Cenab-ı Hak, rububiyet sıfatıyla bizleri iki şekilde terbiye eder: Biri; lütuf ile, Diğeri; kahr iledir. Tabir-i diğerle biri; cemal ile, diğeri celal iledir. Sadece lütuf ve cemal ile terbiye olunalım diye düşünmek, sırr-ı imtihana münafidir. Cenab-ı Hak, ehl-i imana evvela tecelliyat-ı kahriye ile muamele eder, daha sonra lütufla onların imdadına yetişip onları sıkıntıdan kurtarır. Ehl-i iman hakında adetullah ekseriyetle böyle cereyan etmektedir. Resul-i Ekrem (a.s.m) ve Hazret-i İbrahim (a.s)’ın sergüzeşt-i hayatları buna en bariz misaldir. O Malikü’l-Mülk, Resul-i Ekrem (s.a.v)’ı Mekke’de on üç sene kahhar bir elle çalkalandırdı. Müşrikleri başına musallat etti. Medine döneminde ise; O Zat-ı Ekrem (a.s.m)’ı on yıl müşrik, münafık ve ehl-i kitabla mücahede ve mücadele ettirdi. Bütün bu sıkıntı ve zorlukların neticesinde O’na ve ümmetine pek çok fütuhatı müyesser kıldı. Hususan Hazret-i Ömer (r.a) döneminde Din-i Mübin-i İslam i’la ve i’zaz edildi

Şuan Canlı Yayınlanan KANDİL ÖZEL Miraç Risâlesi Dersini (21. Ders) aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz. (Yusuf SELAMİ Hoca @meclisikuran) 👇 (Youtube Kanalına abone olarak canlı yayınlanacak Derslerden haberdar olup istifade edebilirsiniz) https://youtu.be/DUrOi7AYLf8

Risale-i Nur’un has talebeleri de evvela tecelliyat-ı celaliyeye, daha sonra tecelliyat-ı cemaliyeye mazhar olurlar. Cenab-ı Hak, bizleri bazen lütuf ile okşar, ikramlarda bulunur, rahmetiyle dergahına celbeder. Bazen de kahhar bir elle bela ve musibete giriftar etmek suretiyle te’dib ve terbiye eder. İzet ve celalini böylece ihsas ettirir. Ta ki unutulmasın.

Cenâb-ı Hak, verdiği rızk ni'metlerine karşılık kullarından üç şey istiyor. Zikir, fikir ve şükür. Başta Bismillah zikirdir. Nihâyetinde Elhamdülillah şükürdür. İkisi arasında, “Bu ni'metler, Hàlık-ı Rahîm’indir.” diye düşünmek fikirdir. Rızık olan ni'metlerdeki gàyet süslü sûretler, güzel kokular, şirin lezzetler, şükrün da'vetçileridir. Hayât sâhiblerini şevke da'vet ederek, bir nev’î ihtirâma sevk ederek manevi şükür yaptırırlar. “Bu emsalsiz, lezzet ve güzellikte ni'metleri, Hâlık’ım bana rızık olarak vermiştir. Bu kısa ömürde, bu geçici hayâtta ve bu fânî âlemde bu ni’metleri ihsân eden Rezzâk-ı âlem, ebedî ömürde, sermedî hayâtta ve bâkì âlemde nihâyetsiz lezzet ve güzelliklerde Cennet meyvelerini in’âm ve ihsân buyuracaktır.” düşüncesi ve îmânı ile şükür içinde en âlî ve tatlı lezzeti ve zevki ma’nen tattırırlar. Şükürsüz insân, bu ma’nevî zevklerden mahrûmdur. O yalnız dört ayaklılar gibi mîdesini doldurur. Hitâbat ve Münâcat-ı Hulûsiyye

