Risale-i Nur Dersleri (Edessa)
الذهاب إلى القناة على Telegram
إظهار المزيد
4 684
المشتركون
-124 ساعات
-97 أيام
-3230 أيام
أرشيف المشاركات
20241213 10. Söz Haşir Risalesi 5. Hakikat – İstanbul
Alemde en edna mahlûkun en ufak bir ihtiyacının yerine getirilmesi ve mevcudatın müptela oldukları belalardan muhafaza edilmeleri var. Bu hal, kâinatta bir rahmet ve şefkatin hükümferma olduğunun delilidir. Bu rahmet ve şefkat fiilinin arkasında ise; Rahim ve Mucib ismiyle müsemma bir Zat görünür. Rahmet ve şefkat fiilleri en külli şekilde Rahmeten lil Alemin olan Muhammed-i Arabî (asm)’da tecelli etmektedir.
Acaba istidad ve ihtiyac-ı fitri lisanıyla yapılan bütün dualara cevab veren, her bela ve musibete giriftar olana imdad eden O Rahîm-i Mucîb, Muhammed-i Arabî (asm)’ın bütün mevcudat namına yaptığı beka ve likaya dair en büyük duasına, en büyük münacatına cevab vermez mi? Muhammed-i Arabî (asm)’ın bütün mevcudat namına yaptığı en büyük duasına, en büyük münacatına cevap verilmemesi Rahîm ve Mucîb isimlerine zıd düşmez mi? Elbette zıd düşer. Madem O Zat, Rahîm ve Mucîb’dir, öyleyse Muhammed-i Arabî (asm)’ın bütün mevcudat namına yaptığı en büyük duasına, en büyük münacatına cevap verecektir.
Muhammed-i Arabî (asm), alemin kapısında duruyor, gelen kafile-i mevcudata “Bu dünyaya kendi kendinize gelmediniz. Sizi, buraya gönderen biri var. Siz, ubudiyetle mükellefsiniz. Ben, alemlere rahmet olarak gönderilmişim. Güneş, Ay, yıldızlar ve sair hiçbir mevcud, yok olmaz. Yokluk, yoktur. Bu alem, ebedi bir alemin tezgahıdır. Hayırlar, Cennet’e, şerler, Cehennem’e gider” diyor, ebediyet müjdesini getiriyor, Kur’an’ın diliyle tebliğde bulunuyor, emr-i İlahiyi söylüyor.
Resulullahı (asm) anlamak isteyenler fevke’z-zaman ve fevke’l-mekân ederek asr-ı hazırdan tecerrüd etmeli, yaklaşık 1450 sene evveline gitmeli, bakmalı. Meseleye bir nev’i la zamani, la mekani yaklaşmalı. Bu asırda durup Kur’an’ı dinlemek ve anlamak mümkün değil. Çünkü yaklaşık 1400 senedir her gelen tahrif etmiş, bozmuş. Bu tahriflerden kurtulmak için hem zamandan hem mekândan sıyrılman, o zamana ve o mekâna gitmen lazım. Bu hal, Muhammed-i Arabî (asm) hakkında cari olduğu gibi, sair peygamberler hakkında da caridir. Tayy-ı zaman ve tayy-ı mekân yaparak o peygamberlerin zamanına, mekanına gidip onları bilfiil vazife başında görmek lazım. İşte fena fi resul ifadesinin manası budur.
Risale-i Nur, sırr-ı veraset-i nübüvvettir, hadimu’l-Kur’an olmaktır. Kur’an’ı kendi hevasına göre tedkik edeneler Kur’an’ı anlamaz. Üstad’ı anlamak istiyorsan, tayy-ı zaman ve tayy-ı mekân yap, Üstad’ın zamanına git, onu bilfiil vazife başında dinle. Hulusi Bey’i anlamak istiyorsan tayy-ı zaman ve tayy-ı mekân yap, hayalen Elazığ’a git, bir dersini dinle. Feyke’z-zaman ve fevke’l-mekân etmeyen kişi, hiçbir peygamberden ders alamaz, hakikati bulamaz. Risale-i Nur, sahabe mesleğidir, hakikat dersidir. Risale-i Nur’da hayal yoktur.
