fa
Feedback
Risale-i Nur Dersleri (Edessa)

Risale-i Nur Dersleri (Edessa)

رفتن به کانال در Telegram
4 663
مشترکین
+224 ساعت
+77 روز
+730 روز
آرشیو پست ها
20250121 10. Söz Haşir Risalesi, 12. Hakikat 1. Ders – İstanbul 11:12 Eğer Kur’an’da geçen bütün fiillerin, ism-i faillerin, ism-i mef’ullerin, mazi, hal ve müstakbeli ifade eden bütün kelimelerin cümlesini aslına rücu etmez, me’haz-ı iştikakları ya hâsıl-ı bi’l-masdar-ı binâ fâil ya hâsıl-ı bi’l-masdar-ı binâ mef’ûl veya türetilmiş bir fiil-i ca’lî’yi bulmazsan hepsi müteşâbihâttan olur. Her ayetin kendine göre bir tevili var. O tevili ancak ehl-i ilim bilir. Bazı müfessirler, müteşâbihâtın sadece يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْدٖيهِم gibi bazı ayetlere has olduğunu söylemişler. Ama onların dediği değildir. Mesela اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذٖي خَلَقَۚ “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (Alak, 96:1.) Ayetindeki اِقْرَأْ “Oku” emri, Sarf-Nahiv kanunlarına göre şimdiki zamana bakar. Ellah, zamanla mukayyed olur mu? Demek “İkra” emri, kıraatten değil, kâriiyyetten müştaktır. اِقْرَأْ “Oku” emri, Resûl-i Ekrem (asm)’a geldiği Hira Dağına münhasır olmadığı gibi, geçmişe ve geleceğe de münhasır değildir. Ellah’ın kelamı hakkında zaman, mekân kaydı yoktur. Ellah, fevke’z-zaman, la zamani, la mekani, la keyfi bir surette konuşmuş. Kur’an’da geçen bütün fiiller, Ellah’dan suduru itibariyle la zamanidir, la mekanidir, la keyfidir. Zaman, bize göredir. Ellah’a göre zaman yoktur. Hepsi aynı andır. Resûl-i Ekrem (asm), sadece beşeriyet alemindeki ef’al-i mükellefini tadil etmek için gelmemiştir. Resul-i Ekrem (asm), sadece bir bölgenin, bir kabilenin, bir memleketin değil, yerin, göğün, ins, cin ve meleğin cümlesinin peygamberidir. Kur’an’ın evamiri, teklife baktığı gibi tekvine de bakıyor. Resûl-i Ekrem (asm), zahiren teklifi emirlerin geldiği insaniyet âleminin peygamberi iken, hakikat nokta-i nazarında tekvini âlemin de peygamberidir. Her bir zerre, evvela hakikat-ı Muhammediyeden ders alır, sonra Muhammedin Rabbinin adıyla harekete başlar. Çünkü hakikat-ı Muhammediye alemden çekilse, kıyamet kopar. Dünya, peygambersiz olmaz. Çünkü rububiyet, nübüvvetsiz olmaz. Demek alemdeki bütün tekvini emirler de hakikat-ı Muhammediyeden yani bütün peygambere gelen hakikat-i vahiyden gelmektedir. Öyleyse bütün emirler hem tekvindir hem tekliftir hem la zamani, la mekani, la keyfi bir şekilde sudur etmektedir. اِقْرَأْ “Oku” emri, her an bütün aleme gelmektedir. Bütün alemin okuması emredilmektedir. Çünkü alemdeki her şeyin kendine göre bir dersi var. Mesela bahara emreder, “Hayy ismini oku” der. Güze emreder, “Mümit ismini oku” der. Ağaca emreder, “Evvel, Ahir, Zahir, Batın isimlerini oku” der. İnsana emreder, “Bütün esma-yı hüsnayı oku” der. Tekvin ile teklif ayrılmaz bir bütündür. Tekvin ile teklifi ayırmaya çalışsanız alem harab olur. Levh-i Mahfuz’da hem teklife hem tekvine aid yazılar beraber bulunur. Bütün tekvini kanunlar neticede teklife bağlanır. Teklif çekildiği zaman, tekvin de biter. Fakat akl-ı beşer bunu anlamaz. Kur’an’daki bütün emir ve nehiyler la zamani, la mekani, la keyfi olup hâsıl-ı bi’l-masdardan müştak olduğu gibi, kâinatta cereyan eden bütün hadiseler la zamani, la mekani, la keyfidir. Öyleyse bütün ayetler وَمَا يَعْلَمُ تَأْو۪يلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُۢ hükmünce zordur. Tevil istemeyen, açık olan ayetler pek azdır. Tevil isteyen müteşabih ayetlerin tevilini, ondan muradın ne olduğunu Ellahu Teâlâ'dan başkası bilemez. İlimde rüsuh sahibi olanlar ise; اٰمَنَّا بِهٖ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَاۚ “(Biz ona îman ettik, hepsi de) muhkemler de, müteşabihler de (Rabbimizin katındandır)” (Al-i İmran, 3:7) derler. 26:29 Ahiretin, Cennet ve Cehennem’in varlığını dava eden beş hüccet vardır. Birincisi; Mucizelerine istinad eden enbiyalardır. İkincisi; Keşf ü kerametlerine istinâd edip, ahireti, Cennet ve Cehennem’i şuhud derecesinde görerek davasını tasdîk eden evliyalardır. Üçüncüsü; Tahkikatına istinâd ederek davasını delille isbat eden asfiyâlardır. Dördüncüsü; Tahakkuk etmiş bin mu‘cizâtının kuvvetine yani risaletine istinâd eden Resûl-i Ekrem sallellahü aleyhi ve sellemdir. Beşincisi; Kırk vecihle mu‘cize olan ve binler âyât-ı kat‘ıyyesine istinâd eden Kur’ân-ı Hakîm’dir.

