4 684
مشترکین
-124 ساعت
-97 روز
-3230 روز
آرشیو پست ها
20250415 13. Lem’a 1. İşaret – Urfa
00:00 Şeytan, gücü ve kudreti olmayan bir mahluk-u İlahidir, bir abddir. İrade-i şerriyeyle vesvese vermekten başka elinde hiçbir şey yok. Madem şeytanın hiçbir kudreti yoktur, Kur’an neden şeytandan istiazeye ehemmiyet veriyor, şeytanın tahribatını büyük gösteriyor? Halbuki hayrı ve şerri yaratan Ellah olduğu gibi Şeytanı yaratan da O’dur. Şeytan her ne kadar vesvese verse de yaratan Ellah’dır. Şerre meyyal, mahiyeti mechul cüz’i bir iradeden başka şeytanın elinde hiçbir şey yoktur. Meleklerde, şeytanlarda ve insanlarda hem irade-i şer var hem irade-i hayr var. Meleklerde irade-i hayriye hakimdir, meleklerin iradeleri, hayra meyyaldir. Şeytanlarda irade-i şerriye hakimdir, şeytanların iradeleri, şerre meyyaldir. İnsanların hayra ve şerre iradeleri müsavidir, insanların iradeleri hem şerre hem hayra meyyaldir
Şeytanın iradesi mahluk değildir, vücud-u hakikisi yoktur. Bir şeyin mahluk olabilmesi için maddesi, sureti, gayesi ve faili olmalıdır. Cüz’-i ihtiyari ise, bir emr-i itibari, bir emr-i nisbîdir. Yani vücud-i itibarisi var, vücud-i haricisi yoktur. Zira illet-i nakısası var, illet-i tammesi yoktur. Yani, ilel-i erbaadan fail ve gayesi var, madde ve sureti yoktur. Meleklerde, şeytanlarda ve insanlarda bütün unsurlar bulunmakla beraber meleklerde nur unsuru hakimdir, şeytanlarda nar unsuru hakimdir, insanlarda toprak unsuru hakimdir
Ölümün insana uzaklığı, bir nefes kadardır. Ya nefesi alır, veremezsin veya nefesi verir, alamazsın
12:45 Kur’an’da Muavvizeteynden büyük bir dua ve Muavvizeteynin benzeri bir korunma yoktur
Muavvizeteyn yani Felak ve Nas Sureleri her ne kadar zahiren Ayete’l-Kürsi gibi muazzam görülmüyor. Ama işin gerçeğine baksak Felak ve Nas Sureleri bütün esma-yı hüsnanın ana temellerini ihtiva etmektedir. Rabbi’n-nas, Meliki’n-nas, İlahi’n-nas bu hakikati ifade etmektedir. Rabbi’n-nas, yaratıp terbiye edendir. Meliki’n-nas, bütün dünyayı insana hizmetçi edip çalıştırandır. İlahi’n-nas, Ma’bud-u Mutlak’dır. İlah, Ellah’ın ismi ve unvan-ı mülahazası olup bütün esma-yı hüsnayı içine alır. Nas Suresindeki esma-yı hüsnayla bütün cinni ve insi düşmanlardan Ellah’a iltica edilir
Felak Suresinde üç şerden yani ğasıkın, neffasatın ve hasudun şerlerinden Ellah’a sığınılmaktadır. Şöyle ki;
Birincisi; Gece-gündüzün inkılabıyla meydana gelen felaketlerden, hususan gecenin karanlığında vücuda gelen şerlerden Ellah’a sığınılmaktadır
İkincisi; Düğümlere üfleyen sihirbazların şerrinden Ellah’a sığınılmaktadır
Ahirzamanın en büyük sihri, radyo ve televizyon vasıtasıyla propaganda yapıp beşerin efkarını ibtal etmektir. Fahr-i Razi ve sair ulema, “En büyük sihir, propaganda-i şerriyedir” demişler
Üçüncüsü; Hasetçilerin hasedinden Ellah’a sığınılmaktadır.
Hasud, hasedini yutsa, izhar etmese kolaydır. Ama hasedini izhar edip ilan etse, daha onunla başa çıkılmaz
Demek ümmet-i Muhammed’in en büyük istiaze şekli, Muavvizeteyn’dir yani Felak ve Nas Surelerini okumaktır.