Feyke’z-zaman ve fevke’l-mekân yap, zaman itibariyle fikren Asr-ı Saadete, 1400 sene evvelki zamana ve mekân itibariyle hayalen Cezîretü’l-Arab’a git, Resûl-i Ekrem (asm)’ı vazife başında ve ubûdiyyet içinde görür gibi Felak ve Nas’ı ondan dinle. Resûl-i Ekrem (asm)’ın ve sahabenin nasıl bir namaz kıldıklarını seyret. Cuma namazı kılınacağı zaman sahabenin nasıl işlerini terkedip namaza koştuklarını, o şehrin nasıl bir hale geldiğini müşahede et. Biz, babadan, dededen gördüğümüz taklid üzere Kur’an’ı okuyoruz. Halbuki asıl mesele öyle değildir. Resûl-i Ekrem (asm), verdiği nutukla alemi sarsıyor.
20241213 10. Söz Haşir Risalesi 5. Suret – İstanbul
00:00 Malum olsun ki içinde bulunduğumuz memleketimiz Türkiye, dar-ı İslam’dır. Zîra her ne kadar Kur'an’a muhalif kanunlar varsa da bu memlekette;
1. Beş vakit farz namazlarda ezan âşikar okunur.
2. Namazlar cemaatle kılınır.
3. Cuma namazı alenen edâ edilir.
4. Bayram namazları açık bir şekilde kılınır.
5. Hacca gitmek isteyenlere mani’ olunmaz.
6. Kurban ibâdeti açıkça edâ edilir.
Ve dahî bunun gibi, bir beldenin İslam beldesi olduğunun alâmeti olan çok şiarlar memleketimizde mevcuddur. Böyle bir memlekete daru’l harb denilmez, hatadır.
Madem böyledir, öyle ise daru’l İslam'ın hükümleri ile amel etmek gerektir.
Binâenaleyh böyle bir memlekette, yani dahilde maddi cihad yapılmaz. Kılıç ve silah çekilmez. Netîcesi vahim, zararı azimdir. Belki ulemânın vazîfesi emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker ile halka nasihatta bulunmak Kur'an'ı talim etmektir.
07:24 Ellah, Rahîm’dir. Ellah’ın Rahîm olmasının delili, her biçarenin, her dertlinin imdadına koşması ve koşturmasıdır. Dağın başında ayağı incinen bir koyuna ya ilaç veya baytar gönderilmesi, sahib-i alemin şefkat ve merhametini gösterir. Her şeyin onun şefkat ve merhametinin kontrolünde olduğunu, hiçbir şeyi unutmadığını bildirir.
11:14 Muhammed-i Arabî (asm) yalnız Kureyş’in, Arab’ın veya Acem’in peygamberi değildir, bütün dünyanın peygamberidir. Ellah, Kuds-i Şerif’in, Mekke-i Mükerreme’nin veya herhangi bir bölgenin idarecisi sıfatıyla Resul-i Ekrem (asm)’ı göndermemiş. Ellah, bütün semavat ve arzın sahibi ünvanıyla Resul-i Ekrem (asm)’ı irsal etmiştir.
33:05 Kâinatın yaratılış gayesi, insanın ubûdiyyetidir. Ubûdiyyet-i insâniyye ise, ancak peygamberlerin ta’lîmi, rehberliği ve muarrifliği ile yapılabilir. Kur’an gelmeseydi, peygamberler gönderilmeseydi Ellah, bu dünyayı yaratmazdı. Evet, kâinatın manası, peygamberlerin getirdiği vahiy ile anlaşılmıştır. Dünyanın yaratılış gayesi, Ellah’a ibadet ve itaat etmektir. Peygamberler ve semavi kitaplar vasıtasıyla insanlar teklif altına alınır, tecrübe ve imtihan neticesinde bir kısım insanlar iman dairesine girer, diğer kısmı dalalete gider. Hakikat-ı Muhammediye, kâinatın da peygamberidir.