20250117 10.Söz Haşir Risalesi, 11. Hakikat 4. Ders - İstanbul İnsandaki beş çeşit hayat tabakası ve mertebesi şunlardır: 1. Madenî hayat mertebesi, buna hayat-ı maddiyye denir. İnsanın var olduğunu gösterir. 2. Nebâtî hayat mertebesi, buna hayat-ı ma‘neviyye denir. İnsan bir ot gibi gelişir, büyür. 3. Hayvânî hayat mertebesi, buna hayat-ı cismâniyye denir. 4. İnsanî hayat mertebesi, buna hayat-ı rûhâniyye denir. 5. İmanî hayat mertebesi, yani İslâmiyyet sâyesinde kazanılan insâniyyet-i kübrâ mertebesidir. İnsan, iman mertebesine girdiği zaman küllileşme başlar. Resûl-i Ekrem (asm)’ın sırr-ı verasetine girenler hariç, ekser insanlar seyr ü sülukunda ya nebati hayat mertebesinde kalır, ya hayvani hayat mertebesinde boğulur. Demek bu insanlar, ancak nebati kuvvelerini anlar veya biraz daha terakki edince hayvani kuvvelerini anlar. Bu terakkiyat bu şekilde devam edip gider. Bir bostandaki kavun, karpuz, salatalık ve benzeri fidelerin uzayıp geliştiğini gören insan, o fidelerin başlarına kavun, karpuz, salatalık ve benzeri mahsullerin takılacağını anlar. Ağacın dal, budak salması, yaprak, çiçek açması meyve vereceğini gösterir. Tohumun başak vermesi, mahsul vereceğine işarettir. Bu bir kanundur. Aynen öyle de insanın bütün arzuları illa bir meyve vermelidir. Halbuki bu dünyada meyve vermiyor. Bir bardak çay içtiğimiz zaman tuvalet yolunda gidip geliyoruz. Bir lezzet içinde binler elem var. Çay içtikten sonra tuvalet yolunda gidip gelmemizdeki tek lezzet, lavaboya girip çıkarken sünnet olan sözleri söylemek ve abdest almaktır. Aksi taktirde necaset fabrikasından ibaret kalırız. Adatı, ibadete çevirmenin tek yolu, ittiba-ı Kur’an’dır. "İşte bu sırra binaen Sünnet-i Seniyeye ittibaı kendine âdet eden, âdâtını ibadete çevirir, bütün ömrünü semeredar ve sevabdar yapabilir." (Onbirinci Lem'a/1. Nükte)

20250117 10.Söz Haşir Risalesi, 11. Hakikat 3. Ders - İstanbul 02:01 Bütün alem üzerinde fena damgası bulunmaktadır. Ya nimetin ömrü kısa, ya da nimete mazhar olanın ömrü kısadır. İnsan, zeval-i nimetten müteellim olur. Dünyadaki bu fânî nimetler, san’atlar ve tezyînât telezzüz için yaratılmamıştır, belki müşterilerin yüzünü asıllarına çevirmek ve onları iman ve ubûdiyyete sevk etmek için yaratılmıştır. Bütün bu fani nimetler, baki bir alemdeki nimetlerin numunesidir. Tatmaya izin var, hayvan gibi yutmaya izin yoktur. Güneş’i seversin, batar. Babanı seversin. Ölür. Evladını seversin, vefat eder. 26:11 İnsan, çok zalimdir, esma-yı İlahinin numunelerini zabteder, Ellah’ın mülkünü kendine alır. “Bu, benimdir. Ben, yaptım” der. Çok cahildir, “Ben, biliyorum” der. Her ferd-i insan devamlı bir surette bu iki sıfatta şirke girdiği gibi, sair esmada da şirke girer. Nitekim bütün esmanın numunesi insanda var. Bu numuneleri Ellah’a veren kurtulur, kendine alan dalalete gider. İdareciler, Ellah’ın Hakim ismine ayinedir; müderrisler, Ellah’ın Alim ismine ayinedir; bina yapanlar, Ellah’ın Sani’ ismine ayinedirler. İdareci, Ellah’ın Hakim ismine olan ayinedarlığını görmeyip idareciliği kendine alsa; müderris, Ellah’ın Alim ismine olan ayinedarlığını görmeyip müderrisliği kendine alsa; usta, Ellah’ın Sani’ ismine olan ayinedarlığını görmeyip ustalığı kendine alsa zalum ve cehul olur. Her an şirk-i faraziye giren insan ne zaman ki ezan okununca icabet eder, namaza gelir, tecdid-i imanda bulunur, işte o zaman kurtulur. Hadiste geçen “İmanınızı ‘Lâ ilâhe illallah’ sözü ile tecdit ediniz ve yenileyiniz.” (Müsned , II/359; et-Terğib ve’t- Terhib, II/415.) sırrı böyle anlaşılır. İnsan, sıfat-ı İlahiyeyi anlayabilmek için vahid-i kıyasi olarak, “Buraya kadar benim, ötesi O’nundur” der. İnsan evvela farazi şirkle bir taksimat yapar. “Buraya kadar benim, ötesi O’nundur” der. Kendinde numuneleri bulunan yedi sıfatın küçücük ölçüleriyle küllî olan sıfât-ı İlâhiyyeyi fehmeder. Bu taksimatı yapmakla Ellah’ın muhit sıfatlarını anlayan insan, bütün ilim ve kudreti Ellah’a vermelidir. Aksi taktirde kendisinde bir şey var olduğunu zanneden insan zalim ve cahil olur. 44:58 Bütün nebatat ve otlar zikreder. İnsan, ziraat cihetiyle ekip biçmekle nebatatın zikrine bir nevi müdahale eder. Bütün madenler zikreder. İnsan, sanat cihetiyle demir parçalarını yanyana getirir, o demir parçalarını havada uçurmakla onların zikrine bir nevi müdahale eder. Bütün eşya zikreder. İnsan, ticaret cihetiyle onları alıp satmakla onların zikrine bir nevi müdahale eder. İnsan, Ellah’ın yeryüzündeki halifesidir. Yani hem dellal-ı saltanat-ı rububiyettir hem ubudiyet-i külliyede bulunur, ibadet cihetinde teklif-i İlahiyi tatbik etmekle mükelleftir hem şu mevcudat içinde sanat, ziraat ve ticaret cihetinde bir ustabaşı ve tanzimat memurudur, mevcudatın tarz-ı ibadetine müdahale eder, rububiyet-i İlahiyenin numunesini gösterir. İnsan, evvela dellal-ı saltanat-ı rububiyette bulunur, ubudiyet-i külliye vazifesini yerine getirir sonra tanzimat memurluğunu yapar. Ellah adına sanat, ziraat ve ticaret eder. 51:21 Akıl, Hakim isminin tecellisine mazhardır, teklif yeridir. “Bu âlem nedir? Nereden geliyor? Nereye gidiyor? Vazifesi nedir? Bu âlem içindeki insan nedir? Nereden geliyor? Nereye gidiyor? Vazifesi nedir ve ne için halk edilmiştir?” tılsımını çözmelidir. Kalb, muhabbetullahın yeridir. Evamir-i İlahi ilk olarak kalb-i manevi olan ruha iner, sonra akla sirayet eder. Akla geldiği zaman, aklı, teklif altına alır. Suret-i isti‘mâli ve mes’ûliyyetleri ortaya çıkar. İnsanda akıl olduğu için, hayvan gibi yaşayamaz. Çünkü akıl, geçmiş zamanın elemlerini, gelecek zamanın korkularını devamlı insanın önüne koyar. Akıl, insaniyettir. İnsaniyet dediğimiz zaman, akıl hatıra gelir. Eğer iman nuru, akla istikamet vermezse, o zaman bu akıl, geçmiş zamanın bütün elemlerini, gelecek zamanın korkularını senin başına yükletecek alet-i ta’zib olur.

