4 684
Подписчики
-124 часа
-97 дней
-3230 день
Архив постов
20241227_10_Söz_Haşir_Risalesi,_7_Hakikat_2_Ders_–_İstanbul.mp366.18 MB
20241227_10_Söz_Haşir_Risalesi,_7_Hakikat_1_Ders_–_İstanbul.mp346.82 MB
20241227 10. Söz Haşir Risalesi, 7. Suret – İstanbul
02:59 Resûl-i Ekrem (sav), sahabeye hitaben şöyle diyor; “Siz, benim ashabımsınız. Beni gördünüz. Kardeşlerim ise, beni görmedikleri ve peygamber olmadıkları halde, sırr-ı veraset-i nübüvvetle vahy-i İlahinin neşrine ciddi bir şekilde çalışanlardır. Onlar, ahirzamanda zuhur eder, uhuvvet-i Kur’anîyeyi esas tutarlar. Dava-yı nübüvvetimde bana gelen vahiy sanki kendilerine gelmiş gibi sahiplenir, bana kardeşlik ederler.” Üstad (ra), İhlas Risalesinde ve Uhuvvet Risalesinde bu hakikati işlemekte, mesleğimizin “Tefani-i fi’l-İhvân” olduğunu söylemektedir. Resûl-i Ekrem (sav), risalet sıfatıyla muallimimiz; iman sıfatıyla, kardeşimizdir.
14:51 Hadîs-i Nebevî’de vardır ki: “Sadaka, belâyı def’ eder ve ömrü uzatır.” (Heysemî, Mecmaü’z-Zevâid, 3/63.) İşte bu değişiklik, Levh-i Mahfûz veya Levh-i Mahv ve İsbât’ta olan değişikliktir. Yoksa ilm-i İlâhî’de olan bir değişiklik değildir. Yani sadaka, ilm-i İlâhî’de tesbît edilen ömrü uzatmaz. Çünkü ilm-i İlâhî değişmez. Cenâb-ı Hak, o kişinin sadaka vereceğini ve o sadaka sebebiyle Levh-i Mahfûz veya Levh-i Mahv ve İsbât’ta yazılı olan ömrünün uzatılacağını bilir. Meselâ; bir adamın ömrü, çarşamba günü saat beşte bitiyor. “O vakit ölecektir.” diye Levh-i Mahfûz’da yazılıdır. Amma ilm-i İlâhî’de o ecel, sadaka vermemek şartıyla kayıdlıdır. Fakat o şart, sâdece ilm-i İlâhî’de var olup Levh-i Mahfûz’da yazılı değildir. Ne melek ne de insan, bu sırra vâkıf olabilir. Ölüm meleği, Levh-i Mahfûz’daki hükme göre hareket edip o adamın ruhunu kabzetmeye giderken, o adam, birkaç dakîka evvel bir sadaka veriyor. Bu sadaka, Levh-i Mahfûz’daki hükmü değiştiriyor; dolayısıyla o adamın ömrü, Levh-i Mahfûz’daki kadere göre uzatılmış oluyor. Her ne kadar Levh-i Mahfûz’da, o adamın sadaka verip ömrünün uzatılacağı yazılı değilse de Cenâb-ı Hak, onun sadaka vereceğini ve bu yüzden onun ömrünü uzatacağını bildiği için meleğe emreder; “Geri dön! O adamın canını alma! Verdiği sadaka sebebiyle onun ömrünü uzattım.” der. Böylece meleğin vazîfesi, te’hîr edilmiş olur.
Ekser velilerin keşfi, Levh-i Mahv ve İsbât’a kadar çıkar. Bazı ehl-i keşfin “Ben, kalemin yazma sesini işitiyordum” demesi de bunu ifade eder. Bel’âm bin Baura’nın keşfi de Levh-i Mahv ve İsbât’a kadar çıkmıştı. Eğer Levh-i Mahfuz’u keşfetseydi, helak olmazdı. Ancak hakikat-ı Muhammediyenin ayinesi olan eşraf-ı ümmet-i Muhammed’in keşfiyatı Levh-i Mahfuz’a yetişir.
Dünyanın hareketinin geçmişine mazi, geleceğine müstakbel, orta noktasına hal diyoruz. Ne mazinin ne müstakbelin ne hal’in vücudu yoktur. Hiç durmadıkları için vücudlarının ilmen isbat edilmesi mümkün değildir. Mazi, hâl, müstakbel tabirleri i’tibârî birer taksîmden ibarettir. İsim var, ama müsemması yoktur. Hayalden ibarettir.
