Risale-i Nur Dersleri (Edessa)
Відкрити в Telegram
Показати більше
4 663
Підписники
+224 години
+77 днів
+730 день
Архів дописів
20250103 10. Söz Haşir Risalesi, 9 Hakikat 3. Ders – İstanbul
Dünya bir cihette bir kitabdır, bir cihette bir misafirhanedir, bir cihette bir manevra meydanıdır, ordudur, bir cihette bir teşhirgahtır. Levh-i Mahfuz, İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin’den müteşekkildir. Mevcudat, ilmi programını İmam-ı Mübin’den, fizikî şekillerini Kitab-ı Mübin’den almaktadır. Cenab-ı Hak, İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin’deki akisleri İsrafil (as)’ın sur’una düşürmek suretiyle zamana bağlı olarak mevcudatı yaratır. Zaman, inkılab yeridir. Levh-i Mahv ve İsbat, Levh-i Mahfûz’un aksi ve gölgesi hükmünde olan ve devamlı değişen bir defterdir, zamanın hakîkatidir. Zerrenin maddesinin dış hareketinin levnine, zaman ve zamanın dış yüzü denir. İsrafil (as)’ın sur’u, herkesin yanındadır, bütün alemi içine almıştır. Levh-i Mahfuz, İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin’in merkezidir. Levh-i Mahfuz, Arş’da olmakla beraber herkesin yanındadır, her yerdedir. Nur olduğu için herşeyi kaplamıştır. Arş’ın merkezi de yukarıdadır, ama Arş da nurdur, her yeri kaplamıştır. Emirlerin bin senede veya elli bin senede inip çıkması bizim anlayışımıza göredir. Ellah, bizim fehmimize göre konuşmuş. Arş-ı Azam, Levh-i Mahfuz, İmam-ı Mübin, Kitab-ı Mübin, Levh-i Mahv ve İsbat ve İsrafil (as)’ın Sur’u Ellah’ın Nur ismine ayine oldukları için zaman, mekân, keyfiyet tayini ve kaydı olamaz. Hiçbiri, bir diğerine mâni değildir. Aşağı, yukarı gibi düşünceler yanlıştır.
Ellah’ın bütün ef’al, esma ve sıfatının tecelliyatı la zamanidir, la mekanidir, la keyfidir. Mahlukat ise, zamanidir, mekanidir. خَلَقَ اللّٰه “Ellah, yarattı” diyoruz, peki Ellah, şimdi mi Hâlık’tır yoksa gelecekte mi Hâlık’tır? Ulema-yı İslam bu esmanın izahında çok sıkıntıya girmişler. Maturidi, ezelden Hâlık’tır diyor. Eş’ari, bilfiil taalluktan sonra Hâlık’tır, diyor. Hâlbuki ezelden Hâlık olduğunu kabul etsek bile yine zaman mefhumunu ifade eder, maziyi bildirir. Çünkü ezel, geçmişi ifade eder. Bu izahlar hep batıldır. Öyleyse Halık, halıkiyetten müştaktır. Halık, ism-i faildir, zamanı ifade eder. Ama halıkiyet, zamansızdır. Ellah’ın halıkiyeti la zamanidir, la mekanidir, la keyfidir. Ellah’ın halıkiyetinde ezel, ebed gibi zamanı ifade eden manalar düşünülmez. Ezel, ebed beşere göredir. Ellah’a göre ezel, ebed yoktur. Vahyin inzalinde zaman var mıdır? Hz. Musa’ya Tevrat indirildi. Sonra Hz. İsa’ya İncil inzal edildi. Sonra Muhammed-i Arabî (asm)’a Kur’an indirildi. İnzali zaman mefhumuna bağlı mı düşüneceğiz? Elbette hayır. Hadesler zamanla bağlıdır; ama munziliyyet zamanla mukayyed değildir.
Ellah hakkında “duhûl, hurûc, ittisal ve infisal” muhaldir. Hem Ellahu Teâla, “zamandan, mekândan, maddeden, cihetten” münezzehtir. Ef’al, esma ve sıfatıyla lâ zamanî, lâ mekânî, lâ keyfî bir sûrette tecellî eder. Ellahu Teâla’nın Zat’ı düşünülmez. O Zat-ı Akdes, ancak âsârıyla ve o âsâr üzerinde müşahede edilen ef’al, esma ve sıfatıyla bilinir ve tanınır.
Bu mevcudat yazılmış bir kitaptır, Levh-i Mahfuz, sanki eline kalemi almış, alemin ilk yaratılışından şimdiye kadar gelip geçen bütün mevcudatı bir kitap gibi yazmış. İnsanı da o kitabı okumak için yaratmış.
Kâinat, bir kitaptır yani bir eserdir. Manası ef’al, esma, sıfat ve Zat’tır. Cenab-ı Hak, öyle bir katiptir ki, her bahar mevsiminde üç yüz bin çeşit mahlukatı birden kâinat kitabında yazıyor. Güz mevsimi geldiğinde ise birden siliyor. İkinci baharda tekrar yazıyor.
İnsan da yazılmış bir kitaptır. İsrafil (as)’ın borusundan gelen sesle anne karnında yazılan, vücuda gelen insan, Azrail (as)’ın “İstirahat edin!” emriyle silinir, dağılır, İsrafil (as)’ın borusuna geçer. İsrafil (as)’ın borusundan gelen ikinci bir sesle tekrar toplanır, yazılır, huzur-u İlahiye gelir.
Levh-i Mahfuz’dan Levh-i Mahv ve İsbat’a gelen emirle insan ve mevcudat yazılır. O yazılma emrinin gelmesi, mevcudatın yazılması, o tatbikatın İsrafil (as)’ın borusuna gitmesi, Levh-i Mahfuz’da kaydolması aynı anda olur. Demek İsrafil (as)’ın bir sayhasıyla yazılıp Azrail (as)’ın “İstirahat edin” emriyle İsrafil (as)’ın borusuna geçen mevcudat, ikinci bir sayhayla tekrar yazılıyor.