20250117 10.Söz Haşir Risalesi, 11. Hakikat 2. Ders - İstanbul 03:20 “Fesad-ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse, yüz şehidin ecrini, sevabını kazanabilir.” Burada geçen بِسُنَّتٖى “Benim sünnetim” ifadesinden murad, başta farz ve vacibler yani altı erkân-ı imaniye, beş esasat-ı islamiye ve usul-u hamse denilen dinin asıllarıdır. Sonrasında vahiyle gelen sünnetlerdir. Mesela revatıb (farz namazlarla beraber kılınan sünnet namazlar) ve ibadetlere tabi sünnetler gibi. Bu tür sünnetlere, sünnet-i hüda tabir edilir. Âdab cinsi ise en son mertebede bu hadise dahil olabilir. Mesela yemek, içmek, yatmak, sarık takmak gibi fıtrî ve günlük yapılan işlerdir. Evet sarık takmak sünnet-i hüda değildir. Zira mesela arap akvamı islamdan öncesinde dahi sarık takarlardı. Ebu cehil de sarık takardı. Bu hususta Ellah tarafından sarih ve açık bir emir gelmemiştir. Dolayısıyla bunlara sünnet-i hüda denilmez. Ancak Resûl-u Ekrem’e tabi olmak niyetiyle yapıldığı takdirde sevabı vardır. Terkinde bir günah yoktur 21:05 İnsan, câmi‘ ve küllî bir mahiyette yaratılmış, kâinatın en güzel mahlûku olmuştur. Nitekim insan, üç vecihle câmi‘ ve küllî bir mahiyette yaratılmıştır Birincisi: İnsan, maddeten bu kâinatın küçük bir fihristesi ve hulâsası hükmündedir. Âlemde ne varsa insanda dercedilmiştir İkincisi: İnsan, bin bir ism-i İlahînin tecelligahıdır, manen bin bir ism-i İlahînin en mükemmel ayinesi ve nokta-i merkeziyyesidir. Cenâb-ı Hak, bin bir ismiyle insan üzerinde tecelli eder Üçüncüsü: Âlem-i imkân denilen kâinatı ve âlem-i vücûb denilen esmâ ve sıfat-ı İlâhiyyeyi anlayacak, tartacak anahtarlar külçesi insanın enâniyyetine takılmıştır. İnsan, iman vasıtasıyla âlem-i imkân denilen kâinatı ve âlem-i vücûb denilen esmâ ve sıfat-ı İlâhiyyeyi keşfedebilir İnsan, sadece maddeden ibaret bir mahlûk değildir. Bütün âlem, maddeten insanda dercedilmiş olmakla beraber insan, bin bir ism-i İlahînin de ayinesidir. İnsanın bin bir ism-i İlahîye ayine olması ise, üç cihetledir Birincisi: “Nümûne” itibariyle ayinedarlığıdır. Meselâ; insan görmesiyle Basîr ismine; ilmiyle Alîm ismine; işitmesiyle Semi’ ismine; konuşmasıyla Mütekellim ismine; kuvvetiyle Kadîr ismine; iradesiyle Mürîd ismine; hayatıyla Hayy ismine nümune itibariyle âyinedir. Numune itibariyle ayinedarlığını anlamayan insan, enaniyetine kapılır, “Ben, yaptım. Ben, geldim. Ben, gittim” demekle zulme girer, kendini müstakil zanneder اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا “(Tahkîk o,) insan (çok zalim oldu) nefsine zulmetti, başkasının hukukuna tecavüz etti ve (çok câhil oldu.) Kârını ve zararını düşünemez oldu.” (Ahzâb, 33:72.) ayetinde, bütün insanların zalûm ve cehûl olduğu ifade ediliyor. İnsan zalûm ve cehûl’dur, illa bir şeyi kendine alır. Zalûmdur, kudreti olmadığı halde “Bu, benimdir. Ben yaptım” der. Cehûldur, bilmediği halde “Ben, biliyorum” der İkincisi: “Zıddiyet” itibariyle ayinedarlığıdır. Mesela; Ellâh, Kadîr-i Mutlak’dır, insan aciz-i mutlakdır. Ellâh, Alîm’dir, insan cahildir. Ellâh Halık’tır, insan mahlûktur. Ellâh, Kâdir’dir, insan makdurdur. İnsan, yer-içer. Ellah, yemez-içmez. İnsan, uyur. Ellah, uyumaz Üçüncüsü: “San’at” itibariyle âyinedarlığıdır. Mesela; insan, Sâni’, Halık, Musavvir, Mukaddir gibi esmaya san’at itibariyle âyinedir. Demek Ellâh, bin bir ismini numune, zıddiyet ve sanat itibariyle insanda toplamıştır 43:51 Ellah, hem Hak’tır, hem de ibadete hakkıyla lâyık olandır. “La mevcude illa Hu” veya “La meşhude illa Hu” deyip mevcudatı ve meşhudatı inkâr etmek yanlıştır. “La ilahe illallah, la ma’bude illallah” denilmeli. Çünkü Vacibu’l-Vücud olan Ellah’dan gayrı mümkinu’l-vücûd olan mevcud ve meşhud vardır; ama ibadete layık değillerdir. İbadete layık olan, sadece Zat-ı Vacibu’l-Vücud’dur. Kur’an, “La ilahe” demekle batılı tasvir etmeden bütün batıl fikirleri atar, “illallah” der, Vahid-i Ehad üzerinde durur. Kur’an, bütünüyle “illallah”ı izah eder, batıl ma’budları fazla tasvir etmez. Madem Ma‘bûd-i bi’l-hak O’dur, öyleyse âbid-i bi’l-hak, insandır. İnsan, bir eserdir. Bir eser olan insan üzerinde hak fiili görülür. Hak fiilinden Hak ismine gidilir.