Mahlukatın yaratılma yeri, ne Arş-ı Azamdır ne İmam-ı Mübin’dir ne Kitab-ı Mübin’dir ne Küre-i Arz’dır. Mahlukatın yaratılma yeri, zaman şeridinin iç yüzü olan Levh-i Mahv ve İsbat’tır. Levh-i Mahv ve İsbat, fabrika-yı alemdir. Ölüm de oradan geçer, orada yaratılır. Güneş, Ay, yıldızlar, Muhammed-i Arabî (sav) ve sair mevcudatın hepsi orada yaratılır. Kün emri, orda meydana geliyor. İnsan ve bütün mevcudat, zamanla mukayyed olarak gelir, gider, yapılır, bozulur. Mevcudat, zamanla mukayyed edilmediği taktirde Ellah olması lazım gelir. Ellah, la zamanidir, la mekanidir, la keyfidir. Ellah, Vacibu’l-Vücud sıfatıyla bizden bize yakındır, her an yanımızdadır. Bizdeki vücud, Ellah’ın Vücud’unun ayinesidir. Cennet’te mekân ve keyfiyet vardır, ama zaman yoktur.
20241224 10. Söz Haşir Risalesi, 6. Hakikat 7-9. Esaslar – İstanbul
00:15 Baharın gidip kışın gelmesi ve bu halin devamlı tekerrür etmesi Halık-ı Alem’e bakan cihette ayrı bir lezzettir. Kimse anlamasa bile Halık-ı Alem’e bakan ciheti vardır. Gece-gündüzün tebeddülü ve gece-gündüzün tebeddül etmesiyle vücuda gelen mevcudatın böyle halden hâle, tavırdan tavra çevrilmesinden Cenâb-ı Hak, tabirinden aciz olduğumuz bir şekilde kendisine lâyık bir tarzda ulvî, kudsî, güzel, münezzeh mânâları ifade eden lezzet-i kudsiye, aşk-ı mukaddes, ferah-ı münezzeh ve mesruriyet-i kudsiye alır. Bu sebebden dolayı âlem, devamlı bir şekilde tebeddül ve tagayyür eder, halden hale geçer. Güneş, Ay, yıldızlar ve feleklerin dönmesinden, Küre-i Arz’ın çalışmasından kendine mahsus bir muhabbet alır.
28:43 Hayat-ı dünya, meta-ı gururdur. Meta-ı gurur, zahiren manası kolay gibi anlaşılsa da hakikatte gayet müşkil bir ifadedir. Zemahşerî, Kur’an’ı tefsir etmek istemiş. Arab dilini tam manasıyla öğrenmek için Bedevi Arabların yanına gitmiş. Bir gün gezerken bir çadıra girmiş. Bakmış ki; bir kadın hizmetçisine: “Bana meta-ı ğururu getir” veya “Bu meta-ı ğururu götür, yıka.” demiş. Bakar ki; meta-ı ğurur dediği şey ya çocuğun altına bağlanan bez veya kadınların hayız halinde iken kendilerine tuttukları bezdir. Zemahşeri diyor ki: “İşte ben o zaman bu kelimenin manasını öğrendim.” Demek dünya hayatı Kur’an nazarında kadınların veya çocukların pisliğini setretmek için kullanılan bir bez kadar değersizdir. Bununla beraber onsuz da olmuyor. Fakat umumiyet itibariyle meta-ı ğurur dediğimiz zaman anlaşılan mana şudur ki; çarşıya bir mal gelir. Öyle bir maldır ki; dışı çok süslü, içi çürüktür. Herkesi aldatıyor. Bu manaya göre; meta-ı gurur, dışı süslü, içi çürük olan mal demektir. Dünya böyle bir şeydir. Aldatıcıdır. Müşteriyi aldatıyor. Cazibesi var, fakat fani olduğu için alaka-i kalbe değmiyor. Hangi mala talib olsan çürüktür, üzerinde fena damgası mevcuddur.
35:52 “(Mal ve evlad, dünya hayatının zinetidir. Baki olan salih ameller) yani Kur’an’ın bütün emir ve nehiyleri (ise, Rabbin katında sevâb bakımından daha hayırlıdır ve ümit bakımından da daha hayırlıdır.)” (Kehf, 47)
Tefsirler, bakiyat-u salihat’ı tesbîh, tahmîd, tekbîr ve tehlîl şeklinde izah etmişler. Bakiyat-u salihat’ın asıl manası, Kur’an’ın bütün emir ve nehiyleridir. Kur’an’ın bütün emir ve nehiyleri, bakiyat-u salihat’tır; muhalifi ise, faniyat-ı zailattır. Mal ve evlada mana-yı harfiyle bakanlar, Kur’an’ın evamir ve nevahisine tabi kılanlar kurtulmuştur.