20250103 10. Söz Haşir Risalesi, 9 Hakikat 2. Ders – İstanbul
09:21 Her asırda, her senede ve her günde haşr-i ekberin numuneleri görülür, bir alem gelir, bir alem gider. Her gündeki gece ve gündüze bakalım. Her günün gecesi, Cehennem; gündüzü, Cennet gibidir. Her gecede Cehennem’in binlerce numunesi gelir, yaşar. Her gündüzde Cennet’in binlerce numunesi gelir, yaşar. Gündüzde işlenen günahlar, numune-i Cennet olan gündüzü, Cehennem’e çevirdiği gibi, gecede yaptığımız dersler ve benzeri hayırlar ise, numune-i Cehennem olan geceyi, Cennet’e çevirir. Geceyi, gündüze; gündüzü, geceye çeviren; geceyi, içindeki mevcudatıyla getirip, götüren; gündüzü, içindeki mevcudatıyla getirip götüren bir Ellah’ın, “Kıyameti getireceğim, haşri yapacağım, sizleri ihya edip muhasabeye tabi tutacağım” olan va’dini kabul etmemek, O’nun kudretine muaraza etmek olabilir mi? Haşa. Çünkü her gece ve gündüzde haşir ve neşrin binler numuneleri gözümüz önünde meydana gelmektedir.
19:57 İnsan, haşrin numunelerini kendinde seyredebilir. Nitekim her yatmak, bir ölüm; her kalkmak bir ihyadır. Her günde haşrin binler numunelerini bizlere gösteren Ellah, mahşer-i kübrada bizleri diriltmeye kadirdir ve yapacaktır.
24:50 İbn-i Sina gibi ayniyetle diriltilmeyi aklına sığıştıramayanlar maddenin ezeliyetini iddia edip haşrin inkarına saplanmışlar. Kadir-i külli şey, ölen zerreyi aynen iade etmeye kudret sahibidir. Vefat ettiğimiz zaman zerrat-ı vücudumuzun hepsi aynen iade edilecektir. İlm-i İlahide kaybolan bir şey yoktur ki aynen iade olmasın. Ellah, kıyametten sonra tamamen fenaya, yani daire-i kudretten daire-i ilme geçen nev-i beşerin zat, sûret, sıfat ve zerratını ikinci kez yeniden aynıyla yaratıp beden-i insanı teşekkül ettirmeye kâdirdir.
Cennette vücûd-u insanî, sabit olur. Çünkü orada esbâb-ı inkırâz yoktur. Bu ise iki ihtimalle olur. Ya diyeceğiz ki; zerrât sabittir; ya da gelir-gider, devamlı birbirini karşılar; denge bozulmuyor. Ateş, ehl-i Cehennem’in derilerini, etlerini yiyince, o derileri ve etleri tekrar tekrar iade edilir, Cehennem ateşi yine onları yakar durur. Ellah’a göre zorluk yoktur. Ellah, dağılan zerratı cismiyle, resmiyle, aynıyla iade eder. Zerrat-ı bedeniyenin aynıyla iade edilmesini akıldan uzak görmek kudret-i İlahiyeyle muaraza edip kendimize kıyaslamaktır.
كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ
ayetinin ifadesine göre zelzele-i kübrada acbu’z-zeneb dahi baki kalmaz. İnsan vücudunda en son çürüyecek yer, acbu’z-zeneb’dir. Kıyamette her şey hebaen mensura olur. Baki-i Zülcelal’den başka hiçbir mevcud vücudda kalmaz. Bütün mevcudat, kâinat yaratılmadan evvelki gibi ilm-i İlahiye geçip orada mahfuz kalır. Yani ademe gitmez, yok olmaz, daire-i kudretten daire-i ilme geçer. Cenab-ı Hak, haşir sabahında kuyruk sokumu denilen aczbu’-zenebi bir çekirdek gibi yapar, beden-i insaniyi, ecza-i esasiyye denilen acbu’z-zeneb üzerine inşa edip tekrar hayata mazhar eder.
31:58 Rahmet, fiildir. Rahmet fiilinin yeryüzündeki eserlerine bak. Rahmete yağmur denilmesi, mecazdır. Buradaki rahmetten murad, sadece yağmur değildir, belki Rahman isminden gelen bütün rahmetlerdir. Rahman ismi, rızka bakar. Rahim ismi, def’-i beliyyata bakar.
O Rahman’dır. Rızka muhtaç olan bütün mahlukatın dünyadaki rızkını yerine getirir; mümin kullarına ahirette Cennet’i verir. O Rahim’dir. Bütün dünyevi bela ve musibetlerden emin eder; mümin kullarını ahirette Cehennem’in bütün meratibinden muhafaza kılar.
Kur'ân, فَانْظُرْ اِلَى آثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ “Ellâh'ın rahmet eserlerine bak” ifadesiyle eser üzerindeki rahmet fiilini görmeyi emreder. Eser üzerindeki rahmet fiilini gördükten sonra ihyaya bak! كَيْفَ يُحْـيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا (yeryüzünü ölümünden sonra nasıl ihya edip diriltiyor!)” Arz’ın ihya edildiğini gördükten sonra, bütün ölülerin diriltilmesini gör! اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْـيِ الْمَوْتٰى “(İşte Arz’ı öldükten sonra böyle ihya eden, ölüleri de böylece diriltendir.)” Bütün ölülerin diriltilmesini gördükten sonra, bütün sıfat-ı İlahiyeye intikal et! وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدٖير “(O, her şeye hakkıyla kâdirdir.)”
20241231 10. Söz Haşir Risalesi, 9 Hakikat 1. Ders – İstanbul
00:29 Bahar mevsiminin bidayetinden yazın intihasına kadar binlerce nebatat ve hayvanat canlanır. Güzün bidayetinden kışın intihasına kadar ise mevcudat vefat eder. Mevcudat üzerinde görülen bütün bu ihya ve imate fiilleri, Muhyi ve Mümit isimlerini gösterir. İhya ve imatenin merkezi ve neticesi ise Hayy ve Kayyum’dur.
Sarf-Nahve göre ihya ve imatenin ana temeli Muhyi ve Mümit isimleridir. Üstad (ra), Hayy ve Kayyum isimlerini evvel zikretmekle dikkatleri çekiyor, Muhyi ve Mümit’in ana temelinin Hayy ve Kayyum olduğunu ifade ediyor.