20250114 10.Söz Haşir Risalesi, 11. Hakikat 1. Ders - İstanbul İnsanın kabiliyeti âlemşümul olduğu gibi derdi de âlemşümuldür. İnsanda akıl olduğu gibi mevcudatın zeval ve firaka gitmesini düşünmekle müteellim olur. Tek çare, imandır. Mevcudatın her an zeval ve firaka gittiğini düşünmemek için hayvan olmak lazım. Bütün insanların ve bütün mevcudatın derdiyle dertmend olmayan insan, insan değildir. İman, bütün alemle irtibat kuran bir hasiyettir. İman sahibi her mümin, bütün alemin derdiyle dertmend, saadetiyle saadetmendir. İşte Risale-i Nur şakirdinin mahiyeti budur. Mümin, bir kafirin düştüğü borç eleminden bile insaniyet itibariyle müteellim olur. Burayı anlayabilmek için Risale-i Hasbiyeye müracaat etmek lazım. Bütün bu dertlere karşı Ellah’a ve ahirete iman yetişmezse insan patlar. Bazı zamanlar kafirlerin sıkıntıları da insana fıtraten sirayet eder. Ama iman etmedikleri için onlara acımaz. Kur’an, kafirlere kurtuluş yolu olarak imanı gösterir. İmana gelmedikleri taktirde onları yeryüzünden temizler. Çünkü o kafirlerin hali, diğer insanlara da sirayet eder, onlardaki pislik herkese sıçrar. İman öyle bir hassedir ki, her şeyi ve herkesi canlı gösterir, arkadaş gösterir, kardeş gösterir. Ama kafirin ef’alini hoş görmez, yalnız fıtratça kardeş gösterir. Ef’alini hoş görmediği için onu kurtarmaya çalışır. Eğer ıslah olmazsa حَسْبُنَا اللَّهُ و نِعْمَ الوَكِيل demekten başka çare yoktur. Kalb-i selim sahibi olanlar yani kalbi, muhabbetullahla dolu olanlar kurtulur. Kalb-i selim olanlar, dünya malını ancak Ellah hesabına, Kur’an hesabına sever. Dünyayı, mana-yı ismiyle sevenler kurtulamaz.

20250114 10.Söz Haşir Risalesi, 12. Suret 2.Ders - İstanbul Ellah’ı zikredip ibadette bulunmakla ve masivayla meşgul olmamakla letaif inkişaf eder. Çünkü en ufak bir masivayla meşgul olmak bile letaife zarardır, sıklettir. Akıl, Kur’an’ın dersiyle hareket etmezse, vasıta-yı azaba döner, bütün düşünceleri onu tazib eder. Aklın düstur-u harekâtı yazılıdır, ama akıl tek başıyla bu düstur-u harekâtı yerine getiremez. İlla dışarıdan bir kanun, bir emir lazımdır. Aklın düstur-u harekâtı, Kur’an’ın emir ve nehiyleridir. Aklın düstur-u harekâtı ebedi bir alemin varlığını isbat ettiği gibi, kalb ve içindeki letaiflerin bütün hareketleri de ebedi bir alemin varlığını isbat eder. Çünkü hiçbir letaif masivayı istemez, belki merkezine dahi almaz. Evamir-i İlahi ilk olarak kalb-i manevi olan ruha iner, sonra akla sirayet eder. Akla geldiği zaman, aklı, teklif altına alır. Suret-i isti‘mâli ve mes’ûliyyetleri ortaya çıkar. Mesuliyetin yeri kalb değil, akıldır, on havastır. Teklif-i zahiri için işitme, görme ve konuşma gibi on havassın salimen bulunması lazım.

20250114 10.Söz Haşir Risalesi, 12. Suret 1.Ders - İstanbul Âlim ifadesinden murad, Sarf, Nahv, Mantık, Münazara ve sair ilimleri bilmek, fıkıh kitablarını okumak değildir. Nitekim mezkûr ayet nazil olduğunda bu ilimlerin hiç birisi yoktu. Sahabe-i Kiram, ayetlerde ifade edilen eserlere baktığı zaman, hemen o eserler üzerindeki fiilleri görür, sanattan Sani’e, nimetten Mün’im’e intikal ederlerdi. Sonra Sani’ ve Mün’im isimlerinden yedi sıfata ve Zat’a intikal ederlerdi. Çünkü Sani’ ve Mün’im olabilmek için yedi sıfat sahibi olmak lazım. Görmeyen yapamaz; işitmeyen vücuda getiremez. Kelam sıfatına haiz, kün emrine malik olmayan yaratamaz. Yani seni ve bu âlemi böyle gayet güzel ve mükemmel bir surette yaratan Zat, hayat, ilim, irade, kudret, sem’, basar ve kelam sıfatlarıyla mutlak surette muttasıftır. Öyleyse kâinatta görülen her şey ya bir eser-i sanattır veya bir eser-i nimettir. Her eser-i nimet üzerinde, in’am fiili; her eser-i sanat üzerinde, sun’ fiili görülür. Her fiil, esmaya delalet eder, her fiilin arkasında esma bulunur. İn’am fiili, Mün’im’i; sun’ fiili, Sanii gösterir. Sani’in yedi sıfata sahib olması lazımdır. Yani hayât, ilim, sem‘, basar, irâde, kudret, kelâm sıfatlarını haiz olması lazımdır. Bir sıfat noksan olsa bile, bir işi yapamaz. Sıfat, mevsufsuz düşünülmediğine göre mezkûr sıfatlara sahib bir Zat vardır. Demek alim ifadesinden murad, yağmurun inmesine, dağlara, otlara, hayvanlara ve sair eserlere bakıp o eserler üzerindeki ef’ale intikal eden, ef’alden esmaya, esmadan sıfata, sıfattan Zat’a gidendir. Havf, Ellah’ın azabından korktuğu için günah işlememektir. Haşyet, Ellah’ın azametinden dolayı günahlardan ictinab etmektir. Arif-i billah, ef’al, esma, sıfat ve Zat’ın tecelliyatını gördüğü için haşyet eder. Kur’an’ın esrarına vakıf olup ef’al, esma ve sıfat-ı İlahiyeyi Kur’an’dan çıkaran kişiye alim denir. İlim, Kur’an’daki hakikati öğrenip öğretmektir. Esere bakıp ef’ali, esmayı ve sıfatı görüp Zat’a intikal etmektir. Kur’an’a bağlanmayan, ef’ale, esmaya, sıfata ve Zat’a ulaşmayan hiçbir şeye ilim denilmez. Kozmoğrafya, coğrafya ve sair fennî ilimleri ne kadar okusan da eğer Sani’i bulmazsan boşuna okumuşsundur. Okumak, mana-yı harfiyle olmalı, mana-yı ismiyle olmamalı. Fennî ilimleri mana-yı ismiyle okuyup, sahibine bağlamadığın taktirde ancak şirke girersin. Çünkü alemde sadece bir tane mülk sahibi vardır. Evvela malı, mal sahibine teslim et, sonra konuş. Mülkü Ellah’a teslim ettikten sonra her fenni, ilmi öğrenebilirsin. Mesela mühendislik, Mukaddir isminin tecellisidir. Mühendisliği okuyan adam eğer Mukaddir ismini görmüyorsa boşuna okumuştur. Tıp, Hakîm isminin tecellisidir. Tıbbı okuyan adam eğer Hakîm ismini görmüyorsa boşuna okumuştur. Demek okunan her ilim ef’ale, esmaya, sıfata ve Zat’a gitmelidir. Ders, birdir, iki değildir. Dersimiz, ef’al, esma, sıfat ve Zat’tır. Ne okursak okuyalım dersimiz sabittir, değişmez.