Öyleyse şerirlerin şerrinden kurtulmak için her gün üç İhlas, beş Felak, altı Nas okuyalım. Felak Suresi, beş ayet; Nas Suresi, altı ayettir. Üstad’ımız ve bütün ulema, emr-i Nebevi (asm)’yi kabulle beraber, ayet sayılarından istihrac ederek günde beş Felak, altı Nas okumuşlardır. Adetimiz üzere günde üç İhlas, beş Felak, altı Nas okuyoruz. Evrad-ı Kudsiye’miz işte budur
Resûl-i Ekrem (asm)’ın insi ve cinni şeytanlardan korunma maksadıyla çok dualar ettiği, Muavvizeteyn nazil olduktan sonra evvel yaptığı duaları terk edip sadece Muavvizeteyn ile iltica ettiği rivayet edilmektedir
39:44 Küfür ve dalalet, ademdir, yokluktur. Küfür ve dalaletin vücud-u hakikisi yoktur. İmani meseleler, müsbettir ve vücudîdir. Bir ayda ancak yapılabilen bir bina, bir kibritle harab edilebilir. Çünkü tahrib, kolaydır. Şeytanın işi, yapmak değil, bozmaktır. Hidayet ve istikameti gösteren binler delail varken, insan, bazen şeytanın verdiği ufak bir vesveseyle yoldan çıkar. Binler hakaik-i imaniye varken, insan, bir de bakar ki o hakaikin güzelliğini unutmuş, yanlışa sapmış. O yanlıştan dönmesi, toparlanması ise zaman ister.
20250121 10. Söz Haşir Risalesi, 12. Hakikat 2. Ders – İstanbul
00:47 Haşir Risalesinde takib edilen üslub, eserden fiile ve fiilden isme geçmek suretiyle haşrin isbatına gitmektir. Risalet ifadesinden maksad, irsaldir. İrsal-i rüsul ve inzal-i kütüb birer fiildir. Her fiilin bir faili olduğu gibi, irsal-i rüsul’ün bir Mürsil’i ve inzal-i kütübün bir Mürsil’i vardır. Risalet-i Muhammedîye ile Kur’an birer eserdir. Risalet müstakil olmadığı gibi, Kur’an da müstakil değildir. Öyleyse risalet-i Muhammedîye, irsali istediği gibi; Kur’an, tenzili ister. Demek bir eser olan nübüvvet, irsal fiilini ister; Kur’an, tenzil fiilini ister. Her ne kadar irsal-i rüsul, Mürsil isminden, tenzil-i kütub, Münzil isminden gelse de ‘Bismillahirrahmanirrahîm’in cilvesidir, oradan gelir. Sebep ise, اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ ayetidir. Demek Mürsil ve Münzil, Ellah’tır, Rahman’dır, Rahim’dir. Bismillahirrahmanirrahîm, bütün esma-yı hüsnayı içine almakta, âlemşümul olmaktadır.
Ellah ismiyle sizlere ibadeti emreden, Rahman ismiyle envai nimetlerini sizlere veren, Rahim ismiyle sizleri belalardan muhafaza eden Zat, elbette haşri getirecek, itaat eden kullarını Cehennem’den kurtarıp Cennet’e idhal edecektir.
Hülasatu’l-hülasa adlı eserde geçtiği üzere, kâinatta bulunan nizam, üç vecihle vahdet-i İlahiyeye delalet etmektedir. Şöyle ki:
Birincisi: Kâinattaki varidat ve sarfiyatın dengeli olmasıdır. Kâinata baktığımız zaman, kâinatın varidat ve sarfiyatının, yani gelir ve giderinin dengeli olması, bu memleketin halıkının bir olduğunu göstermektedir.
İkincisi: Âlemdeki hudus ve imkân delilidir. Âlemdeki hudus delili, her şeyin hâdis olup sonradan vücûda geldiğini ifade etmektedir. Elbette her hâdisin bir muhdisi vardır. O halde bu âlemin de bir muhdisi vardır ve O muhdis, kadîmdir.
Üçüncüsü: Kâinattaki teavün, tesanüd ve tecavübdür. Kâinattaki teavün, tesanüd ve tecavüb ise kâinatın halıkının bir olup şeriki bulunmadığını isbat eder.
Uluhiyet gizli kalmayı istemez, mutlaka tezahür etmeyi ister. Öyleyse Bismillahirrahmanirrahîm, irsal-i rüsul ile tenzil-i kütub’ü iktiza eder, اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ ister, emr-u neyhi gerektirir, haşri netice verir. Demek insan, başıboş bırakılmamıştır. Madem alemde uluhiyet bi’l-bedahe görülüyor madem alemde nihayetsiz nimetler bulunmaktadır madem Rahman isminin numunesiyle Cennet vardır madem Rahim isminin tecellisiyle Cehennem’den halas olunacaktır, öyleyse insan irsal-i rüsul ve tenzil-i kütub ile teklif altına alınacak, ya Cennet’e veya Cehennem’e gidecektir.