Halık-ı Alem, insanın mahiyetini bir model gibi yapıp onu mevt ve fenaya, zeval ve firaka, musibet ve meşakkate maruz bırakmakla kendi san’atını seyrediyor. Onu halden hale, tavırdan tavra geçirmekle faaliyet-i kudretini gösteriyor. Rahmetinin, hikmetinin ve vedudiyetinin eserlerini ihsas ediyor. Üzerinde cereyan eden bütün bu faaliyetlerden dolayı, insanın itiraza hakkı yoktur. Zira kul, ücretini dünyada peşin olarak almıştır. Ahirette ise ehl-i iman ve taat, saadet-i ebediyeye mazhar olacaktır. Ehl-i küfür ve dalalet ise ademden kurtulup cehennemde ebedi kalacaktır. Ademden kurtulup ebediyete mazhar olmaları, ehl-i küfür ve dalalet için bir nimettir. Demek mevt ve fena, zeval ve firak, musibet ve meşakkat, Cenab-ı Hak’kın Rahim, Hakim ve Vedud isimlerine zıt değildir.

Ya Rab! Düşmanımız hesapsızdır. O düşmanların en mühimmi dörttür: Birincisi: Nefs-i emmaredir. İkincisi: Şeytan-ı cinnidir. Üçüncüsü: Şeytan-ı insi, bahusus su-i karin denilen kötü arkadaştır. Dördüncüsü: Dünyanın dünyaya bakan cihetidir. Bu dört düşmanın şerrinden, bahusus şeytan-ı insinin şerrinden bizi muhafaza eyle, bizi mağlub etmek suretiyle düşmanlarımızı bize karşı sevindirme. Eğer feleğin çarkını döndüren kader, ehl-i imana rahmetiyle muamele ederse, düşmanların mağlub olması gayet kolay olur. Aksi taktirde bu düşmanlara karşı mukavemet etmek gayet zordur. Cenab-ı Hak, rububiyet sıfatıyla bizleri iki şekilde terbiye eder: Biri; lütuf ile, Diğeri; kahr iledir. Tabir-i diğerle biri; cemal ile, diğeri celal iledir

Şuan Canlı Yayınlanan Miraç Risâlesi Dersini (18. Ders) aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz (Yusuf SELAMİ Hoca @meclisikuran) 👇 (Youtube Kanalına abone olarak canlı yayınlanacak Derslerden haberdar olup istifade edebilirsiniz) https://youtu.be/Loj-zJErz2w

Kainatta zahiren çirkin ve abes gibi görünen bela, musibet, hastalık, fakirlik, ölüm, zalimin zulmü gibi hadiseler altında pek çok hikmetler ve güzellikler saklıdır. Bu hikmetler ve güzellikler ancak kaza ve kadere teslim olmakla görülebilir. İnsan, bu dünyada gaflet içinde bir hayat sürerken, birden ölüm gelse, gaflet bataklığında onu yakalasa, ahiret saadetini kaybedebilir. Fakat bela ve musibetler, ikaz ve irşad edici olduğundan gafil olan insanı uyandırması sebebiyle gayet hikmetlidir

Ölüm bir imtihandır. Cenab-ı Hak, onu zihayatın başına musallat eylemiş. Şu mevcudat-ı âlemi çalkalandırıyor. Bu bahar mevsiminde hayata mazhar olan nazenin mevcudatın mevt ve fenası, zeval ve firakı zahiren çirkin gibi görünüyorsa da hakikatte gayet güzeldir ve birçok hikmet ve faidesi vardır. Mesela; bu küre-i arz üzerinde vücud ve hayat nimetine mazhar olan bütün mevcudat, cennete gider, bekaya mazhar olur. Oradaki hayvanat, buradaki insan kadar lezzet alır. İnsanın cennette ne kadar yüksek bir lezzete ve saadete mazhar olacağı buna kıyas edilsin. Acaba böyle bir netice az mıdır? Öyle ise mevt ve fena, zeval ve firak, musibet ve meşakkat, Rahim, Hakim ve Vedud isimlerine zıd değil. Belki bu isimler, mevt ve fenayı, zeval ve firakı, meşakkat ve musibeti iktiza ederler.