20250110 10.Söz Haşir Risalesi, 10. Hakikat 4. Ders - İstanbul 00:27 Mazi, hal veya müstakbele baksan bu dünyayı üç şekilde görürsün. Bu dünya ya menzildir, ya meydandır ya meşherdir. Bu menzil, bu meydan, bu meşher sabit değildir, su, toprak, hava, Güneş, Ay, yıldızlardan tut en küçük bir zerreye kadar her şey devamlı değişir; ama bu değişmelerde hikmet, inâyet, adâlet ve rahmet hükümfermadır. Hikmet, intizamı; adalet, ittizanı; kerem, inayeti; rahmet, vüs’ati ister. Madem Ellah var, madem mevcudatı hikmetine, adaletine, keremine ve rahmetine ayine yapmış, madem hikmeti, adaleti, keremi ve rahmeti bakidir, öyleyse hikmetine, adaletine, keremine ve rahmetine mazhar olan hiçbir mevcudu yok etmez. Ellah, mu’ti-yi kable’s-sual’dir, istemeden verendir. Molla Cüzeyrî bir beytinde şöyle diyor; Cenab-ı Hak bana dedi ki, “Ey Molla! Bugün talebesin. Haydi muradını Ben’den iste” Ben de dedim ki, “Ya Rab! Sen Kerîm’sin. İstemeye ne hacet.” 13:52 Dört maddi unsur olan su, toprak, hava ve Güneş inkâr edilemediği gibi, alemde hükümferma olan dört manevi unsur yani hikmet, inâyet, adâlet ve rahmet de inkâr edilemez. Bütün alemde hikmet, inâyet, adâlet ve rahmet bilmüşahede görülmektedir. Eğer o menzil, o meydan, o meşher fani olursa, daimî bir menzil, daimî bir meydan, daimî bir meşher ve mukim, mes’ud âhâlî bulunmazsa hikmet, inâyet, adâlet ve rahmet abes olur. Neuzu billah, haşa sümme haşa. Madem alemde maddi dört unsur olan su, toprak, hava ve Güneş vardır ve madem alemde manevi dört unsur olan hikmet, inâyet, adâlet ve rahmet bulunmaktadır, öyleyse haşir olacaktır, daimî bir menzil, daimî bir meydan, daimî bir meşher ve mukim, mes’ud âhâlî bulunacaktır. Yol ikidir. Ya alemdeki maddi ve manevi unsurları inkâr edeceksin. Veya maddi ve manevi unsurları ve onların muktezası olan haşri kabul edeceksin. Madem alemin cümlesinde hikmet, inâyet, adâlet ve rahmet hükümfermadır. Öyleyse hiçbir mevcud yok olmayacaktır. İnsanın terakkisi, acz-i mutlaktadır, fakr-ı mutlaktadır, şükr-ü mutlaktadır, şevk-i mutlaktadır. Herhangi birinde taviz versen terakki edemezsin. Bu dördü, bizi hikmet, inâyet, adâlet ve rahmete kavuşturur. Kusurunu bilmek gibi irfan olamaz. Menzil fani, meydan fani, meşher fani, gelen fani, giden fani. Geçmiş zaman fani, şimdiki zaman fani, gelecek zaman fani. Madem hikmet, inâyet, adâlet ve rahmet bakidir, öyleyse hikmet, inâyet, adâlet ve rahmetin mazharı olan menzil, meydan, meşher de baki olacak, o menzilin, o meydanın, o meşherin baki ahalisi bulunacaktır. İnek olsun sinek olsun, çiçek olsun ot olsun, bulut olsun yağmur olsun hiçbir şey yok olmaz. Vücuda gelen her şey ebedi kalacaktır. Madem buluttan yağmur inmiştir, merhamete mazhar olmuştur, öyleyse merhamete mazhar olan o bulut ve yağmur ebedi kalacaktır. Çünkü merhametin şe’ni ebedi bırakmaktır. Alemde yokluk yoktur. Var olan, yok olmaz. Yokluk, zulm-ü azimdir. Ellah, zulümden münezzehtir. Elini vicdanına koy! Bulutlara bak. Bulutlardan inen yağmura bak. Yağan yağmurla kışın ölmüş, kurumuş olan yerin ihya edilmesine bak. Gece-gündüzün dönmesine bak. Gece-gündüzün uzanıp kısalmasına bak. Her yerin zaman diliminin faklı olmasına, hiçbir yerin birbiriyle aynı olmamasına bak. Sonra dön, bütün kâinatın insana musahhar olup hizmet etmesine bak. Bütün geçmiş asırları nazara al, hepsinde aynı halin cereyan ettiğine bak. Eğer vicdan sahibiysen bütün bu vaziyetten hikmet, inâyet, adâlet ve rahmetin hükümferma olduğunu göreceksin. Madem bütün alem ve bütün mevcudatta manevi dört unsur olan hikmet, inâyet, adâlet ve rahmet hükümfermadır, öyleyse ne bulut, ne yağmur, ne gece, ne gündüz, ne kış, ne yaz, ne Güneş, ne Ay, ne yıldızlar ne sair mevcudatın hiçbirisi fani olmaz. Gece-gündüzün dönmesindeki hikmet, feveran ve deveran ise, ebedi bir aleme mahsulat yetiştirmek, tekâmül ederek ebedi aleme layık bir vaziyet almaktır. Yokluk yoktur. Kâinat, ebedi aleme gidiyor. Hiçbir şey yok olmuyor. Kâinat, Cennet ve Cehennem şeklinde tasaffi edecek, mevcudat ya Cennet’e ya Cehennem’e gidecektir.