Kâinattaki her bir eser üzerinde ihya ve imate fiilleri görülüyor. Bu fiiller birer kapı gibi olup arkalarında Muhyi ve Mümit isimlerini gösterir. Muhyi ve Mümit isimleri ise, Hayy ve Kayyum isimlerini gösterir. Bütün sıfât-ı selbiyenin mercii, Kayyum ismidir. Bütün sıfât-ı subûtiyenin mercii, Hayy ismidir. Zat-ı Vacibu’l-Vücud’u Hayy u Kayyum isimleriyle zikredebiliriz. Hayy ve Kayyum isimleri ism-i azam sayılmış. Bütün ef’al, esma ve sıfatın mercii, Hayy u Kayyum’dur. Hayy u Kayyum, Ellah’ın ism-i azamıdır. Hayyu’l-Kayyum ifadesi, Bakara Suresi’nin 255. ayeti olan Ayete’l-Kürsi’de, Âl-i İmran Suresi’nin 2. ayetinde ve Taha Suresi’nin 111. ayetinde geçmektedir. Kayyum ne demektir? Vücub-u Vücud, maddeden mücerred, mekândan münezzeh, Vahid-i Ehad demektir. Hayy ne demektir? İlim, irâde, kudret, kelâm, sem’, basar ve hayat sahibi demektir.
19:44 Kadîr-i Rahîm ve Alîm-i Hakîm’in haşri getirmesinin altı delili şöyledir:
Birinci Delil; Her bahar mevsiminde ölmüş, kurumuş koca Küre-i Arz’ı birdenbire diriltmesi, ihya etmesidir.
İkinci Delil; O ihya içinde her biri beşer haşri gibi acib üç yüz bin çeşit mahlukatı birden haşredip neşretmekle kudretini göstermesidir.
Üçüncü Delil; Her bahar mevsiminde haşr ve neşr olan o üç yüz bin nebatat ve hayvanat taifeleri nihayet derecede karışık ve ihtilat içinde iken nihayet derecede imtiyaz ve tefrik ile birbirlerinden ayırıp ihata-yı ilmiyesini göstermesidir.
Dördüncü Delil; Bütün semavi fermanlarıyla nev-i beşerin haşrini va’dedip, ibadının enzarını o va’dettiği saadet-i ebediyeye çevirmesidir.
Beşinci Delil; Bütün mevcudatı bir kumandanın askerleri, bir amirin memurları gibi beraber çalıştırıp, birbirine yardımcı ve musahhar etmesiyle azamet-i rububiyetini göstermesidir.
Altıncı Delil; İnsanı, bütün kâinatın en câmi', en nazik, en nazenin, en nazdar, en niyazdar bir meyvesi yaratıp, kâinat namına kendine muhatab ittihaz etmesidir.
Demek ihya ve imate, kudret ve ilme dayanır. Kudreti ve ilmi olmayan kıyameti getiremez, haşri yapamaz, beşeri ihya edemez, mahkeme-i kübrayı açamaz, Cennet ve Cehennem'i yaratamaz. Ancak nihayetsiz kudret ve ilim sahibi olan ihya ve imate edebilir. Kudret ve ilim sıfatları, Hayy ve Kayyum isimlerine dayanır. Hayy ve Kayyum ise, insanı doğrudan doğruya Zat-ı Akdes’e götürür.
20241231 10. Söz Haşir Risalesi, 9. ve 10. Suret – İstanbul
12:20 Her bir günah, her bir kötü tasavvur, şeytanın elindeki birer bomba gibi olur, kalbdeki rahmani lümmeye vurur. Kur’an ve sünnete ittiba edildiği taktirde her bir amel, meleğin elindeki birer bomba gibi olur şeytani lümmeye vurur. Demek kalb üzerinde devamlı harb vardır. Hangisi tam girerse, diğeri uzaklaşır.
Şeytan, galebe ettiği veya lümme-i rahmaniye fazla çalışmadığı zaman, ne kadar imani hakikat okusan da sendeki lümme-i rahmaniye, o dersi tam anlamaz, ancak hissiyat nev’inden dersini alır. Günah işlendiği için, o dersler kalbin merkezinde tam yerleşmiyor. Düşünüyor, ama tam anlamıyor.
22:13 Nevrûz, “yeni gün” demektir. Nevruz, tarihî bir vakadır, yani günlerin değişme tarihidir. Gece ile gündüzün tam denkleştiği, baharın başladığı 21 Mart gününe Nevruz demişler. Cahiliye devrinde umûmen bu bayramlar kutlanıyordu. Nevrûz-i Sultanî, bütün günlerin sultanı, paşası demektir.
Resûl-i Ekrem (asm), Medine’ye gelince Nevrûz ile Mehricân’ı kaldırmış, yasaklamıştır. Nevrûz, baharda kutlanılan bayramdır. Mehricân, güz mevsiminde kutlanan bayramdır. Üstad (ra), burada Nevrûz’un meşru olduğunu söylemiyor. Halkın diliyle konuşuyor, “Nevrûz-u sultânî” ifadesini misal olarak kullanıyor, “Gelin, bahardaki ihyayı görün” diyor. Bazı Sözlerde geçen “Piyango bileti” ifadesi de bu meyanda temsil olarak kullanılmış, akabinde hakikat gösterilmiştir. Hakikate döndürülen temsillerin getirilmesinde zarar yoktur. Hakikate vasıl eden misallerin mahiyetine bakılmaz. O misalin dürbünüyle hakikate bakılır.
Nevrûz-u sultânî, bahardır. Bahar mevsiminden güz mevsimine kadar nebatat ve hayvanat canlanır. Güz ve kış mevsimlerinde ise mevcudat vefat eder. Bütün bu ihya ve imateler göz önünde cereyan etmektedir. Her bahar mevsiminde binlerce mevcudat gelir. Güz mevsimi gelince vefat eder, gider. Madem her baharda ve her kışta ihya ve imateyi görüyoruz, öyleyse haşir haktır. Baharda canlanan mevcudat güz mevsiminde vefat eder. İkinci baharda tekrar hayat sahasına çıkar. Her baharda, geçmiş bahardaki ağaç ve otların kısmen aynen ve her baharda, geçmiş bahardaki yaprak ve meyvelerin kısmen mislen iade edilmesi haşrin hak olduğunu göstermektedir.