Bela ve musibetlerin altında rahmet-i İlahiyenin tecellisi görünür Mesela; ölüm olmazsa, cennete nasıl gidilebilir? Rü’yet-i cemal-i İlahiye ki; beşerin elde etmek istediği en yüksek makamdır. Ölüm olmazsa, bu makama nasıl erişilebilir? Çünkü cennete giden ve hakiki dost olan Allah’ın cemaline kavuşturan yol ölümden geçer. Demek zahiren çirkin görünen ölümün arkasında, ehl-i iman için cennet ve refik-i a’la gibi tarifi gayr-ı kabil nimetler saklıdır.

ÎMÂN, BİR MA'NEVÎ TÛBÂ-İ CENNET ÇEKİRDEĞİNİ TAŞIYOR. Îmândaki saâdet, ni’met ve rahatın büyüklüğünü anlamak için mü’min ile kâfir ve fâsıkı muvâzene edelim. Kalbine îmân nûru girmeyen kâfir veyâ yalnız Müslüman adını almış gàfil ve fâsık, bu âleme îmân ve Kur'ân nûru ile bakamadığı için bütün memleketi umûmî bir mâtem yeri hâlinde görür. Bakar ki; canlı mahlûkàt, husûsiyle insânlar dünyâya geliyorlar. Fakat bu âlemde ebedî kalmıyorlar, ölüp gidiyorlar. Mü'min, îmânın nûru ile bu âlemin kapısını Hàlık’ın muvakkat misâfirhânesi levhası konulmuş olduğunu görüyor ve her mahlûkun üzerinde de “Muvakkattır, fanidir, geçicidir, ebedî ve bâkì âleme geçecek muvakkat misâfirdir.” damgasını okuyor. Memlekete bakıyor, görüyor ki; yaşasınlar, teşekkürler ile umûmî terhîs şenliği. Hem tekbîr ve tehlîl ile mesrûrâne askere çağırmak için davul ve muzıka sesleri işitiliyor. Kâfir veyâ fâsık-ı gàfile göre; bu dünyâ, umûmî bir mâtem yeri olmakla berâber bütün canlı mahlûklar, firâk ve zevâl sillesi ile ağlayan yetimlerdir. Hayvan ve insânlar, ecel pençesiyle parçalanan kimsesizlerdir. Dağ ve deniz gibi büyük mevcûdât, rûhsuz dehşetli cenâzeler gibidir. Böyle görüş, onu ma'nen azâb içinde bırakır. Bu âlemde de Cehennem azâbını çektirir. Hàlık’ı tanıyan ve tasdîk eden mü'mine göre dünyâ, Rahmân olan Ellah’ın bir zikirhânesi, insânların ve hayvanların ta'lîm ve terbiye yeri, ins ve cinnin imtihân meydanıdır. İnsân ve hayvanların ölümleri, hizmetten terhîstir. İnsân ve hayvanların doğumları, Ellah’ın hizmetine, askerliğine ve vazîfe başına gelmektir. Bütün hayât sâhibleri, birer muvazzaf mesrûr asker, birer müstakìm memnûn me’mûrlardır. Bütün sesler, ya vazîfe başındaki zikir ve tesbîh veyâ paydostan gelen şükür ve tefrih veyâ işlemek neş’esinden gelen latîf seslerdir. Bütün mevcûdât, Seyyid-i Kerîm ve Mâlik-i Rahîm’in birer mûnis hizmetkârı, birer dost me'mûru, birer şirin kitâbıdır. İşte îmândan böyle latîf, âlî ve lezzetli hakìkatler tecellî ve tezâhür eder. Demek oluyor ki; îmân bir ma'nevî Tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise ma'nevî bir Zakkûm-u Cehennem tohumunu saklıyor. Demek selâmet ve emniyet, yalnız İslâmiyet’te ve îmândadır. Öyle ise biz dâimâ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نِعْمَةِ اْلاِسْلاَمِ وَكَمَالِ الْا۪يمَانِ demeliyiz. Hitâbat ve Münâcat-ı Hulûsiyye