20241210 10. Söz Haşir Risalesi 4. Hakikat 2. Ders - İstanbul
Bir insan takriben altmış sene yaşar. Peki bütün alemin cûd u seha olarak bu adamın önüne konulması, sonra ölümle kesilip atılması, sonlandırılması olur mu? Elbette hayır. Madem cûd u seha sonsuzdur, bu muvakkat hayata münhasır olamaz. Bütün bu alemi insana musahhar etmekle cûd u sehasını gösteren Zat, elbette boşu boşuna yapmamıştır. Bir dar-ı saadette, daimî tena'um verecektir.
20241210 10. Söz Haşir Risalesi 4. Suret ile 4. Hakikat - İstanbul
İnsan, maruz kaldığı bir belânın gitmesiyle lezzet alır. Zira, zeval-i elem, lezzettir. Hem mazhar olduğu bir nimetin elinden çıkmasıyla da üzülür, elem çeker. Zira, zeval-i lezzet, elemdir. Bu dünyadaki misilsiz mücevherâtı ve emsalsiz mat‘umâtı düşün. Verilen bu nimetlerin geri alınması, elemdir. Zeval-i lezzet, elem olduğu için, bir nimetin hiç verilmemesi, verilip alınmasından daha iyidir. Bu misilsiz mücevherattan faydalanan, bu emsalsiz mat‘umâttan lezzet alanlar, eğer ölümle bu hayattan ebediyen kopsalar, bütün nimetler eleme döner. Bu misilsiz mücevherât ve bu emsâlsiz mat‘umât şu misafirhane-i dünyada muvakkat bir hayat geçiren perişan fâniler üstünde durulmaz, kurulmaz. Mutlaka haşir gelecek, baki bir alem olacaktır.
Ellâh, cemalini iki cihetle seyreder.
Biri; Muhtelif ayinelerde doğrudan doğruya bizzat kendisi müşahede eder, seyreder.
Diğeri; Ayinedar müştakların yani başta Resûl-i Ekrem (asm) olmak üzere bütün enbiyâ, bütün evliyâ, bütün ulemâ-i muhakkikin ve bütün müminlerin gözleriyle müşahede eder, seyreder. Çünkü onlardaki nazarı veren de O’dur.
Su, toprak, hava, Güneş, Ay, yıldızlar, nebatat ve hayvanat dahil mevcudatta her neye bakarsan bak Cenâb-ı Hakk’ın bu dünyâda âsâr perdesi üzerinde tezahür eden cûd ve seha, cemâl ve kemâl fiillerini göreceksin. Fiil fâilsiz olmaz, kaidesine binaen, cûd ve seha fiilleri, bir Cevvâd-ı Mutlakı; cemâl ve kemâl fiilleri de bir Cemîl-i Zü’l-Kemâl’i gösterip isbât eder. Bu isimlerin arkasından ise sıfat-ı İlahi ve Zat-ı İlahi görünür.
20241206 Haşir Risalesi 3. Suret ile 3. Hakikat– İstanbul
03:39 Kur’an, dünyayı bir memlekete benzetiyor. Bu memlekete nazar-ı dikkatle bakıldığı zaman, her şeyde bir hikmet, yani bir nizam, bir intizam, bir fâide, bir hüsn-i san‘at görünüyor. Bu memleketin hükümetinde her şey hikmetlidir, adaletli ve ölçülüdür. Adalet, mizanı yani ölçüyü ister. Hikmet, intizamı ister. Hikmetin muktezası, intizamdır. Adaletin muktezası, mizandır.
Bir devletin hikmetli olabilmesi için kanunu olması gerekir. Adaletli olması için mazlumların haklarını muhafaza ve müdafaa etmesi, zalimleri ise cezalandırması îcâb eder. Kanunlara itaat edenlerin taltif edilmesi hikmetinin muktezası olduğu gibi, kânunlara itaat etmeyenlerin tecziye edilmesi de adâletinin muktezasıdır.
Halbuki bu dünyada tam manasıyla icra olunmuyor, o adâlete muhalefet eden insanlar ceza görmeden buradan göçüp gidiyorlar. Demek, bir ma‘dele-i kübrâya bırakılıyor.
Dünyada bazen ehl-i îmân ve taatın necat bulması ve ehl-i küfür ve isyanın tokat yemesi o hikmet ve adâleti ihsas ettirmek için birer numunedir.
