es
Feedback
Risale-i Nur Dersleri (Edessa)

Risale-i Nur Dersleri (Edessa)

Ir al canal en Telegram
4 684
Suscriptores
-124 horas
-97 días
-3230 días
Archivo de publicaciones
20250110 10.Söz Haşir Risalesi, 10. Hakikat 4. Ders - İstanbul 00:27 Mazi, hal veya müstakbele baksan bu dünyayı üç şekilde görürsün. Bu dünya ya menzildir, ya meydandır ya meşherdir. Bu menzil, bu meydan, bu meşher sabit değildir, su, toprak, hava, Güneş, Ay, yıldızlardan tut en küçük bir zerreye kadar her şey devamlı değişir; ama bu değişmelerde hikmet, inâyet, adâlet ve rahmet hükümfermadır. Hikmet, intizamı; adalet, ittizanı; kerem, inayeti; rahmet, vüs’ati ister. Madem Ellah var, madem mevcudatı hikmetine, adaletine, keremine ve rahmetine ayine yapmış, madem hikmeti, adaleti, keremi ve rahmeti bakidir, öyleyse hikmetine, adaletine, keremine ve rahmetine mazhar olan hiçbir mevcudu yok etmez. Ellah, mu’ti-yi kable’s-sual’dir, istemeden verendir. Molla Cüzeyrî bir beytinde şöyle diyor; Cenab-ı Hak bana dedi ki, “Ey Molla! Bugün talebesin. Haydi muradını Ben’den iste” Ben de dedim ki, “Ya Rab! Sen Kerîm’sin. İstemeye ne hacet.” 13:52 Dört maddi unsur olan su, toprak, hava ve Güneş inkâr edilemediği gibi, alemde hükümferma olan dört manevi unsur yani hikmet, inâyet, adâlet ve rahmet de inkâr edilemez. Bütün alemde hikmet, inâyet, adâlet ve rahmet bilmüşahede görülmektedir. Eğer o menzil, o meydan, o meşher fani olursa, daimî bir menzil, daimî bir meydan, daimî bir meşher ve mukim, mes’ud âhâlî bulunmazsa hikmet, inâyet, adâlet ve rahmet abes olur. Neuzu billah, haşa sümme haşa. Madem alemde maddi dört unsur olan su, toprak, hava ve Güneş vardır ve madem alemde manevi dört unsur olan hikmet, inâyet, adâlet ve rahmet bulunmaktadır, öyleyse haşir olacaktır, daimî bir menzil, daimî bir meydan, daimî bir meşher ve mukim, mes’ud âhâlî bulunacaktır. Yol ikidir. Ya alemdeki maddi ve manevi unsurları inkâr edeceksin. Veya maddi ve manevi unsurları ve onların muktezası olan haşri kabul edeceksin. Madem alemin cümlesinde hikmet, inâyet, adâlet ve rahmet hükümfermadır. Öyleyse hiçbir mevcud yok olmayacaktır. İnsanın terakkisi, acz-i mutlaktadır, fakr-ı mutlaktadır, şükr-ü mutlaktadır, şevk-i mutlaktadır. Herhangi birinde taviz versen terakki edemezsin. Bu dördü, bizi hikmet, inâyet, adâlet ve rahmete kavuşturur. Kusurunu bilmek gibi irfan olamaz. Menzil fani, meydan fani, meşher fani, gelen fani, giden fani. Geçmiş zaman fani, şimdiki zaman fani, gelecek zaman fani. Madem hikmet, inâyet, adâlet ve rahmet bakidir, öyleyse hikmet, inâyet, adâlet ve rahmetin mazharı olan menzil, meydan, meşher de baki olacak, o menzilin, o meydanın, o meşherin baki ahalisi bulunacaktır. İnek olsun sinek olsun, çiçek olsun ot olsun, bulut olsun yağmur olsun hiçbir şey yok olmaz. Vücuda gelen her şey ebedi kalacaktır. Madem buluttan yağmur