48:51 Ahirette sadece ehl-i iman arasında şefaat olur. İmanı kaybedenlere şefaat edilmez, onların Cehennem’e gitmelerinden dolayı üzüntü olmaz.
Ellâh rızası için ders-i Kur’anîye gelen mü’minlere meleklerin dua edeceği, onların mağfiret edilmelerini, Cehennem’den kurtulup Cennet’e girmelerini Ellah’dan isteyecekleri, onların babalarından ve eşlerinden ve zürriyetlerinden iman sahibi olanlara da dua edileceği Mü’min Sûresinde bildirilmektedir. Ayette geçen وَمَنْ صَلَحَ مِنْ اٰبَٓائِهِمْ وَاَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْۜ kelimesi, bunu ifade etmektedir.
Nasıl ki; sinemada gösterilecek bir film için büyük bir masârifle evvelâ levhalar tesbît edilir, sahneler hazırlanır, daha sonra levhalar kaydedilip o sahneler dağıtılır. Yeni yeni sahneler teşkîl ettirilir. Böylece o kaydedilen levhalardan bir film oluşturulup sinemada seyircilere gösterilir. Aynen öyle de; her gün, belki her saat zarfında binlerce mahlûkat, pek çok masârifle vücûda geliyor. Daha sonra onlar, dağıtılıp yerlerine yenileri getiriliyor. Bu toplayıp dağıtmakta elbette bir gâye ve maksad vardır. Bu masârif, boşu boşuna yapılmıyor. Demek teşkîl olunan bu levhalar, ebedî bir Cennet’te mukîm seyircilere gösterilmek içindir.
Buradaki tebeddülât ve tegayyürât, doldurup boşaltmak, suret almak ve muhâfaza etmek içindir. O muhâfaza da bir muhakeme ve bir meşher-i a‘zamda teşhîr ve ebedî saadet yurdu olan Cennet’te seyir içindir.
Hayr olsun şer olsun bütün amellerimiz kaydedilir. Bir mahkeme-i kübrada gösterilir. Hiç kendimizi kandırmayalım. İnsanlardan saklayabilirsin, ama Ellah’dan saklayamazsın.
20241231 10. Söz Haşir Risalesi, 8. Suret ile 8. Hakikat – İstanbul
00:00 Resûl-i Ekrem (asm) def’-i bela için her ay bir kurban keserdi. Receb, ayı geldiğinde ise iki tane keserdi. Araplarda, Recebiye diye bir adet vardı. Receb ayı geldiği zaman korkar, beladan korunmak için kurban keserlerdi. Kurban, belayı def etmez. Kurban, Ellah için kesilir. Resûl-i Ekrem (asm), Ellah için kurban keser, belaların def’ini Ellah’dan beklerdi. Cenab-ı Hakkın takdiriyle bela def olurdu.
08:01 Dünya, ebedi bir alemin numunesidir. Bir gün gelir, Cennet ve Cehennem şeklinde tasaffi eder, Cennet ve Cehennem’e gidip karar kılar. Vakta ki meclis-i imtihan kapanır. Kâfirler, müşrikler, münafıklar, asiler, geceler, karanlıklar, pis kokular, ateşler, soğuklar, kötü huylar Cehennem’e; mü’minler, salihler, müttakiler, gündüzler, baharlar, yazlar, nurlar, hoş kokular, mutedil hava, güzel huylar Cennet’e gider.
Ellah, Cemil ismiyle Cennet’i va’d eder, tes’îd edeceğini müjdeler. Celil ismiyle Cehennem’i vaîd eder, tehdidde bulunur. Yediğin bir lokma ekmek, teneffüs ettiğin güzel bir hava dahil, ta Cennet’e kadar her iyilik ve güzellik va’d’dir, Cemil isminden gelen tecellilerdir. Eline veya ayağına batan küçük bir dikenden tut, ta Cehennem’e kadar her musibet ve sıkıntı vaid’dir, Celil isminden gelen tecellilerdir. Bu alem, insan hakkında ya va’d’dır veya vaid’dir. Yani ya Cemil’dir ya Celil’dir. İnsan, va’d ve vaid arasında döner durur.
52:23 Ellah, kafirler hakkındaki vaidinde sadıktır, onları ebedi olarak Cehennem’de bırakır, ama mümine yapılan vaidinde bazı şartlar bulunmaktadır.
مَنْ يَعْمَلْ سُٓوءًا يُجْزَ بِه۪ۙ
“Kafir olsun mümin olsun (Her kim, bir kötülük yaparsa, onunla cezalandırılır.)” (Nisa, 4:123)
Mezkûr ayet nazil olunca Hz. Ebubekr, Resul-u Ekrem (sav)’e gelerek “Ya Resulullah! Bu ayete göre hiçbirimiz kurtulamayız” deyince, Resul-u Ekrem (sav), müminlerin başlarına gelen bütün bela ve sıkıntıların, günahlarına kefaret olduğunu ifade etti.
Mesela, bir vakit namazı kılmayana vadedilen ceza haktır, doğrudur. Ama bazı kimseler, yaptıkları fenalıkların cezasını, daha dünyada iken görür. Bazı kimseler de ahirette göreceklerdir. Ehl-i iman, on beş yaşına girdikten sonra dünyada çektiği her bela ve musibet, günahlarına kefaret olur. Şayet dünyada çektiği bela, musibet ve hastalıklar sebebiyle günahlarından temizlenmezse; bazılarının cezası sekeratta, bazılarının cezası kabirde, bazılarının cezası haşirde, bazılarının cezası sıratta, bazılarının cezası Cehennem’de biter. Bununla beraber ekser ümmet-i Muhammed’in cezası haşir meydanında biter, Cehennem’e az bir kısmı girer.
Demek mümin hakkındaki vaid dünyada işledikleri hayırlarla, tevbe ve istiğfarlarla, dünyada uğradıkları bela ve musibetlerle, insanlardan gördükleri eza ve cefalarla, küfür ve hakaretlerle ve sekeratta, kabirde, haşirde çektikleri cezalarla şartlıdır. Eğer müminlerin işledikleri günahlarının cezası haşirde de bitmezse يُجْزَ بِه۪ۙ Cehennem’dir.