Ehl-i tasavvufun ve ehl-i hakikatin birçokları bu ayeti yanlış anlamış, kendi meslek ve meşreblerini katmış, terk-i dünya olarak tefsir etmişler. Halbuki ayet-i kerime, dünyayı terk etmeyi, mal ve evladı sevmemeyi söylemiyor. Mal ve evladın, dünyanın süsü olduğunu ve insana verilen bir emanet olduğunu ifade ediyor; mal ve evladını mana-yı harfiyle seven, Kur’an’ın evamir ve nevahisine tabi kılıp hayırda sarf eden ve şerden de muhafaza edenlerin kurtulduğunu haber veriyor. Ayetin manası terk-i dünya olsaydı Hz. Süleyman dünyayı terk ederdi. Hz. Yusuf dünyayı terk ederdi. Muhammed-i Arabî (sav) ile sahabeleri dünyayı terk ederdi. Muhammed-i Arabî (sav) devlet başkanıydı, bir kral kadar serveti vardı.
Kurtulmak isteyenler dünyaya mana-yı harfiyle bakanlar, dünyayı Kur’an’ın evamir ve nevahisine tabi kılanlardır. Dünyaya mana-yı harfiyle bakanlar dünyayı, zikirhane-i İlahi görürler. Ellah, “Dünyayı terk edin” demiyor. “Ne sen müstakilsin ne dünya müstakildir. Sen de Benimsin, mülk de Benimdir. Kendini ve malını Benim emrime göre ayarla” diyor.
20241224 10. Söz Haşir Risalesi, 6. Hakikat 5-6. Esaslar – İstanbul
00:00 “Herhangi bir cemaat, Ellah’ı zikretmek üzere toplanırlarsa muhakkak melekler onları kuşatır, Ellah’ın rahmeti onları kaplar ve onlar üzerine sekînet ve vakar iner ve Ellah Teâlâ onları katında bulunan meleklere medih ve sena eder.” (Müslim, Zikr 39)
Ellâh rızası için ders-i Kur’anîye gelen mü’minlere meleklerin dua edeceği Mü’min Sûresinde ifade edilmektedir. İman edip Ellah rızası için bu Kur’anî derslerde bir araya geldiğiniz takdirde Hamele-i Arş başta olmak üzere bütün melekler sizlere, ehl-i iman olan ana-babalarınıza, eşlerinize, zürriyetlerinize dua eder; günahlarınızın afvolmasını, dünyada bela ve musibetten mahfuz kalmanızı, seyyiattan müctenib olmanızı, Cehennem’den kurtulup Adn Cennet’lerine idhal olunmanızı dergâh-ı İlahiden isterler.
17:26 Dünya, bir cihette misafirhanedir. Dünya misafirhanesinde bir müddet kalır, yeriz, içeriz. Dünya, bir cihette teşhirgahtır, sanat-ı İlahi neşredilir. Dünya, bir cihette manevra meydanıdır, azim ordular teşkil edilir. Fakat hiçbir şey kararında kalmaz, sinema levhaları gibi gece-gündüz, kış-yaz, yer-gök değişir. Bütün mevcudat bu tebeddülat ve teğayyüratı seyr eder. Peki dünya hanındaki bu seyir, bu tebeddülat ve teğayyürat, bu teşhirgah, bu ordugâh niçindir? Bu dünyadaki zeval ve firakın, tebeddülat ve teğayyüratın bir gaye ise; ehl-i ebed için daimî manzaralar nescedilmesidir. Suretleri alınıp haşir meydanında, Cennette seyretmek içindir. Bu dünyada kim ne yapmışsa aynen bir film gibi hem haşir meydanında seyreder, hem de Cennette seyreder.