inmiştir, merhamete mazhar olmuştur, öyleyse merhamete mazhar olan o bulut ve yağmur ebedi kalacaktır. Çünkü merhametin şe’ni ebedi bırakmaktır. Alemde yokluk yoktur. Var olan, yok olmaz. Yokluk, zulm-ü azimdir. Ellah, zulümden münezzehtir. Elini vicdanına koy! Bulutlara bak. Bulutlardan inen yağmura bak. Yağan yağmurla kışın ölmüş, kurumuş olan yerin ihya edilmesine bak. Gece-gündüzün dönmesine bak. Gece-gündüzün uzanıp kısalmasına bak. Her yerin zaman diliminin faklı olmasına, hiçbir yerin birbiriyle aynı olmamasına bak. Sonra dön, bütün kâinatın insana musahhar olup hizmet etmesine bak. Bütün geçmiş asırları nazara al, hepsinde aynı halin cereyan ettiğine bak. Eğer vicdan sahibiysen bütün bu vaziyetten hikmet, inâyet, adâlet ve rahmetin hükümferma olduğunu göreceksin. Madem bütün alem ve bütün mevcudatta manevi dört unsur olan hikmet, inâyet, adâlet ve rahmet hükümfermadır, öyleyse ne bulut, ne yağmur, ne gece, ne gündüz, ne kış, ne yaz, ne Güneş, ne Ay, ne yıldızlar ne sair mevcudatın hiçbirisi fani olmaz. Gece-gündüzün dönmesindeki hikmet, feveran ve deveran ise, ebedi bir aleme mahsulat yetiştirmek, tekâmül ederek ebedi aleme layık bir vaziyet almaktır. Yokluk yoktur. Kâinat, ebedi aleme gidiyor. Hiçbir şey yok olmuyor. Kâinat, Cennet ve Cehennem şeklinde tasaffi edecek, mevcudat ya Cennet’e ya Cehennem’e gidecektir.

20250110 10. Söz Haşir Risalesi, 10. Hakikat 3. Ders – İstanbul 00:52 “Dört haslet vardır ki, kimde bu hasletler bulunursa o kimse halis münafıktır. Kimde de bunlardan biri bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendisinde nifaktan bir haslet var demektir. O dört haslet şunlardır: Kendisine bir şey emanet edildiğinde ihanet eder. Konuşunca yalan söyler. Söz verince sözünde durmaz. Bir konuda taraf olduğunda haddi aşar, işi düşmanlığa dönüştürür.” (Buhari, Müslim.) Nifak, iki kısımdır: Birinci Kısım: Nifak-ı amelîdir. İkinci Kısım: Nifak-ı i’tikâdîdir. Amelî nifakın alâmetleri, mezkûr hadis-i şerifte de beyan edildiği üzere dörttür. Bu vasıflar, münafıkların en bariz vasıfları olduğu halde müminlerde de olabilir. Fakat bu vasıflar, müminlerin imanından kaynaklanmıyor; belki münafıklardan içimize girmiştir ve amelî nifakın alâmetleridir. İnsan, kalbinde iman varsa, bu vasıflar sebebiyle küfre girmez; münafık olmaz. Nifak-ı i’tikâdî ise, imanî cihette kalbinde nifak olandır. Bunların en büyük alametleri, hıda’, yani aldatmadır. Kalbinde nifak olanlar müminin yanına gidince “Ben de müminim” der. Kafirin yanına gidince “Ben de kafirim” der. Amel cihetinde nifaka girenler, mümin oldukları, Müslümanlarla beraber bulundukları halde dünya işlerinde arkadaşlarına hıyanet yaparlar. İ’tikad cihetinde nifaka girenler, kalben iman etmedikleri halde, dilleriyle iman ettiklerini söyler, Müslümanları aldatmaya çalışırlar. 