01:16:55 Akl-ı insan, haşrin isbatına kâfi değildir. Kafanla bu meseleyi anlayamazsın. Öyleyse kafa fenerini bırak, Kur’an’ın isbat ettiği hakikati kabullen. Çünkü haşrin isbatı ancak vahiyle olur. Hiçbir akl-ı beşer, tevhidi ve haşri tam anlayamaz. İlla vahiy lazım. Tevhid-i hakiki ve haşre iman ancak vahiy vasıtasıyla olur. Tarihte Zeyd’in babası Said gibi bazı zevat peygamberleri görmeden tevhidi kısmen anlayıp muvahhid olmuşlardır. Fakat esma ve sıfatıyla tevhidi bilmemişlerdir.
Aristo, Sokrat gibi felsefeciler her ne kadar Ellah’ın Zat’ını kabul etmişlerse de şirk-alud bir inanca sahip olmakla müşrik olmuşlardır.
20241227_10_Söz_Haşir_Risalesi,_7_Hakikat_3_Ders_–_İstanbul.mp334.46 MB
20241227_10_Söz_Haşir_Risalesi,_7_Hakikat_2_Ders_–_İstanbul.mp366.18 MB
20241227_10_Söz_Haşir_Risalesi,_7_Hakikat_1_Ders_–_İstanbul.mp346.82 MB
20241227 10. Söz Haşir Risalesi, 7. Suret – İstanbul
02:59 Resûl-i Ekrem (sav), sahabeye hitaben şöyle diyor; “Siz, benim ashabımsınız. Beni gördünüz. Kardeşlerim ise, beni görmedikleri ve peygamber olmadıkları halde, sırr-ı veraset-i nübüvvetle vahy-i İlahinin neşrine ciddi bir şekilde çalışanlardır. Onlar, ahirzamanda zuhur eder, uhuvvet-i Kur’anîyeyi esas tutarlar. Dava-yı nübüvvetimde bana gelen vahiy sanki kendilerine gelmiş gibi sahiplenir, bana kardeşlik ederler.” Üstad (ra), İhlas Risalesinde ve Uhuvvet Risalesinde bu hakikati işlemekte, mesleğimizin “Tefani-i fi’l-İhvân” olduğunu söylemektedir. Resûl-i Ekrem (sav), risalet sıfatıyla muallimimiz; iman sıfatıyla, kardeşimizdir.
14:51 Hadîs-i Nebevî’de vardır ki: “Sadaka, belâyı def’ eder ve ömrü uzatır.” (Heysemî, Mecmaü’z-Zevâid, 3/63.) İşte bu değişiklik, Levh-i Mahfûz veya Levh-i Mahv ve İsbât’ta olan değişikliktir. Yoksa ilm-i İlâhî’de olan bir değişiklik değildir. Yani sadaka, ilm-i İlâhî’de tesbît edilen ömrü uzatmaz. Çünkü ilm-i İlâhî değişmez. Cenâb-ı Hak, o kişinin sadaka vereceğini ve o sadaka sebebiyle Levh-i Mahfûz veya Levh-i Mahv ve İsbât’ta yazılı olan ömrünün uzatılacağını bilir. Meselâ; bir adamın ömrü, çarşamba günü saat beşte bitiyor. “O vakit ölecektir.” diye Levh-i Mahfûz’da yazılıdır. Amma ilm-i İlâhî’de o ecel, sadaka vermemek şartıyla kayıdlıdır. Fakat o şart, sâdece ilm-i İlâhî’de var olup Levh-i Mahfûz’da yazılı değildir. Ne melek ne de insan, bu sırra vâkıf olabilir. Ölüm meleği, Levh-i Mahfûz’daki hükme göre hareket edip o adamın ruhunu kabzetmeye giderken, o adam, birkaç dakîka evvel bir sadaka veriyor. Bu sadaka, Levh-i Mahfûz’daki hükmü değiştiriyor; dolayısıyla o adamın ömrü, Levh-i Mahfûz’daki kadere göre uzatılmış oluyor. Her ne kadar Levh-i Mahfûz’da, o adamın sadaka verip ömrünün uzatılacağı yazılı değilse de Cenâb-ı Hak, onun sadaka vereceğini ve bu yüzden onun ömrünü uzatacağını bildiği için meleğe emreder; “Geri dön! O adamın canını alma! Verdiği sadaka sebebiyle onun ömrünü uzattım.” der. Böylece meleğin vazîfesi, te’hîr edilmiş olur.
Ekser velilerin keşfi, Levh-i Mahv ve İsbât’a kadar çıkar. Bazı ehl-i keşfin “Ben, kalemin yazma sesini işitiyordum” demesi de bunu ifade eder. Bel’âm bin Baura’nın keşfi de Levh-i Mahv ve İsbât’a kadar çıkmıştı. Eğer Levh-i Mahfuz’u keşfetseydi, helak olmazdı. Ancak hakikat-ı Muhammediyenin ayinesi olan eşraf-ı ümmet-i Muhammed’in keşfiyatı Levh-i Mahfuz’a yetişir.
Dünyanın hareketinin geçmişine mazi, geleceğine müstakbel, orta noktasına hal diyoruz. Ne mazinin ne müstakbelin ne hal’in vücudu yoktur. Hiç durmadıkları için vücudlarının ilmen isbat edilmesi mümkün değildir. Mazi, hâl, müstakbel tabirleri i’tibârî birer taksîmden ibarettir. İsim var, ama müsemması yoktur. Hayalden ibarettir.
Mahlukatın yaratılma yeri, ne Arş-ı Azamdır ne İmam-ı Mübin’dir ne Kitab-ı Mübin’dir ne Küre-i Arz’dır. Mahlukatın yaratılma yeri, zaman şeridinin iç yüzü olan Levh-i Mahv ve İsbat’tır. Levh-i Mahv ve İsbat, fabrika-yı alemdir. Ölüm de oradan geçer, orada yaratılır. Güneş, Ay, yıldızlar, Muhammed-i Arabî (sav) ve sair mevcudatın hepsi orada yaratılır. Kün emri, orda meydana geliyor. İnsan ve bütün mevcudat, zamanla mukayyed olarak gelir, gider, yapılır, bozulur. Mevcudat, zamanla mukayyed edilmediği taktirde Ellah olması lazım gelir. Ellah, la zamanidir, la mekanidir, la keyfidir. Ellah, Vacibu’l-Vücud sıfatıyla bizden bize yakındır, her an yanımızdadır. Bizdeki vücud, Ellah’ın Vücud’unun ayinesidir. Cennet’te mekân ve keyfiyet vardır, ama zaman yoktur.