40:59 Kâinatta her neye bakarsan bak, hikmet ve adâlet-i İlâhiyyenin âsârı bi’l-müşâhede görünüyor. Fiil fâilsiz olmaz, kaidesine binâen, o âsâr üzerinde görünen “hikmet ve adâlet” fiilleri bir kapı olup, “Hakîm ve Âdil” isimlerini göstermektedir.
Her şeyin kânun dairesinde yapılması, yaratılan her şeyde binler fayda ve maslahatların gözetilmesi ve her şeyin hüsn-i sanatta yaratılması hikmet fiilini, hikmet fiili ise perde-i gayb arkasındaki Zat’ın Hâkim, Hakîm ve Hakem olduğunu, hikmetle iş gördüğünü gösterir.
Alemde yokluk yoktur. Hiçbir mevcud yok olmaz. Ellah, var ettiği bir şeyi, bir daha yok etmez. Çünkü bu, onun şe’n-i keremine yakışmaz. En adi adam, verdiği bir hediyeyi geri almazsa; elbette nihayetsiz kerem sahibi olan Zat-ı Akdes, verdiği vücud nimetini geri almaz. Alsa keremine yakışmaz, zulüm olur. Madem ölüm vasıtasıyla verdiğini geri alıyor. Öyle ise O Kerim Zat, başka bir alemde muti kullarına daha mükemmel bir surette ikramda bulunacaktır.
O’nun mevcudiyetiyle vücuda gelen hiçbir şey yok olmaz, hayattan gitmez. Sadece halden hale, tavırdan tavra geçer. Ya Cennet’e gider, saadetli bir hayatı yaşar. Veya Cehennem’e gider, ceza çeker. Bütün zerrat-ı mevcûdât, Cennet’e gitmek için yaratılmıştır. Fakat kâfirin vücûduna giren zerreler, kâfirin sû-i irâdesi ile emir dairesinde hareket etmediği için cezaya müstahak olurlar. Yakmaktaki murâd-ı İlâhî, zerratın nûrlanmasıdır. Bu da onlar için ayn-ı rahmettir. Cehennem’de asıl cezayı, fail-i muhtar olan nefs-i kafir çeker. Cehennem’e giren kafir, her ne kadar azap çekse de cesedindeki zerreler görevlerini ifa ettiklerinden kendilerine mahsus bir lezzet alırlar.
Demek kafirin vücudundaki zerreler dahil Cehennem’e giden bütün zerreler bir nev lezzet alır. Kahır içinde lezzet-i mutlaka var. Cehennem, vücud olduğu, vücud rengi olduğu için -nefs-i kafir hariç- bütün zerrat için ayn-ı Cennet’tir, yokluğa binler defa müreccahtır.
20241203 10. Söz Haşir Risalesi 1. Ve 2. Suret ile 1. Ve 2. Hakikat- İstanbul
00:00 Cenab-ı Hakk’ı tanımanın dört yolu var. Ya ef’al ya esma ya sıfat veya Zat yoluyla Cenab-ı Hakk tanınabilir. Cenab-ı Hakk’ın ef’al, esma, sıfat ve Zat’ı nurdur. Cenab-ı Hakk’ın Zat’ından telemmu eden yedi sıfatı, yedi sıfatından telemmu eden bin bir ismi, bin bir isminden telemmu eden fiilleri var. Mezkûr dört yoldan herhangi birine inanmayan kafir olur. İnsan, yedi sıfat-ı ilahiyenin ayinesidir. Zât-ı İlâhî’yi isbât eden bu sıfâtlar, “hayât, ilim, sem‘, basar, irâde, kudret, kelâm” olmak üzere yedidir. Vâhid-i kıyâsî olsun diye nümûneleri bizde de bulunan bu sıfatlarla Ellah’ı tanırız.
Kâinat kitabının manası, eserden fiile, fiilden esmaya, esmadan sıfata, sıfattan Zat’a intikaldir. Sanattan, Sanii, nimetten Mün’im’i bulmaktır. Şimdi bir eser olan buğday üzerindeki sanat ve nimet cihetine bakalım. Buğday üzerinde müşahede edilen sanat, bir fiildir. Fiil, neyi ister? Sani’i, yani esmayı ister. Çünkü fiil, failsiz olmaz. Peki, Sani’ olmak için ne lazımdır? Yedi sıfat sahibi olmak lazımdır. Yani kudret, ilim, irade, hayat, sem’, basar ve kelam sıfatlarına sahib olmak lazımdır. Yedi sıfattan sonra Zat-ı Vacibu’l-Vücud’a intikal edilir.