42:36 Madem alemde esma ve ef’alin tecellileri devam ediyor, ama mazharlar durmuyor, vefat edip gidiyor. Elbette esma ve ef’alin ebedi bir tecelligahı olacaktır. Esma ve ef’alin tecellilerinin devam etmesi, Ellah’ın varlığına şehadet ettiği gibi, mazharların vefatları, haşre işaret eder. Çünkü bu azim saltanat faniler üzerine kurulmaz. Aksi taktirde insanın yaratılış neticesi abes olur, haşa necasetten ibaret kalır, laşe olur.
İnsan, bin bir ism-i İlahîyeye numune, sanat ve zıddiyet itibariyle ayinedir. Âlemde ne varsa maddi numunesi insanda vardır, insan açılsa, âlem olur. Âlem-i İmkân denilen kâinatı ve Âlem-i Vücûb denilen esmâ ve sıfat-ı İlâhiyyeyi anlayacak, tartacak anahtarlar külçesi insanın enâniyyetine takılmıştır. İnsan, iman ettiği taktirde ef’al, esma, sıfat dairesine geçebilir, Vacibu’l-Vücud’u bulabilir. İman etmediği taktirde Vücub alemine giremez. Vücub alemine giremedikten sonra keşfiyatı Arş’a çıksa bile boştur.
20250121 10. Söz Haşir Risalesi, 12. Hakikat 1. Ders – İstanbul
11:12 Eğer Kur’an’da geçen bütün fiillerin, ism-i faillerin, ism-i mef’ullerin, mazi, hal ve müstakbeli ifade eden bütün kelimelerin cümlesini aslına rücu etmez, me’haz-ı iştikakları ya hâsıl-ı bi’l-masdar-ı binâ fâil ya hâsıl-ı bi’l-masdar-ı binâ mef’ûl veya türetilmiş bir fiil-i ca’lî’yi bulmazsan hepsi müteşâbihâttan olur. Her ayetin kendine göre bir tevili var. O tevili ancak ehl-i ilim bilir. Bazı müfessirler, müteşâbihâtın sadece يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْدٖيهِم gibi bazı ayetlere has olduğunu söylemişler. Ama onların dediği değildir. Mesela
اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذٖي خَلَقَۚ
“Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (Alak, 96:1.)
Ayetindeki اِقْرَأْ “Oku” emri, Sarf-Nahiv kanunlarına göre şimdiki zamana bakar. Ellah, zamanla mukayyed olur mu? Demek “İkra” emri, kıraatten değil, kâriiyyetten müştaktır. اِقْرَأْ “Oku” emri, Resûl-i Ekrem (asm)’a geldiği Hira Dağına münhasır olmadığı gibi, geçmişe ve geleceğe de münhasır değildir. Ellah’ın kelamı hakkında zaman, mekân kaydı yoktur. Ellah, fevke’z-zaman, la zamani, la mekani, la keyfi bir surette konuşmuş. Kur’an’da geçen bütün fiiller, Ellah’dan suduru itibariyle la zamanidir, la mekanidir, la keyfidir. Zaman, bize göredir. Ellah’a göre zaman yoktur. Hepsi aynı andır.
Resûl-i Ekrem (asm), sadece beşeriyet alemindeki ef’al-i mükellefini tadil etmek için gelmemiştir. Resul-i Ekrem (asm), sadece bir bölgenin, bir kabilenin, bir memleketin değil, yerin, göğün, ins, cin ve meleğin cümlesinin peygamberidir. Kur’an’ın evamiri, teklife baktığı gibi tekvine de bakıyor. Resûl-i Ekrem (asm), zahiren teklifi emirlerin geldiği insaniyet âleminin peygamberi iken, hakikat nokta-i nazarında tekvini âlemin de peygamberidir. Her bir zerre, evvela hakikat-ı Muhammediyeden ders alır, sonra Muhammedin Rabbinin adıyla harekete başlar. Çünkü hakikat-ı Muhammediye alemden çekilse, kıyamet kopar. Dünya, peygambersiz olmaz. Çünkü rububiyet, nübüvvetsiz olmaz. Demek alemdeki bütün tekvini emirler de hakikat-ı Muhammediyeden yani bütün peygambere gelen hakikat-i vahiyden gelmektedir. Öyleyse bütün emirler hem tekvindir hem tekliftir hem la zamani, la mekani, la keyfi bir şekilde sudur etmektedir. اِقْرَأْ “Oku” emri, her an bütün aleme gelmektedir. Bütün alemin okuması emredilmektedir. Çünkü alemdeki her şeyin kendine göre bir dersi var. Mesela bahara emreder, “Hayy ismini oku” der. Güze emreder, “Mümit ismini oku” der. Ağaca emreder, “Evvel, Ahir, Zahir, Batın isimlerini oku” der. İnsana emreder, “Bütün esma-yı hüsnayı oku” der. Tekvin ile teklif ayrılmaz bir bütündür. Tekvin ile teklifi ayırmaya çalışsanız alem harab olur. Levh-i Mahfuz’da hem teklife hem tekvine aid yazılar beraber bulunur. Bütün tekvini kanunlar neticede teklife bağlanır. Teklif çekildiği zaman, tekvin de biter. Fakat akl-ı beşer bunu anlamaz. Kur’an’daki bütün emir ve nehiyler la zamani, la mekani, la keyfi olup hâsıl-ı bi’l-masdardan müştak olduğu gibi, kâinatta cereyan eden bütün hadiseler la zamani, la mekani, la keyfidir. Öyleyse bütün ayetler وَمَا يَعْلَمُ تَأْو۪يلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُۢ hükmünce zordur. Tevil istemeyen, açık olan ayetler pek azdır. Tevil isteyen müteşabih ayetlerin tevilini, ondan muradın ne olduğunu Ellahu Teâlâ'dan başkası bilemez. İlimde rüsuh sahibi olanlar ise; اٰمَنَّا بِهٖ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَاۚ “(Biz ona îman ettik, hepsi de) muhkemler de, müteşabihler de (Rabbimizin katındandır)” (Al-i İmran, 3:7) derler.