43:00 Ruh-u insan, gâyet cem'iyetli ve yüksek bir mahiyete mâliktir, haricî bir vücud giydirilmiştir, zîşuur nuranî bir kanun-u emrîdir. İnsanın rûhu câmi‘dir. Rûh, kânun-i İlâhîdir, nuranidir. İnsan, uyuduğu zaman ruhu, kılıfını giyer, gider dolaşır. Rüyada bazen vefat eden yakınlarınızı görürsünüz. Rüyada gördüğünüz şahısların ruhları kılıflarını giyip gelir, size görünürler. Mücerred, kılıfsız ruh görünmez, hareket etmez. Rüyada bazen çiçek ve sair bazı mevcudatı görürsünüz. O mevcudat, kendine mahsus kılıfını giyip gelir, size görünür. Ellah (cc), o kânun üzerine o zî-rûhun şekline benzer, mâhiyyeti bizce mechûl bir kılıf giydirmiş, o kılıfın üzerine de bu cesedi giydirmiştir. Kanun-u emri olan mücerred ruhun üzerindeki kılıf, dört maddeden mürekkeb nurani bir varlıktır. Kabre giren insan, kılıflı ruhla yaşıyor. Kıyamet hengâmında ise kılıflı ruh dağılır, mücerred ruh, ilm-i İlahiye geçer. Mücerred ruh, yani kanun-u emri olan o mana, daire-i ilimde baki kalır. Ellah, haşir meydanında bir daha o mevcudatı, daire-i ilimden daire-i kudrete çıkarmak suretiyle göz önüne koyar. Mevcudat daha ölmez, hiçbir şey de yok olmaz. Çiçeğin ruhu yani kanunu da bir kılıf giymiştir.
Çiçeğin hem maddi, bize görünen bir vücudu vardır hem çiçeğin zerratını bir arada tutan, onun ukde-i hayatiyesi olan bir tabiî kanunu vardır. Fakat çiçeğin tabiî kanunu zişuur değildir. Çiçek ölse de çiçeğin o kanunu ölmez. Çiçeğin ukde-i hayatiyesi olan o tabiî kanununun kendine göre bir kılıfı vardır. Dünyada kılıfsız hiçbir mahluk yoktur. Kıyamet hengamında bütün mevcudatın kılıflı ruhları ölür. Mücerred kanun olarak ilm-i İlahiye geçerler. Haşirde tekrar kılıf giyer, gelirler.
20241220 10. Söz Haşir Risalesi, 6. Hakikat 1-4. Esaslar – İstanbul
00:00 Âlim ifadesinden murad, Sarf-Nahv ilmini bilmek, fıkıh kitablarını okumak, fen ve sanatı tahsil etmek değildir. Fen ve sanatı tahsil edenler gittikçe gurura kapılıyor, enaniyetlerine mağlub oluyorlar. Âlim ifadesinden murad, Risâle-i Nûr tarzındaki tefekküre sahib olmaktır. Risâle-i Nûr’daki tefekkürî dersleri ciddi bir şekilde okuyana âlim denir. Kur'ân ve Hadis’te geçen âlim ifadesinden murad, sanattan Sani’i, nimetten Mün’im’i bulandır, eserden müessir-i hakikiye ulaşandır.
13:03 Bu dünyaya hikmetle bakan biri, dünyanın devamlı bir surette tebeddül edip dolup boşaldığını görmekle dünyanın ikamet yeri olmadığını, bir misafirhane olduğunu, başka bir yere göç olduğunu anlar.
Misafirhane, asıl ikamet yeri değildir. Asıl ikamet yerini yani Cennet’i gösteren bir konaklama yeridir. Yolcu, misafirhane sahibinin verdiği nimetlerden istifade eder, saraya bakıp tefekkür eder, sonra çıkar, gider. Misafirhane sahibinin sana ihsan ettiği bütün nimetleri de arkada bırakıp öyle gideceksin. Zira yolcu beraberinde getirmediği bir şeyi beraberinde götüremez.
Ellah, bu dünya misafirhanesine getirdiği herkese izzet ve ikramda bulunur, yeri-göğü ona hizmetçi eder, “Ye, iç, istirahat et, tefekkürde bulun, ibret al. Burası ikametgâh değildir, çık, asıl yerine git” der.
37:14 Ellah, Rahman ismiyle dünyayı idare eder, rızka muhtaç olan bütün mahlukatın dünyevi rızkını yerine getirir ve mümin kullarına ahirette Cennet’i verir. Rahîm; mevcudatı dünyevi bela ve musibetlerden emin eden; mümin kullarını ahirette Cehennem’in bütün meratibinden muhafaza edendir. Rahman, rızka bakar. Rahîm, belaların def’ine bakar. Ellah, Vâcibü’l-Vücûd’dur. Zat’ıyla her şeyi Vücud’una ayine olarak yaratmış. Hiçbir mevcud, müstakil değildir, vücud-u hakikileri yoktur. Bismillah’daki Ellah lafzı, bütün mevcudatı ubudiyete çağırır. Rahman ismi, “Dünyevi rızkınızı ve Cennet’i taleb edin” der. Rahim ismi, “Dünyevi bela ve musibetlerden ve Cehennem’in bütün meratibinden muhafazayı isteyin” der.