20250110 10. Söz Haşir Risalesi, 10. Hakikat 3. Ders – İstanbul 00:52 “Dört haslet vardır ki, kimde bu hasletler bulunursa o kimse halis münafıktır. Kimde de bunlardan biri bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendisinde nifaktan bir haslet var demektir. O dört haslet şunlardır: Kendisine bir şey emanet edildiğinde ihanet eder. Konuşunca yalan söyler. Söz verince sözünde durmaz. Bir konuda taraf olduğunda haddi aşar, işi düşmanlığa dönüştürür.” (Buhari, Müslim.) Nifak, iki kısımdır: Birinci Kısım: Nifak-ı amelîdir. İkinci Kısım: Nifak-ı i’tikâdîdir. Amelî nifakın alâmetleri, mezkûr hadis-i şerifte de beyan edildiği üzere dörttür. Bu vasıflar, münafıkların en bariz vasıfları olduğu halde müminlerde de olabilir. Fakat bu vasıflar, müminlerin imanından kaynaklanmıyor; belki münafıklardan içimize girmiştir ve amelî nifakın alâmetleridir. İnsan, kalbinde iman varsa, bu vasıflar sebebiyle küfre girmez; münafık olmaz. Nifak-ı i’tikâdî ise, imanî cihette kalbinde nifak olandır. Bunların en büyük alametleri, hıda’, yani aldatmadır. Kalbinde nifak olanlar müminin yanına gidince “Ben de müminim” der. Kafirin yanına gidince “Ben de kafirim” der. Amel cihetinde nifaka girenler, mümin oldukları, Müslümanlarla beraber bulundukları halde dünya işlerinde arkadaşlarına hıyanet yaparlar. İ’tikad cihetinde nifaka girenler, kalben iman etmedikleri halde, dilleriyle iman ettiklerini söyler, Müslümanları aldatmaya çalışırlar. 18:42 İnsandaki kuvve-i hayal, bütün alemi içine alır, dünyayı, Cennet’i ve Cehennem’i seyreder, ama هَلْ مِنْ مَزٖيد “Daha yok mu?” der, bütün alemi yuttuğu halde doymaz. Kuvve-i hayal böyleyse harita-yı dimağiyeyi siz kıyas edin. Demek böyle bir mahiyet-i cami’iyede yaratılan insana, yalnız bir saç hükmünde olan bir ücret-i dünyeviye verilmesi muhaldir. İnsan sadece aklına bakacak olsa, akılda tecelli eden hikmet, adalet, inayet ve rahmetin ebedi bir alemi istediğini ve iktiza ettiğini anlar. Aksi taktirde insanın yaratılış neticesi abes olur, haşa necasetten ibaret kalır. İnsan, cifeyi taleb eden bir kelb mesabesine iner, ölümüyle kendisi de bir laşe hükmünü alır. Haşa ve kella. Hikmet, rahmet, inayet ve adaletin mazharı olan insan, hususan ondaki kuvve-i dimağiye ve akıl boşu boşuna yaratılmamıştır, çürütülmez, abesiyete dönmez. Bu dil, sadece maddi zevkler için yaratılmamıştır. Bu akıl, sadece maddeyi düşünmek için vücuda getirilmemiştir. Kuvve-i dimağiye ve aklı hikmet, inayet, adalet ve rahmetine mazhar etmiş ki, akıl hikmeti, kalb rahmet-i İlahiyeyi hissetsin ve hakeza. Şu beyin, bütün gücüyle hikmet, adalet, inayet ve rahmetin mazharıdır. Binler aza ve cevarihle teçhiz edilen, oturduğu yerden hayalen Arş’a çıkan, seyreden ve alemin hiçbir şeyiyle tatmin olmayan insanın yok edilmesi mümkün değildir. İnsan, sadece kuvve-i hayaliyeyi düşünse bile ahiretin var olduğunu anlar. Ahiretin varlığı için kuvve-i hayaliye kafidir. Madem hikmet, adalet, inayet ve rahmet şu insan üzerinde hususan kuvve-i dimağiyesi üzerinde tecelli eylemiş, o halde O Zat-ı Hakim, ne insanı ne de onun cihazat ve cevarihini yok etmez. Onlar için bir mahall-i saadet ihzar etmek, O Hakim Zat’ın şe’nindendir. 40:50 Vücudun zahiri dağılmasına ölüm diyoruz. Hakikatte ölüm yoktur. Ölüm, itibaridir, halden hale tebeddül etmektir. Daire-i kudretten, daire-i ilme geçiştir. Var olan, yok olmaz. Sadece halden hale, tavırdan tavra geçer.

20250107 10. Söz Haşir Risalesi, 10. Hakikat 2. Ders – İstanbul 02:46 Alemde hikmet, inâyet, adâlet, rahmet fiilleri hükümfermadır, insan ve alem üzerinde müşahede edilen esmanın tecellisi devam eder, ama mütecella durmaz. İnsan ve alem bir nehir üzerinde Güneş’in ışığını gösteren bir kabarcık gibi akar, gider. Ama Güneş yerindedir, tecellisi devam eder. Alemde en acaib mahluk, insandır. İnsan, bin ismin tecellisine mazhar en cami ayinedir. Alemdeki hikmet, inâyet, adâlet ve rahmet fiilleri hassaten insan için çalışmaktadır. Bütün alem, insana hizmet etmektedir. İnsan, muhatab-ı İlahidir. İnsan eğer mükellef olduğu mezkûr üç vazifeyi yapmazsa cezaya düçar olur. İnsanın mükellef olduğu üç ehemmiyetli vazifesi şunlardır; Birincisi: İnsan, dellal-ı saltanat-ı rububiyettir. İkincisi: İnsan, bir ubudiyet-i külliyeye mazhardır. Üçüncüsü: İnsan, şu aleme bir ustabaşıdır. Sanat, ziraat ve ticaretle mükelleftir. Mezkûr vazifeleri yerine getirmeyen, yeme-içmesini, oturup-kalkmasını ve sair ahvalini esma-yı hüsna dairesinde hikmetle yapmayan, şeriat ölçüsüne riayet etmeyen, eserden fiile, fiilden esmaya, esmadan sıfata, sıfattan Zat’a intikal etmeyen, kuvve-i zaikasını nefis hesabına çalıştıran insan, o vakit midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, pislikleri içeri sokar, çıkarır. Tavla; hayvanların ahırına, yani necaset yerine verilen isimdir. Bu taktirde -haşa- bütün kâinatın çalışmasının neticesi, insanın necasetine hizmet olur. Netice-i hilkat-i alem, necasete dönmüş olur. Bu ise, mümkün değildir. İnsan, mezkûr vazifeleri yapmayıp, necasetine hizmet ederse, Cehennem’e atılır. Çünkü necasetin yeri, Cehennem’dir. Bu hakikatleri anlamak için nefsi gırtlaktan kesmek yani az yemek lazımdır. Yoksa okudukların akılda yerleşmez. Beş dakika akılda kalır, sonra gider. Derse tıka-basa gelmeyin. Midenizi biraz boş bırakın ki hikmet çalışsın. 18:23 İçkiye veya bir kadına mübtela olan adam, o cazibeyi nefsine kullandığı için hayat boyunca kurtulamaz. Halbuki Ellah, canımızı, malımızı, nefsimizi Cennet mukabilinde bizden satın almış, her aza ne için verilmişse o yolda sarf edilmesini, meşru dairede hareket edilmesini istemiştir. Bu hakikat, Tevbe Suresinde şöyle ifade edilmektedir; اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّة Şübhe yok ki Ellâh (cc), Cennet mukabilinde mü’minlerden canlarını ve mallarını satın almıştır.” (Tevbe, 9:111) Malımızı, evladımızı Kur’an’ın evamirine göre sarf edip kullansak amel-i salih olur, kurtuluruz. Seni bu sanata mazhar eden Zat’ı tanımaz, ders dinlemez, dellallık vazifesini yapmaz, ilanatta bulunmaz, namaz kılmaz, oruç tutmaz, hayvan gibi yer-içer, mide tavlasına kapıcı derekesine düşersen netice-i hilkatini necasete çevirmiş olursun. Madem bütün tecelliyatı necasete çevirdin, Cehennem’e git, safi ol. Çünkü Ellah’ı nasıl tanırsan, seninle öyle muamele eder. Hadis-i şerifte الدُّنْيَا جِيفَةٌ وَطُلابُهَا كِلابٌ “Dünya bir cîfedir, onun talipleri ise köpeklerdir.” (Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, c. 1, s. 492.) buyruluyor. Dünya murdardır; esmayı görmeyen, dünyanın cazibesine kapılan, onu arayan ve ona şakirdlik eden ise kilabdır. Dünya cazibesinden kurtulmak istiyorsan hikmet, adalet, inayet ve rahmeti bul. Tabir-i diğerle Güneş’i, Ay’ı ve sair mevcudatı Küre-i Arz’a hizmetçi eden cazibedarı bul, kurtul. Dünyanın cezbesine kapılsan, o laşeye talib olsan helak olursun.