26:29 Ahiretin, Cennet ve Cehennem’in varlığını dava eden beş hüccet vardır.
Birincisi; Mucizelerine istinad eden enbiyalardır.
İkincisi; Keşf ü kerametlerine istinâd edip, ahireti, Cennet ve Cehennem’i şuhud derecesinde görerek davasını tasdîk eden evliyalardır.
Üçüncüsü; Tahkikatına istinâd ederek davasını delille isbat eden asfiyâlardır.
Dördüncüsü; Tahakkuk etmiş bin mu‘cizâtının kuvvetine yani risaletine istinâd eden Resûl-i Ekrem sallellahü aleyhi ve sellemdir.
Beşincisi; Kırk vecihle mu‘cize olan ve binler âyât-ı kat‘ıyyesine istinâd eden Kur’ân-ı Hakîm’dir.
20250117 10.Söz Haşir Risalesi, 11. Hakikat 4. Ders - İstanbul
İnsandaki beş çeşit hayat tabakası ve mertebesi şunlardır:
1. Madenî hayat mertebesi, buna hayat-ı maddiyye denir. İnsanın var olduğunu gösterir.
2. Nebâtî hayat mertebesi, buna hayat-ı ma‘neviyye denir. İnsan bir ot gibi gelişir, büyür.
3. Hayvânî hayat mertebesi, buna hayat-ı cismâniyye denir.
4. İnsanî hayat mertebesi, buna hayat-ı rûhâniyye denir.
5. İmanî hayat mertebesi, yani İslâmiyyet sâyesinde kazanılan insâniyyet-i kübrâ mertebesidir. İnsan, iman mertebesine girdiği zaman küllileşme başlar.
Resûl-i Ekrem (asm)’ın sırr-ı verasetine girenler hariç, ekser insanlar seyr ü sülukunda ya nebati hayat mertebesinde kalır, ya hayvani hayat mertebesinde boğulur. Demek bu insanlar, ancak nebati kuvvelerini anlar veya biraz daha terakki edince hayvani kuvvelerini anlar. Bu terakkiyat bu şekilde devam edip gider.
Bir bostandaki kavun, karpuz, salatalık ve benzeri fidelerin uzayıp geliştiğini gören insan, o fidelerin başlarına kavun, karpuz, salatalık ve benzeri mahsullerin takılacağını anlar. Ağacın dal, budak salması, yaprak, çiçek açması meyve vereceğini gösterir. Tohumun başak vermesi, mahsul vereceğine işarettir. Bu bir kanundur. Aynen öyle de insanın bütün arzuları illa bir meyve vermelidir.
Halbuki bu dünyada meyve vermiyor. Bir bardak çay içtiğimiz zaman tuvalet yolunda gidip geliyoruz. Bir lezzet içinde binler elem var. Çay içtikten sonra tuvalet yolunda gidip gelmemizdeki tek lezzet, lavaboya girip çıkarken sünnet olan sözleri söylemek ve abdest almaktır. Aksi taktirde necaset fabrikasından ibaret kalırız. Adatı, ibadete çevirmenin tek yolu, ittiba-ı Kur’an’dır.