45:58 Ellah, kendi cemal-i ba kemalini seyretmek için mevcudatı yaratıyor. Ellah’ın yaratması, ihtiyaçtan dolayı değildir. Bu itibarla mevcudatın bir an yaşaması kafidir. Ellah’ın sanatı itibariyle mümin ile kafir birdir. Ellah hem mümin üzerinde hem kafir üzerinde tekvinen sanatını seyreder. Ama teklif cihetinde kafir ile mümin farklıdır. Kafirler teklifle amel etmedikleri için ceza çekerler, müminler teklife riayet ettikleri için mükafat görürler.
وَمَا تَشَٓاؤُ۫نَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَمٖينَ
"Rabbu’l-âlemîn olan Ellah, bir şeyi istemedikçe ve irâde etmedikçe, siz onu isteyemezsiniz.” (Tekvir, 29.)
Meşiet-i İlahi, esastır. Tekvini irade, teklifi iradeye refakat etmek zorunda değildir. Zira O, Fâil-i Muhtâr’dır. Bazen teklifen emir eder, ama tekvini refakat ettirmez. Tekvin, teklife refakat etmediği zaman, kafir muvaffak olur. Fakat tekvini, teklife destek vereceğini va’d ettiği için neticede illa teklif-i İlahi galib olur.
Ellah, güzeldir, güzeli sever. Ellah’ın güzeli sevmesi, tekvini cihete bakar. Bununla beraber Ellah, teklif sahibidir. Teklifi emirlerine riayet etmeyenleri çirkin görür, o çirkinliği sevmez, cezalandırır. Demek tekvin cihetiyle yaratılan her şey güzeldir. Teklif cihetiyle hayır güzeldir; günah, çirkindir. Teklifi cihetle güzellik, emirdedir, emre riayettedir. Burası dar-ı imtihan olduğu için teklife riayet edenler ile teklifi kıranlar beraber bulunur. Ellah’ın bazı esması günahkarların afv ve mağfiretini iktiza eder. Günahını muterif olup pişman olanlar afv olur.
20241220 10. Söz Haşir Risalesi, 6. Hakikat 3. Ders – İstanbul
10:13 Gerçek iman sahiblerinin altı alameti bulunmaktadır.
Birincisi: Kur’an’ın i’cazını duydukları zaman hemen secdeye kapanırlar.
İkincisi: Ellah’ı tesbih ve hamd ederler.
Üçüncüsü: Ne Ellah’a karşı ne kullara karşı tekebbür etmezler.
Dördüncüsü: Geceleyin yataklarını terk eder, ibadete dururlar.
Beşincisi: Ellah’ın azabından korkarak ve rahmet-i İlâhiyyeyi ümid ederek Ellah’a tazarru’ ve niyazda bulunurlar.
Altıncısı: Bizim kendilerine verdiğimiz rızıklarından muhtâc olanlara gerek farz olsun gerek vacib olsun gerek sünnet olsun infâk ederler.
32:16 İnsanın ömrü, bir gündür, yirmi dört saattir. Diğer günler, o günün yani yirmi dört saatin tekrarından ibarettir. Ne kadar yaşarsan yaşa, bir gün yaşamışsındır. Dünya, bir gecelik konup göçmek yeridir. Bu dünya hanı, bir gündür; ama milyonlar altınlar sarf edilmiş; gümüş ve altından envai çeşit nakışlarla tezyin edilmiş, levhalar yapılmış; her bir hayvan, her bir nebat ve alemdeki her bir şey birer nakıştır, antika bir sanattır; su, toprak, hava, yer, gök, Güneş, Ay, yıldızlar, dağlar, taşlar, denizler, bulutlar, nebatat ve hayvanat dahil cümle alem insana musahhar edilmiş. Bir günlük konaklamak için azim mesarifler yapılmış. Eskiden hana giden, handa konaklayan misafirler, ayrılma zamanları geldiğinde bir zil çalar, o zilin çalmasıyla yolcular kalkıp handan ayrılırdı. Kervan, handan ayrıldığı zaman o kafileye iltihak etmeyen tembeller ise yollarda perişan olurdu. Evet o handa çalan zil, ölüm zilidir. Her an çalıyor, birileri dünya hanından ayrılıyor. Bu dünya hanında konaklayan insan, aklını çalıştırdığı, yirmi dört saatlik ömrünü gelen semavi emirleri dinlemekle geçirdiği takdirde aziz bir misafir-i İlahi olarak yer-içer. Zil çaldığı zaman kervana lâhik olur, yüksek saraylara davet edilir. Kıyamette zaman kaldırılır. Dünyanın ömrü bir gün olduğu gibi, ahiret de bir gündür. Ahiretin bir günü, dünyanın bin günü veya elli bin günü olsa da hakikatte yine bir gündür.