20241224 10. Söz Haşir Risalesi, 6. Hakikat 7-9. Esaslar – İstanbul
00:15 Baharın gidip kışın gelmesi ve bu halin devamlı tekerrür etmesi Halık-ı Alem’e bakan cihette ayrı bir lezzettir. Kimse anlamasa bile Halık-ı Alem’e bakan ciheti vardır. Gece-gündüzün tebeddülü ve gece-gündüzün tebeddül etmesiyle vücuda gelen mevcudatın böyle halden hâle, tavırdan tavra çevrilmesinden Cenâb-ı Hak, tabirinden aciz olduğumuz bir şekilde kendisine lâyık bir tarzda ulvî, kudsî, güzel, münezzeh mânâları ifade eden lezzet-i kudsiye, aşk-ı mukaddes, ferah-ı münezzeh ve mesruriyet-i kudsiye alır. Bu sebebden dolayı âlem, devamlı bir şekilde tebeddül ve tagayyür eder, halden hale geçer. Güneş, Ay, yıldızlar ve feleklerin dönmesinden, Küre-i Arz’ın çalışmasından kendine mahsus bir muhabbet alır.
28:43 Hayat-ı dünya, meta-ı gururdur. Meta-ı gurur, zahiren manası kolay gibi anlaşılsa da hakikatte gayet müşkil bir ifadedir. Zemahşerî, Kur’an’ı tefsir etmek istemiş. Arab dilini tam manasıyla öğrenmek için Bedevi Arabların yanına gitmiş. Bir gün gezerken bir çadıra girmiş. Bakmış ki; bir kadın hizmetçisine: “Bana meta-ı ğururu getir” veya “Bu meta-ı ğururu götür, yıka.” demiş. Bakar ki; meta-ı ğurur dediği şey ya çocuğun altına bağlanan bez veya kadınların hayız halinde iken kendilerine tuttukları bezdir. Zemahşeri diyor ki: “İşte ben o zaman bu kelimenin manasını öğrendim.” Demek dünya hayatı Kur’an nazarında kadınların veya çocukların pisliğini setretmek için kullanılan bir bez kadar değersizdir. Bununla beraber onsuz da olmuyor. Fakat umumiyet itibariyle meta-ı ğurur dediğimiz zaman anlaşılan mana şudur ki; çarşıya bir mal gelir. Öyle bir maldır ki; dışı çok süslü, içi çürüktür. Herkesi aldatıyor. Bu manaya göre; meta-ı gurur, dışı süslü, içi çürük olan mal demektir. Dünya böyle bir şeydir. Aldatıcıdır. Müşteriyi aldatıyor. Cazibesi var, fakat fani olduğu için alaka-i kalbe değmiyor. Hangi mala talib olsan çürüktür, üzerinde fena damgası mevcuddur.
35:52 “(Mal ve evlad, dünya hayatının zinetidir. Baki olan salih ameller) yani Kur’an’ın bütün emir ve nehiyleri (ise, Rabbin katında sevâb bakımından daha hayırlıdır ve ümit bakımından da daha hayırlıdır.)” (Kehf, 47)
Tefsirler, bakiyat-u salihat’ı tesbîh, tahmîd, tekbîr ve tehlîl şeklinde izah etmişler. Bakiyat-u salihat’ın asıl manası, Kur’an’ın bütün emir ve nehiyleridir. Kur’an’ın bütün emir ve nehiyleri, bakiyat-u salihat’tır; muhalifi ise, faniyat-ı zailattır. Mal ve evlada mana-yı harfiyle bakanlar, Kur’an’ın evamir ve nevahisine tabi kılanlar kurtulmuştur.
Ehl-i tasavvufun ve ehl-i hakikatin birçokları bu ayeti yanlış anlamış, kendi meslek ve meşreblerini katmış, terk-i dünya olarak tefsir etmişler. Halbuki ayet-i kerime, dünyayı terk etmeyi, mal ve evladı sevmemeyi söylemiyor. Mal ve evladın, dünyanın süsü olduğunu ve insana verilen bir emanet olduğunu ifade ediyor; mal ve evladını mana-yı harfiyle seven, Kur’an’ın evamir ve nevahisine tabi kılıp hayırda sarf eden ve şerden de muhafaza edenlerin kurtulduğunu haber veriyor. Ayetin manası terk-i dünya olsaydı Hz. Süleyman dünyayı terk ederdi. Hz. Yusuf dünyayı terk ederdi. Muhammed-i Arabî (sav) ile sahabeleri dünyayı terk ederdi. Muhammed-i Arabî (sav) devlet başkanıydı, bir kral kadar serveti vardı.
Kurtulmak isteyenler dünyaya mana-yı harfiyle bakanlar, dünyayı Kur’an’ın evamir ve nevahisine tabi kılanlardır. Dünyaya mana-yı harfiyle bakanlar dünyayı, zikirhane-i İlahi görürler. Ellah, “Dünyayı terk edin” demiyor. “Ne sen müstakilsin ne dünya müstakildir. Sen de Benimsin, mülk de Benimdir. Kendini ve malını Benim emrime göre ayarla” diyor.
20241224 10. Söz Haşir Risalesi, 6. Hakikat 5-6. Esaslar – İstanbul
00:00 “Herhangi bir cemaat, Ellah’ı zikretmek üzere toplanırlarsa muhakkak melekler onları kuşatır, Ellah’ın rahmeti onları kaplar ve onlar üzerine sekînet ve vakar iner ve Ellah Teâlâ onları katında bulunan meleklere medih ve sena eder.” (Müslim, Zikr 39)
Ellâh rızası için ders-i Kur’anîye gelen mü’minlere meleklerin dua edeceği Mü’min Sûresinde ifade edilmektedir. İman edip Ellah rızası için bu Kur’anî derslerde bir araya geldiğiniz takdirde Hamele-i Arş başta olmak üzere bütün melekler sizlere, ehl-i iman olan ana-babalarınıza, eşlerinize, zürriyetlerinize dua eder; günahlarınızın afvolmasını, dünyada bela ve musibetten mahfuz kalmanızı, seyyiattan müctenib olmanızı, Cehennem’den kurtulup Adn Cennet’lerine idhal olunmanızı dergâh-ı İlahiden isterler.