20250107 10. Söz Haşir Risalesi, 10. Hakikat 1. Ders – İstanbul 12:43 Esbab-ı semaviye esbab-ı arziyeyle birleşir, mahlukat vücuda gelir. Küre-i Arz’da yani dünyada bir cazibe, bir çekme gücü vardır. İnsan, o cazibenin zahirine bakar, o çekme gücüne aldanmakla küfre girer. Kurtulmak için o cazibenin sebebini ve o cazibenin sahibini bulmak lazım. İşte hikmet, inâyet, adâlet, rahmet sahibi bir Zat’ı bulanlar kurtulur. Dünyaya mana-yı ismiyle bakanlar helak olur, gider. Koca Güneş’i ve Ay’ı kendine çeken Küre-i Arz seni çekmez mi? Toprağıyla çeker, ekmeğiyle çeker, tatlısıyla çeker, türlü şehvetleriyle çeker. Arş’ı, Levh-i Mahv ve İsbat’ı seyreden büyük bir alim olsan da Küre-i Arz’ın cazibesinden kendini kurtaramadığın taktirde felaha eremezsin. Arş’ı seyreden birçokları şehvet-i ferciyesine mağlub olmakla helak olmuşlar. Kurtuluş için o cazibenin aslını, o cazibenin geldiği esmayı bilmek lazımdır. Ekmeğin seni çekmesi, rezzakiyet kanunundan gelir. Annenin çocuğuna hizmetçi olması, memeyi ağzına koyması rahmet kanunundan gelir. Çocuğa bakan anne değildir. Anne, o çocuğa hizmetçi ettirilmiştir. Ağaçtaki meyveler apaçık bir surette keremi gösterir. Zehirli bir arıdan şifalı balın bizlere yedirilmesi rezzakiyeti ve inayeti gösterir. Demek dünyaya mana-yı harfiyle bakan, Kur’an’ın hakikatlerini dinleyen, hikmet, inâyet, adâlet ve rahmet sahibi bir Zat’ı bulanlar kurtulur. Çünkü çeken ve çekilen rahmet-i İlahiyedir. Bu çekmek ve çekilmek insan içindir. Çünkü insan, bin bir ism-i İlahinin ayinesidir, Cennet’e namzed bir mahluktur. 32:42 Cehennem, ceza-i amel; Cennet, mahza lütufdur. Ellâh, insanları Cehennem’e götürmek için dünyayı yaratmamıştır. Ellâh, insanları Cennet’e götürmek üzere bu dünyayı yaratmıştır. Amel etmeyen asilerin Cehennem’e gitmesi ise ıztırar neticesinde dolayısıyladır.Cennet’e giden insan, hem alem-i mülkten istifade eder, yer, içer, evlenir hem alem-i melekuttan istifade eder, ef’al, esma ve sıfat-ı İlahinin tecelliyatını seyretmekle beraber Ellah’ı da görür. Mülk alemi, Cennet’teki lezaiz-i bedeniyedir. Melekut alemi, orada tecelliyat-ı ef’ali, tecelliyat-ı esmayı, tecelliyat-ı sıfatı ve tecelliyat-ı Zat’ı seyretmektir. Cennet sadece maneviyat yeri değildir. Cennet’te alem-i mülk ve alem-i melekut beraber bulunur. Melekut, batın alemi yani ef’al, esma ve sıfat dairesini bildirir. Ellah’ın ef’ali, esması, sıfatı ve Zat’ı nurdur. Ellah’ın Zat’ının tecellisi görülür, ama mahiyeti bilinmez. Hiçbir insan, hiçbir peygamber, hiçbir melek Zat-ı İlahiyenin mahiyetini bilemez, göremez. Nur ayeti bu hakikati ifade etmektedir. Bu kâinat ya misafirhanedir ya meydandır ya meşherdir. Bu misafirhanede, bu meydanda, bu meşherde Hakîm bir Zat’ın hikmeti, Kerim bir Zat’ın inayeti, Âdil bir Zat’ın adaleti, Rahîm bir Zat’ın merhameti bilmüşahede görülmektedir. Ama adalet burada tam icra olunmuyor. Bazen zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalarak buradan göçüp gidiyorlar. Demek ki, bir mahkeme-i kübrâ var, bir madele-i ulyâ’ya havâle ediliyor. Eski akvama inen celalli el, bir celal mahallinin yani Cehennem’in var olduğunu isbat etmektedir. Öyleyse bu merhamet arkasında bir celalli el vardır. Eğer şu dünyanın arkasında ebedî bir saadet ve o saadetten istifade edecek ebedî sakinler ve diğer mahlûklar olmazsa; o zaman bu memlekette görülen, hikmet, inâyet, adâlet ve merhamet gadre döner, yapılan bütün bu faaliyetler ve icraatlar abes olur. Hâşâ sümme hâşâ!