10:11 Bütün dünyayı kabza-yı tasarrufuna almayan, Rab ve Sultan olmayan rızkımızı veremez, bizleri terbiye edemez. Bütün alemi kabza-yı tasarrufuna almak için saltanat lazımdır. Yeri, göğü, Güneş’i, Ay’ı, yıldızları, Arş’ı ve ferşi saltanatıyla idare edemeyen, ezel ve ebedi elinde tutmayan, rızkımızı veremez. Çünkü bütün alem iç içe çalışmaktadır. Demek bir lokma ekmeğin vücuda gelebilmesi için yerin, göğün ve bütün alemin çalışması lazımdır. Sultan-ı alem kim ise, bir lokma ekmeği veren O’dur. Bu saltanat ve rububiyetin bu faniler üzerinde kurulmasını, bu fani aleme münhasır olmasını akıl kabul etmez.
Rubûbiyyet ve saltanat fiilleri arkasında Rab ve Sultan isimleri görünür. Rab ve Sultan isimlerinin arkasından sıfat ve Zat’a intikal edilir. Haşir isbat edilir.
20:29 Her bir ağacın birer hûrî gibi yaprak ve çiçekleriyle süslendirilerek, elleri hükmünde olan dalları vâsıtasıyla meyveleri insânlara ikrâm etmesi, zehirli bir arının eliyle şifâlı balın insâna yedirilmesi, elsiz bir böcek vâsıtasıyla insâna ipeğin giydirilmesi ve bir çekirdeğin içerisinde koca bir rahmet hazînesinin derc edilip, bahâr mevsiminde insanlar için açılması perde-i gayb arkasında bir kerem elinin işlediğini, bir keremin var olduğunu gösterir.
Madem bu âlemde tasarruf eden o Zât-ı Kerîm-i Zü’l-Celâl, hem nihayetsiz kerem ve rahmet sahibidir; hem de nihayetsiz celâl ve izzet sahibidir. Madem bu dünyada küfür ve isyan ile o izzet ve celâle dokunduran ehl-i küfür ve isyana lâyık bir ceza görünmüyor. Elbette, o izzet ve celâle şayeste bir ceza mahalli olacaktır. O da, Cehennem’dir. Madem bu dünyada iman ve itaat ile o kerem ve rahmeti celb eden ehl-i iman ve taate lâyık mükâfattan binden biri icra edilmiyor. Elbette o kerem ve rahmete şayeste bir mükâfat mahalli olacaktır. O da Cennet’tir.
20250111 4. Şua 6. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye, 3. Bürhan – İstanbul
07:47 Hakikî hakaik-i eşya, esmâ-i İlahiyedir. Mahiyet-i eşya ise, o hakaikın gölgeleridir. Mevcudatın mahiyet itibariyle esma-i İlahiyenin ayinesi olması, dört mertebeyi ifade eder. Mevcudatın mahiyeti, ef’al, esma, sıfat ve Zat’ın ayinesi olmaktır. Mevcudatın hakikati ise, ef’al, esma, sıfat ve Zat’ın ta kendisidir.
Kâinat, merecel bahreyndir, mütemadiyen çalkalanır. Bir tarafta imkân dairesi görülür, esma-yı İlahiyenin ayinedarlığı seyredilir. Diğer tarafta alem-i vücub görülür, ef’al, esma, sıfat ve Zat müşahede edilir.
20:02 Âdem (as)’dan Resûl-u Ekrem (asm)’a kadar bütün peygamberler başta olmak üzere bütün mükemmel insanlar, “Bizi idare eden gaybî bir Zat var” demiş, O’na karşı şedid bir aşk-ı lahutî beslemişler. Peki o aşk-ı lahutiyi neyle izah edersin? Haydi izah et bakalım. Bu aşk-ı lahutî tek başıyla tevhidin delilidir. İlla Vacibu’l-Vücud bir Zat var. O Zat, Kayyumdur yani Vacibu’l-Vücud’dur, maddeden mücerreddir, kayıttan münezzehtir, Vahid-i Ehad’dir. Hem de Hayy’dır, sıfat sahibidir. La zamanidir, la mekanidir, la keyfidir.