17:26 Dünya, bir cihette misafirhanedir. Dünya misafirhanesinde bir müddet kalır, yeriz, içeriz. Dünya, bir cihette teşhirgahtır, sanat-ı İlahi neşredilir. Dünya, bir cihette manevra meydanıdır, azim ordular teşkil edilir. Fakat hiçbir şey kararında kalmaz, sinema levhaları gibi gece-gündüz, kış-yaz, yer-gök değişir. Bütün mevcudat bu tebeddülat ve teğayyüratı seyr eder. Peki dünya hanındaki bu seyir, bu tebeddülat ve teğayyürat, bu teşhirgah, bu ordugâh niçindir? Bu dünyadaki zeval ve firakın, tebeddülat ve teğayyüratın bir gaye ise; ehl-i ebed için daimî manzaralar nescedilmesidir. Suretleri alınıp haşir meydanında, Cennette seyretmek içindir. Bu dünyada kim ne yapmışsa aynen bir film gibi hem haşir meydanında seyreder, hem de Cennette seyreder.
43:00 Ruh-u insan, gâyet cem'iyetli ve yüksek bir mahiyete mâliktir, haricî bir vücud giydirilmiştir, zîşuur nuranî bir kanun-u emrîdir. İnsanın rûhu câmi‘dir. Rûh, kânun-i İlâhîdir, nuranidir. İnsan, uyuduğu zaman ruhu, kılıfını giyer, gider dolaşır. Rüyada bazen vefat eden yakınlarınızı görürsünüz. Rüyada gördüğünüz şahısların ruhları kılıflarını giyip gelir, size görünürler. Mücerred, kılıfsız ruh görünmez, hareket etmez. Rüyada bazen çiçek ve sair bazı mevcudatı görürsünüz. O mevcudat, kendine mahsus kılıfını giyip gelir, size görünür. Ellah (cc), o kânun üzerine o zî-rûhun şekline benzer, mâhiyyeti bizce mechûl bir kılıf giydirmiş, o kılıfın üzerine de bu cesedi giydirmiştir. Kanun-u emri olan mücerred ruhun üzerindeki kılıf, dört maddeden mürekkeb nurani bir varlıktır. Kabre giren insan, kılıflı ruhla yaşıyor. Kıyamet hengâmında ise kılıflı ruh dağılır, mücerred ruh, ilm-i İlahiye geçer. Mücerred ruh, yani kanun-u emri olan o mana, daire-i ilimde baki kalır. Ellah, haşir meydanında bir daha o mevcudatı, daire-i ilimden daire-i kudrete çıkarmak suretiyle göz önüne koyar. Mevcudat daha ölmez, hiçbir şey de yok olmaz. Çiçeğin ruhu yani kanunu da bir kılıf giymiştir.
Çiçeğin hem maddi, bize görünen bir vücudu vardır hem çiçeğin zerratını bir arada tutan, onun ukde-i hayatiyesi olan bir tabiî kanunu vardır. Fakat çiçeğin tabiî kanunu zişuur değildir. Çiçek ölse de çiçeğin o kanunu ölmez. Çiçeğin ukde-i hayatiyesi olan o tabiî kanununun kendine göre bir kılıfı vardır. Dünyada kılıfsız hiçbir mahluk yoktur. Kıyamet hengamında bütün mevcudatın kılıflı ruhları ölür. Mücerred kanun olarak ilm-i İlahiye geçerler. Haşirde tekrar kılıf giyer, gelirler.
20241220 10. Söz Haşir Risalesi, 6. Hakikat 1-4. Esaslar – İstanbul
00:00 Âlim ifadesinden murad, Sarf-Nahv ilmini bilmek, fıkıh kitablarını okumak, fen ve sanatı tahsil etmek değildir. Fen ve sanatı tahsil edenler gittikçe gurura kapılıyor, enaniyetlerine mağlub oluyorlar. Âlim ifadesinden murad, Risâle-i Nûr tarzındaki tefekküre sahib olmaktır. Risâle-i Nûr’daki tefekkürî dersleri ciddi bir şekilde okuyana âlim denir. Kur'ân ve Hadis’te geçen âlim ifadesinden murad, sanattan Sani’i, nimetten Mün’im’i bulandır, eserden müessir-i hakikiye ulaşandır.
13:03 Bu dünyaya hikmetle bakan biri, dünyanın devamlı bir surette tebeddül edip dolup boşaldığını görmekle dünyanın ikamet yeri olmadığını, bir misafirhane olduğunu, başka bir yere göç olduğunu anlar.
Misafirhane, asıl ikamet yeri değildir. Asıl ikamet yerini yani Cennet’i gösteren bir konaklama yeridir. Yolcu, misafirhane sahibinin verdiği nimetlerden istifade eder, saraya bakıp tefekkür eder, sonra çıkar, gider. Misafirhane sahibinin sana ihsan ettiği bütün nimetleri de arkada bırakıp öyle gideceksin. Zira yolcu beraberinde getirmediği bir şeyi beraberinde götüremez.
Ellah, bu dünya misafirhanesine getirdiği herkese izzet ve ikramda bulunur, yeri-göğü ona hizmetçi eder, “Ye, iç, istirahat et, tefekkürde bulun, ibret al. Burası ikametgâh değildir, çık, asıl yerine git” der.
37:14 Ellah, Rahman ismiyle dünyayı idare eder, rızka muhtaç olan bütün mahlukatın dünyevi rızkını yerine getirir ve mümin kullarına ahirette Cennet’i verir. Rahîm; mevcudatı dünyevi bela ve musibetlerden emin eden; mümin kullarını ahirette Cehennem’in bütün meratibinden muhafaza edendir. Rahman, rızka bakar. Rahîm, belaların def’ine bakar. Ellah, Vâcibü’l-Vücûd’dur. Zat’ıyla her şeyi Vücud’una ayine olarak yaratmış. Hiçbir mevcud, müstakil değildir, vücud-u hakikileri yoktur. Bismillah’daki Ellah lafzı, bütün mevcudatı ubudiyete çağırır. Rahman ismi, “Dünyevi rızkınızı ve Cennet’i taleb edin” der. Rahim ismi, “Dünyevi bela ve musibetlerden ve Cehennem’in bütün meratibinden muhafazayı isteyin” der.