Şu anda küre-i arz üzerinde Ken’aniler namı altında bir kavmi kimse gösterebilir mi? O kavim, şirk, zulüm, tuğyan ve istibdatları sebebiyle yeryüzünden silindi, adı ve sanı bile unutuldu. İşte Allah (c.c), zalim kavimlerden böyle intikam alır. O zamanda o zalim kavme karşı hakkı müdafaa eden İbrahim (a.s) ve etbaı ise, kıyamete kadar hem kalblerde taht kurdu, hem de bütün ehl-i iman tarafından selam ile yadedildi. Demek şu alemde devamlı olarak ehl-i küfür, celalli bir silleye maruz kaldığını, ehl-i iman ise, cemalli bir iltifata mazhar olduğunu görüp ibret almamız ve hakda sabitul kadem olmamız lazımdır.

Eyvah! Biz musibetzede ehl-i imanız. Hazret-i İbrahim’in milleti olduğumuz için, kader-i İlahi celalli bir elle bizi çalkalandırıyor. Nasıl ki; Hazret-i İbrahim (a.s.m)’ın bütün peygamberlerin babası olması nimet ve mevkii, Nemrud’un ateşi içerisinde saklıydı. Cenab-ı Hak, ileride Nemrud’un saltanatını başına yıkacak O’nun evladından birisini göndermek suretiyle O’nun intikamını alıp fahrini yükseltti. Aynen öyle de O Zat-ı Rahim, biz musibetzede ehl-i imana da bir gün bir ferec ve necat ihsan edecek, bizi ehl-i dalaletin esaretinden kurtaracaktır. İnşaallah. Öyle ise umutsuz olmadan rahmet-i İlahiyeden ferec ve necatı intizar edelim. Kaza ve kadere teslim olalım.

Bela ve musibetler, bu dünyada tekamül ve terakki içindir. Hakim ismi böyle iktiza eder. Bela ve musibetlere düçar olan şu insan, ebedi bir aleme namzet, cennette sultan ve Allah’ın yanında mukarreb bir memur-u ilahi rütbesiyle taltif edilecektir. Böyle bir insan, bu kadar yüksek bir makam ve mertebeyi elde etmek için, elbette ağır bir imtihana tabi tutulacaktır. Bu imtihanın gereği olarak Halık-ı Hakim, kuluna devamlı bol rızık vermez, bazen kısar. Onu hasta eder, alil eder, sakat eder, yakınlarını öldürmekle onu mahzun eder. Bütün bunlar, onun hakkında birer imtihandır. Evet Allah, bazen insanın ciğerparesi olan evladını öldürür, babayı evladsız bırakır. Bazen de babayı öldürür, evladını yetim bırakır.

insan mukarrebinlerden olur ne demektir? Yani Cenab-ı Hakk’a yaklaşır, O’nun cemaliyle ve tekellümüyle müşerref olup O’nunla ünsiyet eder. Bu en büyük bir lezzettir. Ehl-i dünya “işlerimi yoluna koymak için sultana yaklaşayım” diye bütün gücünü sarfeder. Sultan isminin cüz’i bir tecelligahı olan bir sultana yaklaşmak, bu kadar değer taşıyorsa, Sultan-ı kainata yaklaşmak, ne kadar değer taşıdığı düşünülsün.

Bu kainatın Bânii ve Sânii de madem ki; güneşlerden zerrelere kadar, mülkünde yarattığı her şeyini soracak, anlayacak yüksek duygulu insanları yaratmıştır. Bütün bu insanların babası olan Hazret-i Adem’den (as) şimdiye kadar şu münasebeti, en mükemmel olarak Küre-i Arz’ın yarısını, insanların beşte birini tasarrufu¬na alan ve kainatın manevi şeklini değiştirip ışıklandıran Muhammed (sav) göstermiştir. Öyle ise Halık’ın insanlarla münasebetinin en son derecesi olan Mi’rac, O’na pek lâyık ve muvâfıktır. Aklı, vicdânı ve şuûru olan insan, bunu böyle kabul eder. Hitâbat ve Münâcat-ı Hulûsiyye