"İşte bu sırra binaen Sünnet-i Seniyeye ittibaı kendine âdet eden, âdâtını ibadete çevirir, bütün ömrünü semeredar ve sevabdar yapabilir." (Onbirinci Lem'a/1. Nükte)
20250117 10.Söz Haşir Risalesi, 11. Hakikat 3. Ders - İstanbul
02:01 Bütün alem üzerinde fena damgası bulunmaktadır. Ya nimetin ömrü kısa, ya da nimete mazhar olanın ömrü kısadır. İnsan, zeval-i nimetten müteellim olur. Dünyadaki bu fânî nimetler, san’atlar ve tezyînât telezzüz için yaratılmamıştır, belki müşterilerin yüzünü asıllarına çevirmek ve onları iman ve ubûdiyyete sevk etmek için yaratılmıştır. Bütün bu fani nimetler, baki bir alemdeki nimetlerin numunesidir. Tatmaya izin var, hayvan gibi yutmaya izin yoktur. Güneş’i seversin, batar. Babanı seversin. Ölür. Evladını seversin, vefat eder.
26:11 İnsan, çok zalimdir, esma-yı İlahinin numunelerini zabteder, Ellah’ın mülkünü kendine alır. “Bu, benimdir. Ben, yaptım” der. Çok cahildir, “Ben, biliyorum” der. Her ferd-i insan devamlı bir surette bu iki sıfatta şirke girdiği gibi, sair esmada da şirke girer. Nitekim bütün esmanın numunesi insanda var. Bu numuneleri Ellah’a veren kurtulur, kendine alan dalalete gider.
İdareciler, Ellah’ın Hakim ismine ayinedir; müderrisler, Ellah’ın Alim ismine ayinedir; bina yapanlar, Ellah’ın Sani’ ismine ayinedirler. İdareci, Ellah’ın Hakim ismine olan ayinedarlığını görmeyip idareciliği kendine alsa; müderris, Ellah’ın Alim ismine olan ayinedarlığını görmeyip müderrisliği kendine alsa; usta, Ellah’ın Sani’ ismine olan ayinedarlığını görmeyip ustalığı kendine alsa zalum ve cehul olur. Her an şirk-i faraziye giren insan ne zaman ki ezan okununca icabet eder, namaza gelir, tecdid-i imanda bulunur, işte o zaman kurtulur. Hadiste geçen “İmanınızı ‘Lâ ilâhe illallah’ sözü ile tecdit ediniz ve yenileyiniz.” (Müsned , II/359; et-Terğib ve’t- Terhib, II/415.) sırrı böyle anlaşılır.
İnsan, sıfat-ı İlahiyeyi anlayabilmek için vahid-i kıyasi olarak, “Buraya kadar benim, ötesi O’nundur” der. İnsan evvela farazi şirkle bir taksimat yapar. “Buraya kadar benim, ötesi O’nundur” der. Kendinde numuneleri bulunan yedi sıfatın küçücük ölçüleriyle küllî olan sıfât-ı İlâhiyyeyi fehmeder. Bu taksimatı yapmakla Ellah’ın muhit sıfatlarını anlayan insan, bütün ilim ve kudreti Ellah’a vermelidir. Aksi taktirde kendisinde bir şey var olduğunu zanneden insan zalim ve cahil olur.
44:58 Bütün nebatat ve otlar zikreder. İnsan, ziraat cihetiyle ekip biçmekle nebatatın zikrine bir nevi müdahale eder. Bütün madenler zikreder. İnsan, sanat cihetiyle demir parçalarını yanyana getirir, o demir parçalarını havada uçurmakla onların zikrine bir nevi müdahale eder. Bütün eşya zikreder. İnsan, ticaret cihetiyle onları alıp satmakla onların zikrine bir nevi müdahale eder. İnsan, Ellah’ın yeryüzündeki halifesidir. Yani hem dellal-ı saltanat-ı rububiyettir hem ubudiyet-i külliyede bulunur, ibadet cihetinde teklif-i İlahiyi tatbik etmekle mükelleftir hem şu mevcudat içinde sanat, ziraat ve ticaret cihetinde bir ustabaşı ve tanzimat memurudur, mevcudatın tarz-ı ibadetine müdahale eder, rububiyet-i İlahiyenin numunesini gösterir. İnsan, evvela dellal-ı saltanat-ı rububiyette bulunur, ubudiyet-i külliye vazifesini yerine getirir sonra tanzimat memurluğunu yapar. Ellah adına sanat, ziraat ve ticaret eder.
51:21 Akıl, Hakim isminin tecellisine mazhardır, teklif yeridir. “Bu âlem nedir? Nereden geliyor? Nereye gidiyor? Vazifesi nedir? Bu âlem içindeki insan nedir? Nereden geliyor? Nereye gidiyor? Vazifesi nedir ve ne için halk edilmiştir?” tılsımını çözmelidir. Kalb, muhabbetullahın yeridir. Evamir-i İlahi ilk olarak kalb-i manevi olan ruha iner, sonra akla sirayet eder. Akla geldiği zaman, aklı, teklif altına alır. Suret-i isti‘mâli ve mes’ûliyyetleri ortaya çıkar. İnsanda akıl olduğu için, hayvan gibi yaşayamaz. Çünkü akıl, geçmiş zamanın elemlerini, gelecek zamanın korkularını devamlı insanın önüne koyar. Akıl, insaniyettir. İnsaniyet dediğimiz zaman, akıl hatıra gelir. Eğer iman nuru, akla istikamet vermezse, o zaman bu akıl, geçmiş zamanın bütün elemlerini, gelecek zamanın korkularını senin başına yükletecek alet-i ta’zib olur.