Demek muhabbetullah dışında hiçbir şeyin muhabbetiyle insan tatmin olmaz. Neyi seversen sev, fanidir. Bu fani ve zail mevcudat, insandaki muhabbete karşılık veremez. Madem insanda ciddi bir aşk-ı muhabbet var ve madem kâinat fanidir. Öyleyse sendeki aşk-ı lahutî, kâinatın arkasında görünen bir Mecvud-u Hakiki’nin ef’al, esma, sıfat ve Zat’ına karşı verilmiş. Bu fani ve zail mevcudata sarfetsen, boşuna gider.
Kâinat, emr-i İlahiyi süratle yerine getiren bir asker, bir neferdir. Herkes, Ellah’ın koyduğu kanuna mutidir, itaat eder, iştiyakla o emri yerine getirir. Bir kulun ubudiyetini ifa etmesi gibidir. اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ ‘nin sırrıdır. Kâinat hem muhabbetten hem korku ve dehşetten o emri, süratle yerine getirir. Kâinat, bir ordugahtır, bir teşhirgahtır, bir handır. Bütün alem halden hale girmekle tecelli-yi esmayı gösterir.
Demek kâinatın cümlesi aşık değil. Hepsi, emr-i İlahiye itaat eder. Şems, mutidir. Kamer, mutidir. Gece-gündüzün inkılabı aşktan değildir, emr-i İlahiye riayetten geliyor. Kendimize ve âleme baktığımız zaman hikmet, adâlet, rahmet ve inâyeti müşâhede ederiz. Hikmet, adâlet, rahmet ve keremin tecellisiyle bu alem halden hale girmektedir.
36:17 Adem-i mutlak yoktur. Vâcibu’l-Vücud, dilediği zaman kudret sıfatıyla tecelli edip ilm-i İlahisinde var olan mahlûkatı vücud sahasına çıkarır, dilediği zaman vücud sahasında olan mahlûkatı, tekrar daire-i ilmine geçirir. Ellah var olduğuna göre, ilmi de var. İlmi var olduğuna göre, ilminde sabit mevcudat illa var. eşya, mutlak yokluktan var edilmiyor, belki nisbî bir yokluktan var ediliyor. Yani, eşyanın vücud-u hâricileri yoktu, ama ilm-i İlâhîde vücud-u ilmileri vardı. Mahlûkatın varlığı demek, o ilmî mevcûdâtın ilim dâiresinden kudret dâiresine geçmesi demektir. Yoksa mutlak yokluktan var ediliş değildir. Vefat etmek, muvakkaten haricî libasını çıkarıp, vücud-u manevîye ve ilmîye girmektir.
54:24 Vücudun en yükseği, en a’lası, en rasihi Vâcibu’l-Vücud’dur. Madem vücudun en yükseği, en a’lası, en rasihi Vâcibu’l-Vücud’dur, öyleyse en a’la bir güzelliği olması lazım. İşte bu vücud, aşka değerdir. O vücudun Zat, sıfat, esma ve ef’aline aşık olacaksın. Bütün güzelliğin menbaı, Zat-ı Vâcibu’l-Vücud’dur. Zat’ının güzelliği sıfata aksetmiş. Sıfatın güzelliği esmaya aksetmiş. Esmanın güzelliği ef’ale aksetmiş. Ef’alin güzelliği mevcudata aksetmiş bize görünmüş. Güzellik yukarıdan aşağıya gelmiş. Aşağıdan yukarıya gitmemiş. Şu an buradaki güzel konuşmamı nasıl anlayacağız? Vâcibu’l-Vücud’daki güzellik, benim dilimin üzerine tecelli ve aksetmekle o güzel konuşmayı dışarı attırdı. Hiç kimsenin hüneri yoktur. Çünkü Vücud, yalnız Ellah’ındır. Bizim vücudumuz, sabit değildir, pervane gibi döner.