49:08 Sual: Neden her şey zabt u rabt altına alınmaktadır?
Elcevab: Yaratılan bütün mevcûdâtın takdîm ettikleri a‘mâl ve âsârları hususunda hesaba çekilmeleri içindir. Ellâh, kâinatı yaratıp vücuda getirdiği mahlûkatı dünyaya göndermekle, onların haşr-i cismânî ve muhâsebe-yi a‘mâlleri için amellerinin ve izlerinin yazılmasını, kayd ve zabt altına alınmasını murad etmiş, Arş-ı Azam’da Levh-i Mahfuz’unu kurmuş, bütün mevcûdâtın takdîm ettikleri a‘mâl ve âsârlarını kaydetmektedir. Beşerin fıtratı, tam tamına ibadete uygun olup insanın vazifesinin ve yaratılış neticesinin ibadettir.
Mümin, kendi vücuduna, yere, göğe ve aleme bakıp tefekkür eden, رَبَّنَا مَاخَلَقْتَ هذَا بَاطِلًا “Ey Rabbimiz! Sen, bunları boş yere yaratmadın.” diyendir. Ellah, tefekkürü esas tutmuş. İnsan, aklını nasıl kullandığından, aleme ve kendine bakıp tefekkür edip etmediğinden mesuldür.
20241217 10. Söz Haşir Risalesi 6. Hakikat 2. Ders – İstanbul
Nebatatta bizim bildiğimiz manada, insanlarda ve hayvanlarda olduğu gibi bir cüz’-i ihtiyari yoktur; ama bir kabiliyetleri vardır. Ellah, nebatata bazı kuvve-i tabiiyye-i fıtriyyeleri, bazı kabiliyetleri vermiştir. Nebatatın ve meadinin gayr-ı şuuri de olsa kendi aralarında bir münasebetleri, bir tabiî güçleri, bir kanunları var. Nebatat, o kabiliyeti hayırda da kullanabilir, şerde de kullanabilir. Nebatatın bazı taifeleri menfaatlidir. Diğer bazı taifeleri ise muzırdır, sair otların gelişmesine engel olur. Bir gün gelecek, nebatat ve meadin arasındaki o gizli münasebetin üzerine adalet tecelli edecek, herkesin hak ve hukuku gözetilecektir. Fakat nebatat ve meadinin bildiğimiz manada sorumluluk gerektiren bir iradeleri yoktur. Bu meselenin isbatı zahiren mümkün değildir. Nebatatın hesaba çekilmesi, onların ceza çekecekleri manasında değildir.
Bu fani alemin içerisinde bakiyane bir hareket var. Muzır otlar, yılan ve akrep gibi muzır hayvanlar illa hesaba tabi tutulur, ceza çekerler. Eğer onların verdiği zararlar cezasız kalsa, adalet olmaz. Ellah, onlara hıfz-ı hayat için bir kabiliyet vermiş, ama o kabiliyetlerini muzuriyette kullanmamak iradesi az da olsa kendilerinde illa vardır.
Çorak toprak bile mahkeme-i kübrada hesab verecek, niçin nebatatı çıkarmadığından, kabiliyetini neden kötüye sarf ettiğinden hesaba çekilecektir. Demek yokluk yoktur. Hiçbir şey yok olmaz. Herkes, hesaba çekilir. Tabiatı yaratan Ellah’dır. Ama mevcudatın kendilerine mahsus bir su’-i istimalleri illa vardır. Ben bu ifadeleri kullanırken uhrevi cezayı gerektiren bir mahkemeyi kasdetmiyorum. Fıtri bir hesabı kastediyorum. Bu fani alemde perde-i gayb arkasında bir adalet eli tecellidedir. İlla bir muhasebe olacaktır, aksi taktirde bu saltanat boşu boşuna olmuş olur.
20241217 10. Söz Haşir Risalesi 6. Hakikat 1. Ders – İstanbul
Alemde görülen bütün tasarrufat ve faaliyetler birer eserdir. Bu eserlerin arkasında haşmet, celal, azamet ve kibriya filleri görünür. Bu fiiller ise, Celil bir Zat’a delalet eder. Gece-gündüzün ve kış-yazın değişmesiyle beraber hiçbir şeyin kararında kalmaması, gelenin gitmesi, gidenin bir daha gelmemesi isbat eder ki, şu kâinatın fenasının arkasında Baki bir Zat vardır.
Cenab-ı Hak iki nokta için bu alemi böyle doldurup boşaltıyor.
Biri; Alemin bir manevra meydanı olmasıdır. Mevcudatın kendilerine verilen formalarını giyip, silahlarını takarak hıfz-ı hayat için meydana çıkmaları, cihada girmeleri, görevlerini yapmalarıdır.