20250117 10.Söz Haşir Risalesi, 11. Hakikat 2. Ders - İstanbul
03:20 “Fesad-ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse, yüz şehidin ecrini, sevabını kazanabilir.”
Burada geçen بِسُنَّتٖى “Benim sünnetim” ifadesinden murad, başta farz ve vacibler yani altı erkân-ı imaniye, beş esasat-ı islamiye ve usul-u hamse denilen dinin asıllarıdır. Sonrasında vahiyle gelen sünnetlerdir. Mesela revatıb (farz namazlarla beraber kılınan sünnet namazlar) ve ibadetlere tabi sünnetler gibi. Bu tür sünnetlere, sünnet-i hüda tabir edilir. Âdab cinsi ise en son mertebede bu hadise dahil olabilir. Mesela yemek, içmek, yatmak, sarık takmak gibi fıtrî ve günlük yapılan işlerdir. Evet sarık takmak sünnet-i hüda değildir. Zira mesela arap akvamı islamdan öncesinde dahi sarık takarlardı. Ebu cehil de sarık takardı. Bu hususta Ellah tarafından sarih ve açık bir emir gelmemiştir. Dolayısıyla bunlara sünnet-i hüda denilmez. Ancak Resûl-u Ekrem’e tabi olmak niyetiyle yapıldığı takdirde sevabı vardır. Terkinde bir günah yoktur
21:05 İnsan, câmi‘ ve küllî bir mahiyette yaratılmış, kâinatın en güzel mahlûku olmuştur. Nitekim insan, üç vecihle câmi‘ ve küllî bir mahiyette yaratılmıştır
Birincisi: İnsan, maddeten bu kâinatın küçük bir fihristesi ve hulâsası hükmündedir. Âlemde ne varsa insanda dercedilmiştir
İkincisi: İnsan, bin bir ism-i İlahînin tecelligahıdır, manen bin bir ism-i İlahînin en mükemmel ayinesi ve nokta-i merkeziyyesidir. Cenâb-ı Hak, bin bir ismiyle insan üzerinde tecelli eder
Üçüncüsü: Âlem-i imkân denilen kâinatı ve âlem-i vücûb denilen esmâ ve sıfat-ı İlâhiyyeyi anlayacak, tartacak anahtarlar külçesi insanın enâniyyetine takılmıştır. İnsan, iman vasıtasıyla âlem-i imkân denilen kâinatı ve âlem-i vücûb denilen esmâ ve sıfat-ı İlâhiyyeyi keşfedebilir
İnsan, sadece maddeden ibaret bir mahlûk değildir. Bütün âlem, maddeten insanda dercedilmiş olmakla beraber insan, bin bir ism-i İlahînin de ayinesidir. İnsanın bin bir ism-i İlahîye ayine olması ise, üç cihetledir
Birincisi: “Nümûne” itibariyle ayinedarlığıdır. Meselâ; insan görmesiyle Basîr ismine; ilmiyle Alîm ismine; işitmesiyle Semi’ ismine; konuşmasıyla Mütekellim ismine; kuvvetiyle Kadîr ismine; iradesiyle Mürîd ismine; hayatıyla Hayy ismine nümune itibariyle âyinedir. Numune itibariyle ayinedarlığını anlamayan insan, enaniyetine kapılır, “Ben, yaptım. Ben, geldim. Ben, gittim” demekle zulme girer, kendini müstakil zanneder
اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا
“(Tahkîk o,) insan (çok zalim oldu) nefsine zulmetti, başkasının hukukuna tecavüz etti ve (çok câhil oldu.) Kârını ve zararını düşünemez oldu.” (Ahzâb, 33:72.) ayetinde, bütün insanların zalûm ve cehûl olduğu ifade ediliyor. İnsan zalûm ve cehûl’dur, illa bir şeyi kendine alır. Zalûmdur, kudreti olmadığı halde “Bu, benimdir. Ben yaptım” der. Cehûldur, bilmediği halde “Ben, biliyorum” der
İkincisi: “Zıddiyet” itibariyle ayinedarlığıdır. Mesela; Ellâh, Kadîr-i Mutlak’dır, insan aciz-i mutlakdır. Ellâh, Alîm’dir, insan cahildir. Ellâh Halık’tır, insan mahlûktur. Ellâh, Kâdir’dir, insan makdurdur. İnsan, yer-içer. Ellah, yemez-içmez. İnsan, uyur. Ellah, uyumaz
Üçüncüsü: “San’at” itibariyle âyinedarlığıdır. Mesela; insan, Sâni’, Halık, Musavvir, Mukaddir gibi esmaya san’at itibariyle âyinedir.