45:58 Ellah, kendi cemal-i ba kemalini seyretmek için mevcudatı yaratıyor. Ellah’ın yaratması, ihtiyaçtan dolayı değildir. Bu itibarla mevcudatın bir an yaşaması kafidir. Ellah’ın sanatı itibariyle mümin ile kafir birdir. Ellah hem mümin üzerinde hem kafir üzerinde tekvinen sanatını seyreder. Ama teklif cihetinde kafir ile mümin farklıdır. Kafirler teklifle amel etmedikleri için ceza çekerler, müminler teklife riayet ettikleri için mükafat görürler.
وَمَا تَشَٓاؤُ۫نَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَمٖينَ
"Rabbu’l-âlemîn olan Ellah, bir şeyi istemedikçe ve irâde etmedikçe, siz onu isteyemezsiniz.” (Tekvir, 29.)
Meşiet-i İlahi, esastır. Tekvini irade, teklifi iradeye refakat etmek zorunda değildir. Zira O, Fâil-i Muhtâr’dır. Bazen teklifen emir eder, ama tekvini refakat ettirmez. Tekvin, teklife refakat etmediği zaman, kafir muvaffak olur. Fakat tekvini, teklife destek vereceğini va’d ettiği için neticede illa teklif-i İlahi galib olur.
Ellah, güzeldir, güzeli sever. Ellah’ın güzeli sevmesi, tekvini cihete bakar. Bununla beraber Ellah, teklif sahibidir. Teklifi emirlerine riayet etmeyenleri çirkin görür, o çirkinliği sevmez, cezalandırır. Demek tekvin cihetiyle yaratılan her şey güzeldir. Teklif cihetiyle hayır güzeldir; günah, çirkindir. Teklifi cihetle güzellik, emirdedir, emre riayettedir. Burası dar-ı imtihan olduğu için teklife riayet edenler ile teklifi kıranlar beraber bulunur. Ellah’ın bazı esması günahkarların afv ve mağfiretini iktiza eder. Günahını muterif olup pişman olanlar afv olur.
20241220 10. Söz Haşir Risalesi, 6. Hakikat 3. Ders – İstanbul
10:13 Gerçek iman sahiblerinin altı alameti bulunmaktadır.
Birincisi: Kur’an’ın i’cazını duydukları zaman hemen secdeye kapanırlar.
İkincisi: Ellah’ı tesbih ve hamd ederler.
Üçüncüsü: Ne Ellah’a karşı ne kullara karşı tekebbür etmezler.
Dördüncüsü: Geceleyin yataklarını terk eder, ibadete dururlar.
Beşincisi: Ellah’ın azabından korkarak ve rahmet-i İlâhiyyeyi ümid ederek Ellah’a tazarru’ ve niyazda bulunurlar.
Altıncısı: Bizim kendilerine verdiğimiz rızıklarından muhtâc olanlara gerek farz olsun gerek vacib olsun gerek sünnet olsun infâk ederler.
32:16 İnsanın ömrü, bir gündür, yirmi dört saattir. Diğer günler, o günün yani yirmi dört saatin tekrarından ibarettir. Ne kadar yaşarsan yaşa, bir gün yaşamışsındır. Dünya, bir gecelik konup göçmek yeridir. Bu dünya hanı, bir gündür; ama milyonlar altınlar sarf edilmiş; gümüş ve altından envai çeşit nakışlarla tezyin edilmiş, levhalar yapılmış; her bir hayvan, her bir nebat ve alemdeki her bir şey birer nakıştır, antika bir sanattır; su, toprak, hava, yer, gök, Güneş, Ay, yıldızlar, dağlar, taşlar, denizler, bulutlar, nebatat ve hayvanat dahil cümle alem insana musahhar edilmiş. Bir günlük konaklamak için azim mesarifler yapılmış. Eskiden hana giden, handa konaklayan misafirler, ayrılma zamanları geldiğinde bir zil çalar, o zilin çalmasıyla yolcular kalkıp handan ayrılırdı. Kervan, handan ayrıldığı zaman o kafileye iltihak etmeyen tembeller ise yollarda perişan olurdu. Evet o handa çalan zil, ölüm zilidir. Her an çalıyor, birileri dünya hanından ayrılıyor. Bu dünya hanında konaklayan insan, aklını çalıştırdığı, yirmi dört saatlik ömrünü gelen semavi emirleri dinlemekle geçirdiği takdirde aziz bir misafir-i İlahi olarak yer-içer. Zil çaldığı zaman kervana lâhik olur, yüksek saraylara davet edilir. Kıyamette zaman kaldırılır. Dünyanın ömrü bir gün olduğu gibi, ahiret de bir gündür. Ahiretin bir günü, dünyanın bin günü veya elli bin günü olsa da hakikatte yine bir gündür.
49:08 Sual: Neden her şey zabt u rabt altına alınmaktadır?
Elcevab: Yaratılan bütün mevcûdâtın takdîm ettikleri a‘mâl ve âsârları hususunda hesaba çekilmeleri içindir. Ellâh, kâinatı yaratıp vücuda getirdiği mahlûkatı dünyaya göndermekle, onların haşr-i cismânî ve muhâsebe-yi a‘mâlleri için amellerinin ve izlerinin yazılmasını, kayd ve zabt altına alınmasını murad etmiş, Arş-ı Azam’da Levh-i Mahfuz’unu kurmuş, bütün mevcûdâtın takdîm ettikleri a‘mâl ve âsârlarını kaydetmektedir. Beşerin fıtratı, tam tamına ibadete uygun olup insanın vazifesinin ve yaratılış neticesinin ibadettir.
Mümin, kendi vücuduna, yere, göğe ve aleme bakıp tefekkür eden, رَبَّنَا مَاخَلَقْتَ هذَا بَاطِلًا “Ey Rabbimiz! Sen, bunları boş yere yaratmadın.” diyendir. Ellah, tefekkürü esas tutmuş. İnsan, aklını nasıl kullandığından, aleme ve kendine bakıp tefekkür edip etmediğinden mesuldür.