Diğeri; Alemin bir teşhirgah olmasıdır. Ellah hem bizzat kendisi, kendi sanatını seyrediyor hem alemi seyre davet ediyor. Mümin, bu davete icabet eder. Namaza girmekle Ellah’ın huzurunda resm-i geçit yapar, teşhirde bulunur.
Doğunun bazı uleması, batının bazı ehl-i tarikatı Üstad (ra)’ın çiçekten bahsettiğini, komünistlerle mücadele ettiğini söylüyorlar. Risale-i Nur’un verdiği ders, çiçek dersi değildir. Risale-i Nur’un verdiği ders, çiçekte tezahür eden fiilin, fiilin arkasındaki ismin, ismin arkasındaki sıfatın, sıfatın arkasındaki Zat-ı Akdes-i İlahi’nin, Vacibu’l-Vücud’un dersidir. İşte Risale-i Nur, bu dersi vermektedir. Çiçekten bahsi, ef’al, esma, sıfat ve Zat sebebiyledir. Risale-i Nur, bir velinin bazen kırk senede alamadığı mertebeyi bazen bir tek derste bitiriyor.
20241217 10. Söz Haşir Risalesi 6. Suret – İstanbul
12:12 Derse gelenlerde kalb birliği olmazsa, birbirine karşı su’-i zan bulunursa ders inkişaf etmez. Dersin inkişaf edebilmesi için, derste bulunanların aralarındaki kini atmaları lazımdır. Şevk, insanın atıdır. Şevki canlandıran, cemaatteki birleşmektir. Derse gelenlerde kalb birliği olmazsa, kalbler dağınık olursa şevk kırılır, yürümez.
30:15 Üstad (ra), burada üç misal vermektedir.
Birincisi; Küre-i Arz, bir teşhirgahtır. Her bir mevcudat bayramlarda resm-i geçit tarzında formalarını takıp süslenir Cenab-ı Hakk’ın nazar-ı şuhud ve işhâdına arz eder.
İkincisi; Küre-i Arz, bir manevra meydanıdır, askeri kışladır. İns, cin, melek, nebatat, hayvanat ve sair mevcudatın her biri hıfz-ı hayat için kendilerine verilen silahlarını takıp meydana çıkar, bir asker gibi cihada girerler.
Üçüncüsü; Küre-i Arz, bir misafirhanedir. Her an hadsiz mevcudatla dolup boşalır. Gelen, gider; giden, gelmez.
Demek bu dünya bir cihette bir misafirhanedir, bir cihette manevra meydanıdır, bir cihette ise teşhirgahtır. Her üç halde dahi daima dolar boşalır. Peki bu işin çaresi nedir? Halbuki böyle azim bir saltanatın, kendisine lâyık sabit raiyeti olması lazımdır. Böyle azametli bir saltanat, bu faniler üstünde kurulmaz. Böyle haşmetli bir kışla, böyle haşmetli bir teşhirgah, böyle haşmetli bir misafirhane devam etmezse manasız, abes olur.
Madem böyle haşmetli bir saltanat var ve böyle haşmetli bir memleket kurmuş. Elbette ve hiç şüphesiz bu misafirhanenin arkasında asıl, ebedi ve müstakar meskenleri vardır.
47:51 Her namaz, bir bayramdır, bir resm-i geçittir, bir teşhirdir. Ellah’ın huzuruna girmek, nazar-ı dikkati sanat-ı İlahi üzerine çekmek, sanattan Sani’i, nimetten Mün’im’i görüp ilan etmektir. İnsan, beş vakit namazla bu teşhiri arz eder. Şu alemin bir teşhirgah olduğunu görüp, ezelden ebede kadar bütün sanat-ı İlahiyeyi ve o teşhirgahın manasını dergâh-ı İlahiyeye namaz vasıtasıyla takdim eden insan, günahlardan kurtulur.
İnsan, namazda اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ demekle o teşhiri umumileştirir اِيَّاكَ نَعْبُدُ “Ya Rabbi! Umum mevcudat olarak (Yalnız sana ibâdet ederiz.)” وَاِيَّاكَ نَسْتَعٖين “Ya Rabbi! Umum mevcudat olarak (Yalnız Senden meded bekleriz.)” demekle umum mevcudat namına konuşur. اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقٖيم demekle Ellah’dan şevk u likayı ister. Tahiyyatta اَلتَّحِيَّاتُ diyerek toprak unsurunun; اَلْمُبَارَكَاتُ diyerek su unsurunun; اَلصَّلَوَاتُ diyerek hava unsurunun; اَلطَّيِّبَاتُ diyerek nûr unsurunun yüksek ibadetlerini irade ederek Ma’buduna tahsis ve takdim eder. İşte dellallık, işte teşhir, işte teşhire mazhariyet. Ellah, bizzat sanatını teşhir ediyor; beş farz namazlarda o teşhirin takdimini insandan istiyor. “Ben, kendi sanatımı mütalaa ediyor, seyrediyorum. Seni de bu teşhirgaha davet ediyorum. Hem kendinde hem alemde bu teşhiri yap.” diyor.