Demek Ellâh, bin bir ismini numune, zıddiyet ve sanat itibariyle insanda toplamıştır
43:51 Ellah, hem Hak’tır, hem de ibadete hakkıyla lâyık olandır. “La mevcude illa Hu” veya “La meşhude illa Hu” deyip mevcudatı ve meşhudatı inkâr etmek yanlıştır. “La ilahe illallah, la ma’bude illallah” denilmeli. Çünkü Vacibu’l-Vücud olan Ellah’dan gayrı mümkinu’l-vücûd olan mevcud ve meşhud vardır; ama ibadete layık değillerdir. İbadete layık olan, sadece Zat-ı Vacibu’l-Vücud’dur. Kur’an, “La ilahe” demekle batılı tasvir etmeden bütün batıl fikirleri atar, “illallah” der, Vahid-i Ehad üzerinde durur. Kur’an, bütünüyle “illallah”ı izah eder, batıl ma’budları fazla tasvir etmez. Madem Ma‘bûd-i bi’l-hak O’dur, öyleyse âbid-i bi’l-hak, insandır. İnsan, bir eserdir. Bir eser olan insan üzerinde hak fiili görülür. Hak fiilinden Hak ismine gidilir.
20250114 10.Söz Haşir Risalesi, 11. Hakikat 1. Ders - İstanbul
İnsanın kabiliyeti âlemşümul olduğu gibi derdi de âlemşümuldür. İnsanda akıl olduğu gibi mevcudatın zeval ve firaka gitmesini düşünmekle müteellim olur. Tek çare, imandır. Mevcudatın her an zeval ve firaka gittiğini düşünmemek için hayvan olmak lazım. Bütün insanların ve bütün mevcudatın derdiyle dertmend olmayan insan, insan değildir. İman, bütün alemle irtibat kuran bir hasiyettir. İman sahibi her mümin, bütün alemin derdiyle dertmend, saadetiyle saadetmendir. İşte Risale-i Nur şakirdinin mahiyeti budur. Mümin, bir kafirin düştüğü borç eleminden bile insaniyet itibariyle müteellim olur. Burayı anlayabilmek için Risale-i Hasbiyeye müracaat etmek lazım. Bütün bu dertlere karşı Ellah’a ve ahirete iman yetişmezse insan patlar. Bazı zamanlar kafirlerin sıkıntıları da insana fıtraten sirayet eder. Ama iman etmedikleri için onlara acımaz. Kur’an, kafirlere kurtuluş yolu olarak imanı gösterir. İmana gelmedikleri taktirde onları yeryüzünden temizler. Çünkü o kafirlerin hali, diğer insanlara da sirayet eder, onlardaki pislik herkese sıçrar. İman öyle bir hassedir ki, her şeyi ve herkesi canlı gösterir, arkadaş gösterir, kardeş gösterir. Ama kafirin ef’alini hoş görmez, yalnız fıtratça kardeş gösterir. Ef’alini hoş görmediği için onu kurtarmaya çalışır. Eğer ıslah olmazsa حَسْبُنَا اللَّهُ و نِعْمَ الوَكِيل demekten başka çare yoktur.
Kalb-i selim sahibi olanlar yani kalbi, muhabbetullahla dolu olanlar kurtulur. Kalb-i selim olanlar, dünya malını ancak Ellah hesabına, Kur’an hesabına sever. Dünyayı, mana-yı ismiyle sevenler kurtulamaz.
20250114 10.Söz Haşir Risalesi, 12. Suret 2.Ders - İstanbul
Ellah’ı zikredip ibadette bulunmakla ve masivayla meşgul olmamakla letaif inkişaf eder. Çünkü en ufak bir masivayla meşgul olmak bile letaife zarardır, sıklettir.
Akıl, Kur’an’ın dersiyle hareket etmezse, vasıta-yı azaba döner, bütün düşünceleri onu tazib eder. Aklın düstur-u harekâtı yazılıdır, ama akıl tek başıyla bu düstur-u harekâtı yerine getiremez. İlla dışarıdan bir kanun, bir emir lazımdır. Aklın düstur-u harekâtı, Kur’an’ın emir ve nehiyleridir. Aklın düstur-u harekâtı ebedi bir alemin varlığını isbat ettiği gibi, kalb ve içindeki letaiflerin bütün hareketleri de ebedi bir alemin varlığını isbat eder. Çünkü hiçbir letaif masivayı istemez, belki merkezine dahi almaz. Evamir-i İlahi ilk olarak kalb-i manevi olan ruha iner, sonra akla sirayet eder. Akla geldiği zaman, aklı, teklif altına alır. Suret-i isti‘mâli ve mes’ûliyyetleri ortaya çıkar. Mesuliyetin yeri kalb değil, akıldır, on havastır. Teklif-i zahiri için işitme, görme ve konuşma gibi on havassın salimen bulunması lazım.