20250110 4. Şua 6. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye, 2. Bürhan, 5. Nokta – İstanbul
11:52 Cenâb-ı Hak, kendisini tanıttırmak ve sevdirmek için şu âlemi bir saray sûretinde yaratmıştır. Tavanı yıldızlarla süslenmiş ve koca Güneş o tavana bir lâmba olarak takılmış ve Ay ile Güneş arasına da dakik bir intizamla bir münasebet vaz’ edilip o Güneş’e tâbi’ edilerek takvimcilik yaptırılmıştır. Tabanı ise çiçekli halılarla süslenmiş ve üzerine hadsiz ni’metler vaz’ edilerek bir sofra hâlinde serilmiştir. Ve bu saray-ı âlem için her ne lâzımsa eksiksiz bir surette tefriş edilmiştir. Bütün bu tefrişat, yer, gök, Güneş, Ay ve yıldızların raks u deveranı, mevcudatın birbiri ardınca gelip gitmeleri, bu alem sahibinin başka, daimî bir memleketinin olduğunu, bu alemin, o daimî memleketin numunesi olduğunu, bizlerin o ebedi aleme namzed olduğumuzu, oraya davet edildiğimizi göstermektedir. Bu alem sarayı, Cennet’in numunesidir, bin bir ismin tecelli yeridir. Bu alem sarayı, zahirî hazineleri ve gizli defineleri size göstermek içindir. Gece-gündüz ve kış-yazın devamlı deveran etmesi, bu alemin sabit olmadığını göstermektedir. Bu alem sarayı sabit kalmadığına göre, burası asıl kalacağımız yer değildir. Demek bu geçici sarayın arkasında bir makar, sabit bir yer bulunmaktadır.
16:51 Semud Kavmi, Salih (as)’a itaat etmediği için helak olduğu gibi, Muhammed-i Arabî (asm)’a itaat etmeyen herkes helak olur. Bu alem sarayının peygamberi (asm) geldi, tebliğde bulundu. O Zat’ın tebliğinden sonra dileyen itaat eder, felaha erer; dileyen itaat etmez, helak olur. Gelin, o Zat’ın tebliğini dinleyin, şeytana uymayın.
30:24 Tebük gazvesi sırasında Resûl-i Ekrem (sav), Hazret-i Ali'ye Medîne'de kalmasını emretmişti. Böyle cihâda iştirâk etmemek, Hazret-i Ali'ye pek ağır gelmiş, âdeta üzülmüştü. “Ya Resûlellâh! Beni çocuklar ve kadınlar arasında vekil mi bırakıyorsunuz?” diye sormuştu. Resûl-i Ekrem (sav), ona tesellî vermiş, “Ey Ali, bana nisbetle sen, Musa’ya nisbetle Harun derecesinde olmağa razı olmaz mısın? Şu kadar ki, benden sonra Peygamber yoktur.” buyurmuştu. Hazret-i Mûsâ (as) Tûr'a giderken kardeşi Harun (as)'ı kendi yerine vekîl ta’yîn etmiş, yurdunda bırakmıştı. Hazret-i Mûsâ, Cenâb-ı Hak ile mülaki olmak için Tur Dağına gidince, geride kalan kavmi, Hârûn (as)'ı ezdiler, perişan ettiler. Peki mezkûr hadisin verdiği ders nedir? Resûl-i Ekrem (sav), İmam Ali (ra)’a kader-i İlahinin sırrını verdi, ona şöyle dedi, “Sen her ne kadar hak sahibi olsan da benden sonra bir şeye el atma. Kader, senin nesline imameti vermez. Neslin, idareyi almak istese, cariye belasına düşer, helak olur. Çünkü hiçbir beşerin, cariyelerden kurtulması mümkün değildir. Benden sonra Harun (as) gibi ezileceksin. Ta ki ikinci bir Musa (as) gelene, Musa (as) gibi bir hal bilfiil canlanıp kuvvet bulana kadar. Ancak o kuvveti almakla neslin hâkim olur.” İmam Ali (ra) ve Resûl-i Ekrem (sav) her ne kadar imametin ehl-i beytte olmasını istemişlerse de kader bırakmamış. Ehl-i beyte layık olmayan cariyelik ve halktan vergi toplamaktan onları men etmiş.