20250107 10. Söz Haşir Risalesi, 11. Suret – İstanbul Bu dünya ya menzildir, ya meydandır ya meşherdir. Bu menzil, bu meydan, bu meşher sabit değildir, devamlı değişir; ama bu değişmelerde hikmet, inâyet, adâlet ve rahmet hükümfermadır. Bu menzilde, bu meydanda, bu meşherde her şey kânun dairesinde intizamlı yapılmış, her şey sanatlı olarak vücûda getirilmiş, her şeyde fayda ve maslahatı gözetilmiştir. Bu menzilde, bu meydanda, bu meşherde her yerde bir inayet ve kerem vardır. Zira, her bir mevcûd, neye muhtaç ise, daha istemeden bütün ihtiyaçları yerine getiriliyor. Bu menzilde, bu meydanda, bu meşherde yüce bir adaletin işaretleri vardır. Her şey ölçülü yaratılmakla beraber her hak sahibine hakkı verilmektedir. İnsanın ef’alindeki zulümler müstesnadır. Ef’al-i insaniyeden neş’et eden zulümlerin tecziyesi bir başka alemde olacak, herkesin hakkı verilecektir. Bu menzil, bu meydan, bu meşher sabit olmaması haşri isbat ettiği gibi, insanlar arasında adaletin olmaması da haşrin vücudunu isbat eder. Burada müşahede edilen yüce adaletin daha a’lası orada yapılacak, teklifi adalete riayet etmeyenler cezaya çarpılacaktır. Bu menzilde, bu meydanda, bu meşherde her nereye baksak bir rahmet ve merhametin eseri görülmektedir. Nitekim her mevcûd, kemâl-i şefkatle beslenmekte, kendilerine münasib rızıkları gönderilmekte, hayvani ve insani validelerin şefkat ve merhametle yavrularını çok mükemmel bir surette besleyip büyüttükleri müşâhede edilmektedir. Bütün mevcudatta maddi dört unsur hükümferma olduğu gibi; dört manevi unsur denilen “hikmet, inâyet, adâlet, rahmet” hakikatleri de hükümfermadır. İnsanın ef’alindeki zulümler müstesnadır. Ef’al-i insaniyeden neş’et eden zulümlerin tecziyesi bir başka alemde olacak, herkesin hakkı verilecektir. Demek, bu memleketi yaratan Zâtın vâsi‘ merhameti, âlî adâleti, zâhir inâyeti ve bâhir hikmeti gösteriyor ki; bu memleketin arkasında sâbit ve dâimî olan bir memleket daha vardır. Bütün mevcudat, bahusus insanlar oraya sevk edilmektedir. Muti‘ler için saraylar, asiler için zindanlar hazırlanmıştır. Kainattaki her şey birer eserdir. Her eser ya in’amdır ya sanattır. Her eser üzerinde hikmet, inâyet, adâlet, rahmet görülmektedir. Madem bütün kâinatta hikmet, inâyet, adâlet, rahmet müşahede edilmektedir, elbette hikmet, inâyet, adâlet, rahmet sahibi Hakîm, Kerim, Âdil, Rahîm bir Zat vardır. Kainattaki her bir eser üzerinde hikmet, inâyet, adâlet, rahmetini gösteren o Hakîm, Kerim, Âdil, Rahîm Zat elbette haşri getirecektir. Risale-i Nur’un dersi dört kelimeden ibarettir. Eserden fiile, fiilden isme, isimden sıfata, sıfattan Zat-ı Akdes-i İlahiyeye intikal etmektir. Öyleyse Kur’an hem bir kitab-ı hikmet hem bir kitab-ı adalet hem bir kitab-ı kerem hem bir kitab-ı rahmettir. Bu dersler Kur’an’ın tatbik edilmesi için yazılmıştır. Şahıslar kendi hayatlarında, devletler kendi icraatında Kur’an’ı esas almalıdırlar. “(Ey ins u cin cemaati!) Gönderdiğim Kur’an’a iman edin. Kur'ân’ın ahkâmını ilmen, amelen, edeben kabul edip, icrasına çalışın. (Eğer siz,) Kur'ân’ın ahkâmını ilmen, amelen, edeben kabul edip, icrasına çalışmıyorsanız, (semavat ve arz’ın etrafından çıkıp gitmeye kadirseniz, çıkın gidin. Halbuki siz çıkmaya kadir olamazsınız. İllâ bir kuvvet ve kudretle çıkabilirsiniz ki; o kudret de sizde yoktur. Haliniz böyleyken Rabb'inizin nimetlerinden hangisini tekzib edersiniz?) Madem çıkmaya kadir olamazsınız, öyleyse Kur'ân’ın ahkâmını ilmen, amelen, edeben kabul edip, icrasına çalışmak zorundasınız. Aksi taktirde (Ey ins u cin! Sizin üzerinize dumanla karışmış ateşin alevi gönderilir.) Semavi taşlarla recmedilirsiniz. (Şu hâlde o ateşten kurtulmak için siz hiçbir kimseden yardım göremezsiniz ve birbirinize yardım edemezsiniz.) Semavi taşlarla sizleri recmederim, sizlere diz çöktürürüm, Kur’an’ı sizlere zorla kabul ettiririm.” (Rahman, 33-35) Adab ve seğairle uğraşmak yüzünden Kur’an hakikatinin kapısı kapandı. Çok zor bir asırda yaşıyoruz. Bu asırda ancak iman cihetinde müstakim olabiliriz. Amelde müstakim olmak mümkün değil.

20250103 10. Söz Haşir Risalesi, 9. Hakikat 4. Ders – İstanbul İnsan, netice-i alemdir. Alem, ubudiyet-i insaniye ile ayakta durmaktadır. Bütün alem, insana hizmet ediyor. İnsan ve alem ebedi aleme gidecek ya Cennet veya Cehennem’de karar kılacaktır. Nitekim alemin çark u deveranı ebedi bir alemi ister. Ellah, va’dini yerine getirmezse tezellül olur, şanına, celaline yakışmaz. Zira hulfu’l-va’d, ya aczden veya cehlden kaynaklanır. Ellah, hiçbir şeyi yapmaya mecbur değildir. Dilerse bütün Cehennemlikleri, Cennet’e koyar; bütün Cennetlikleri, Cehennem’e atar. Ellah, adeti olduğu üzere va’dini yerine getiriyor. Yoksa hiçbir şey Ellah’a vacib değildir. Dünya, Cennet ve Cehenneme mahsulat yetiştiren bir tarla, bir fidanlık bahçedir. Cenab-ı Hak dünya denilen bu mezraada her şeyi ekmiş, haşir meydanında hepsini harman eder, Cennetlikleri Cennete, Cehennemlikleri de Cehenneme ayırır. Kâfir dört büyük cinayet işler. Birinci cinayet: Kâinatın hukukuna tecavüz eder. İkinci cinayet: Esma-i İlahiyeyi inkâr ile tezyif eder. Üçüncü cinayet: Mevcudatın vahdaniyet-i İlahiyeye dair şehadetlerini reddeder. Dördüncü cinayet: Umum mahlukatın ve bütün esma-i İlahiyenin hukukuna birden tecavüz etmekle zulm-ü azim işler. Kafirin zulm-ü azîm işlemesi, umum mahlukatın ve bütün esma-i İlahiyenin hukukuna birden tecavüz ettiği içindir. Her birini ayrı inkâr etmesi, zulümdür. Ama hepsini birden inkâr etmesi, zulm-ü azimdir. Kafirler, bu büyük cinayetleri irtikab ettiklerinden dolayı hayra ve Cennete girmeye kabiliyetleri kalmaz. İşte bu sebebden dolayı Ellah’ın kafir hakkındaki hulfu’l-vaidi mümkün değildir.

Risale-i Nur Dersleri (Edessa) - آمار و تحلیل کانال تلگرام @risaleders