20250114 10.Söz Haşir Risalesi, 12. Suret 1.Ders - İstanbul
Âlim ifadesinden murad, Sarf, Nahv, Mantık, Münazara ve sair ilimleri bilmek, fıkıh kitablarını okumak değildir. Nitekim mezkûr ayet nazil olduğunda bu ilimlerin hiç birisi yoktu. Sahabe-i Kiram, ayetlerde ifade edilen eserlere baktığı zaman, hemen o eserler üzerindeki fiilleri görür, sanattan Sani’e, nimetten Mün’im’e intikal ederlerdi. Sonra Sani’ ve Mün’im isimlerinden yedi sıfata ve Zat’a intikal ederlerdi. Çünkü Sani’ ve Mün’im olabilmek için yedi sıfat sahibi olmak lazım. Görmeyen yapamaz; işitmeyen vücuda getiremez. Kelam sıfatına haiz, kün emrine malik olmayan yaratamaz. Yani seni ve bu âlemi böyle gayet güzel ve mükemmel bir surette yaratan Zat, hayat, ilim, irade, kudret, sem’, basar ve kelam sıfatlarıyla mutlak surette muttasıftır. Öyleyse kâinatta görülen her şey ya bir eser-i sanattır veya bir eser-i nimettir. Her eser-i nimet üzerinde, in’am fiili; her eser-i sanat üzerinde, sun’ fiili görülür. Her fiil, esmaya delalet eder, her fiilin arkasında esma bulunur. İn’am fiili, Mün’im’i; sun’ fiili, Sanii gösterir. Sani’in yedi sıfata sahib olması lazımdır. Yani hayât, ilim, sem‘, basar, irâde, kudret, kelâm sıfatlarını haiz olması lazımdır. Bir sıfat noksan olsa bile, bir işi yapamaz. Sıfat, mevsufsuz düşünülmediğine göre mezkûr sıfatlara sahib bir Zat vardır. Demek alim ifadesinden murad, yağmurun inmesine, dağlara, otlara, hayvanlara ve sair eserlere bakıp o eserler üzerindeki ef’ale intikal eden, ef’alden esmaya, esmadan sıfata, sıfattan Zat’a gidendir.
Havf, Ellah’ın azabından korktuğu için günah işlememektir. Haşyet, Ellah’ın azametinden dolayı günahlardan ictinab etmektir. Arif-i billah, ef’al, esma, sıfat ve Zat’ın tecelliyatını gördüğü için haşyet eder.
Kur’an’ın esrarına vakıf olup ef’al, esma ve sıfat-ı İlahiyeyi Kur’an’dan çıkaran kişiye alim denir.
İlim, Kur’an’daki hakikati öğrenip öğretmektir. Esere bakıp ef’ali, esmayı ve sıfatı görüp Zat’a intikal etmektir. Kur’an’a bağlanmayan, ef’ale, esmaya, sıfata ve Zat’a ulaşmayan hiçbir şeye ilim denilmez. Kozmoğrafya, coğrafya ve sair fennî ilimleri ne kadar okusan da eğer Sani’i bulmazsan boşuna okumuşsundur. Okumak, mana-yı harfiyle olmalı, mana-yı ismiyle olmamalı. Fennî ilimleri mana-yı ismiyle okuyup, sahibine bağlamadığın taktirde ancak şirke girersin. Çünkü alemde sadece bir tane mülk sahibi vardır. Evvela malı, mal sahibine teslim et, sonra konuş. Mülkü Ellah’a teslim ettikten sonra her fenni, ilmi öğrenebilirsin. Mesela mühendislik, Mukaddir isminin tecellisidir. Mühendisliği okuyan adam eğer Mukaddir ismini görmüyorsa boşuna okumuştur. Tıp, Hakîm isminin tecellisidir. Tıbbı okuyan adam eğer Hakîm ismini görmüyorsa boşuna okumuştur. Demek okunan her ilim ef’ale, esmaya, sıfata ve Zat’a gitmelidir. Ders, birdir, iki değildir. Dersimiz, ef’al, esma, sıfat ve Zat’tır. Ne okursak okuyalım dersimiz sabittir, değişmez.
اکنون در دسترس! پژوهش تلگرام ۲۰۲۵ — مهمترین بینشهای سال 