Sual: Ellah bu kâinatı niçin yaratmıştır?
Elcevab: Cenab-ı Hak, cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek hikmetine binâen, bu emsalsiz muhteşem kâinatı yarattı, zahirî hazinelerini ve gizli definelerini getirip o sarayda kullandı. Kâinatı, ef’aline, esmasına, sıfatına ve Zat’ına ayine yaptı.
Sonra bütün alemi, memleketinin her tarafındaki ahaliyi cemâl ve kemâlini seyre davet etti. Kimisi manayı anladı. “Rabbimiz, bize görünmüyor, fakat bu âlem sarayını yapmasıyla kendisini bize ta’rîf ediyor. Bu maksad için şu kâinatı öyle bir tarzda halk etmiştir ki, her şey O’nun cemâl ve kemâl-i manevisini ilan edip esmasına ayine olmaktadır. Biz, başka bir aleme namzediz.” dedi. Kimisi de sadece sefahatle ömrünü geçirdi, perişan oldu.
Ellâh, bu kâinatı iki cihetle seyreder.
Biri; Bizzat kendisi bu âlemi doğrudan doğruya seyreder.
Diğeri; Ayinedar müştakların gözleriyle seyreder.
20250109 4. Şua 6. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye, 2. Bürhan, 4. Ders – İstanbul
Rahmet-i İlahi tarafından hazırlanan hadsiz taamlardan, güzel kokulardan, muhtelif, süslü renklerden ve mütenevvi, hoş tatlardan her aza kendine mahsus bir lezzet alır. Göz, süslü renkleri seyreder. Burun, güzel kokuları alır. Dil, mütenevvi nimetleri tadar. El, mevcudata temas eder. Ve hakeza. Ellah, Kerim’dir. Eğer Kerim’i, keremden müştak kabul etsek, zaman mefhumunu iktiza eder. Kerim, masdar-ı ca’lî olan kerimiyetten müştaktır. Kerimiyet, zamana bağlı değildir. Ellah, her bahar ve yaz mevsimlerinde kerimiyetiyle hadsiz nimetleri veriyor. Bahar ve yaz mevsimleri, bize bakan cihettedir. Kerimiyet Ellah’a isnad edildiği için, la zamani, la mekani, la keyfi olur. Demek bize yapılan ikram-ı İlahiler, la zamanidir la mekanidir la keyfidir.
20250108 4. Şua 6. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye, 2. Bürhan, 3.Ders – İstanbul
Kâinatta Kitab-ı Mübin’in tecellisinden gelen bir ölçü var.Her şey Adl isminin kontrolü altındadır. Su, toprak, hava, Güneş, Ay, yıldızlar ve sair mevcudatın hepsinde bir mizan bulunur. Hepsi sanki hassas bir teraziyletartılır gibi hareket ederler. Küre-i Arz’ın bütün otları bir ölçüyle gelir, bir ölçüyle gider. Adil isminin tecellisiyle her hak sahibine hakkı verilir.Lisan-ı hal, lisan-ı kal, lisan-ı ıztırarla kim ne istemişse, her muhtaca ihtiyacı verilir. Adil isminin tecellisiyle tekvinen ve teklifen mütecavizlerdurdurulur, cezaları verilir. Kur’an’da teklifen ceza hukuku olduğu gibi, kâinatta tekvinen zalimleri cezalandırma kanunu vardır. Demek perde-i gaybarkasında bir adalet var. Ellah’ın adaleti dahi zamansızdır. Âdiliyyet masdarından müştaktır.
Ellah hafıziyet ve kadiriyetin tecellisiyle bir kuluna“Kalk” der, bütün alemi yıkar. Kâinat bir araya gelse de Kur’an’ı sarsamaz. Kur’an, ezelden gelmiş, ebede gider. Kur’an’ın hakikati, sıfat-ı İlahidir.Sıfat-ı İlahi, zamanla, mekanla mukayyed değildir. Hiç kimse la zamani, la mekani, la keyfi olan Kur’an’ı sarsamaz.
متاح الآن! بحث تيليغرام 2025 — أهم رؤى العام 