Bu hakikati anlamak isteyenler On Birinci Söz’e müracaat etsinler.
Peki, namaz mı büyüktür, Kur'ân mı? وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَر “Ellâh’ın zikri, elbette en büyüktür.” ayetinin ifadesiyle Kur'ân, daha büyüktür. Çünkü namaz, azametini ve büyüklüğünü içindeki Fatiha-i Şerife’den almaktadır. Fatiha-i Şerife ise, Kur'ân’dır. Şükrün aslı Kur'ân'ın tarif ettiği şekildeki hamd u senâdır. O da günahlardan ve nevâhiden ictinab edip evamire itaattır. Evamire itaatin başı ise namazdır. Ellah’ı en güzel tarif, Kur’an’dadır. Sen ne kadar teşhirde bulunsan da Kur’an gibi olmaz.
20241213 10. Söz Haşir Risalesi 5. Hakikat 2. Ders – İstanbul
Resûl-i Ekrem (asm) başta olmak üzere bütün peygamberlerin ubudiyeti, Cennet’in icadına sebebdir. Resûl-i Ekrem (asm)’ın risaleti ve tebliği, bir şefaat gibi oluyor, insanın Cennet’e girmesine vesile oluyor. Demek Cennet’in yaratılma sebebi, ubudiyet-i insaniyedir. Cennet’e kavuşmanın çaresi ise, Resûl-i Ekrem (asm)’ın risaletine yapışmaktır.
Resûl-i Ekrem (asm)’ın iki mühim vazifesi vardır.
Biri; O zatın risalet sıfatıyla bütün âleme tebliğ vazifesini eda etmesidir.
Diğeri; Ubûdiyyet-i külliyyesidir.
Namaz, salat-ı kübradır. Ümmet-i Muhammed, her gündeki beş vakit namazıyla, haftada bir defa Cuma namazıyla ve yılda iki defa bayram namazlarıyla bu salat-ı kübrada bulunur. Küre-i Arz, bu namazlarla devamlı dönüp devr-i daim yapar. Gece-gündüzün ihtilafıyla devamlı bir surette evkat değiştiği için, Küre-i Arz’da ümmet-i Muhammed’in namaz kılmadığı bir an bile yoktur. Resul-u Ekrem (asm), her an manen imamdır. Küre-i Arz’da her an namaz kılınıyor olması, benzeri görülmemiş bir iştir. Küre-i Arz’ı sıksan, Ellah-u Ekber nidaları çıkar. Bu ses, sönmez ve söndürülmez. Bu sesi söndürmek isteyenler, kendileri söner. Bu hal, ümmet-i Muhammed’in hassasıdır. Küre-i Arz, sanki dağıyla, taşıyla, zerratıyla ve sair varlığıyla secde ediyor gibidir.
Ellah, şakîleri Cehennem’e atacağını; saîdleri Cennet’e koyacağını teklîfen va’d etmiştir. Ellah, va’dinde sadıktır, va’dini yerine getirecek şakîleri Cehennem’e atacak; saîdleri Cennet’e koyacaktır. Ama tekvînen Ellah muhayyerdir. Dilerse saîdleri Cehennem’e atar; şakîleri Cennet’e koyar.
Tekvin ve teklif olmak üzere Ellah’ın iki çeşit tecelliyatı vardır. Kur’an’da yer alan va’dler, teklîfi ifade eder. Ellah, va’dinde sadıktır, va’dini yerine getirir. اِلَّا مَا شَٓاءَ رَبُّكَۜ cümlesi ise tekvîni bildirir, Ellah’ın gerçek manada müstakil olduğunu, hiçbir şeyi yapmaya mecbur olmadığını ifade eder. Dilerse bütün Cehennemlikleri, Cennet’e koyar; bütün Cennetlikleri, Cehennem’e atar. Ellah, adeti olduğu üzere va’dini yerine getiriyor. Yoksa hiçbir şey Ellah’a vacib değildir.
Уже доступно! Исследование Telegram 2025 — ключевые инсайты года 