18:42 İnsandaki kuvve-i hayal, bütün alemi içine alır, dünyayı, Cennet’i ve Cehennem’i seyreder, ama هَلْ مِنْ مَزٖيد “Daha yok mu?” der, bütün alemi yuttuğu halde doymaz. Kuvve-i hayal böyleyse harita-yı dimağiyeyi siz kıyas edin. Demek böyle bir mahiyet-i cami’iyede yaratılan insana, yalnız bir saç hükmünde olan bir ücret-i dünyeviye verilmesi muhaldir. İnsan sadece aklına bakacak olsa, akılda tecelli eden hikmet, adalet, inayet ve rahmetin ebedi bir alemi istediğini ve iktiza ettiğini anlar. Aksi taktirde insanın yaratılış neticesi abes olur, haşa necasetten ibaret kalır. İnsan, cifeyi taleb eden bir kelb mesabesine iner, ölümüyle kendisi de bir laşe hükmünü alır. Haşa ve kella. Hikmet, rahmet, inayet ve adaletin mazharı olan insan, hususan ondaki kuvve-i dimağiye ve akıl boşu boşuna yaratılmamıştır, çürütülmez, abesiyete dönmez. Bu dil, sadece maddi zevkler için yaratılmamıştır. Bu akıl, sadece maddeyi düşünmek için vücuda getirilmemiştir. Kuvve-i dimağiye ve aklı hikmet, inayet, adalet ve rahmetine mazhar etmiş ki, akıl hikmeti, kalb rahmet-i İlahiyeyi hissetsin ve hakeza. Şu beyin, bütün gücüyle hikmet, adalet, inayet ve rahmetin mazharıdır. Binler aza ve cevarihle teçhiz edilen, oturduğu yerden hayalen Arş’a çıkan, seyreden ve alemin hiçbir şeyiyle tatmin olmayan insanın yok edilmesi mümkün değildir. İnsan, sadece kuvve-i hayaliyeyi düşünse bile ahiretin var olduğunu anlar. Ahiretin varlığı için kuvve-i hayaliye kafidir. Madem hikmet, adalet, inayet ve rahmet şu insan üzerinde hususan kuvve-i dimağiyesi üzerinde tecelli eylemiş, o halde O Zat-ı Hakim, ne insanı ne de onun cihazat ve cevarihini yok etmez. Onlar için bir mahall-i saadet ihzar etmek, O Hakim Zat’ın şe’nindendir. 40:50 Vücudun zahiri dağılmasına ölüm diyoruz. Hakikatte ölüm yoktur. Ölüm, itibaridir, halden hale tebeddül etmektir. Daire-i kudretten, daire-i ilme geçiştir. Var olan, yok olmaz. Sadece halden hale, tavırdan tavra geçer.

20250107 10. Söz Haşir Risalesi, 10. Hakikat 2. Ders – İstanbul 02:46 Alemde hikmet, inâyet, adâlet, rahmet fiilleri hükümfermadır, insan ve alem üzerinde müşahede edilen esmanın tecellisi devam eder, ama mütecella durmaz. İnsan ve alem bir nehir üzerinde Güneş’in ışığını gösteren bir kabarcık gibi akar, gider. Ama Güneş yerindedir, tecellisi devam eder. Alemde en acaib mahluk, insandır. İnsan, bin ismin tecellisine mazhar en cami ayinedir. Alemdeki hikmet, inâyet, adâlet ve rahmet fiilleri hassaten insan için çalışmaktadır. Bütün alem, insana hizmet etmektedir. İnsan, muhatab-ı İlahidir. İnsan eğer mükellef olduğu mezkûr üç vazifeyi yapmazsa cezaya düçar olur. İnsanın mükellef olduğu üç ehemmiyetli vazifesi şunlardır; Birincisi: İnsan, dellal-ı saltanat-ı rububiyettir. İkincisi: İnsan, bir ubudiyet-i külliyeye mazhardır. Üçüncüsü: İnsan, şu aleme bir ustabaşıdır. Sanat, ziraat ve ticaretle mükelleftir. Mezkûr vazifeleri yerine getirmeyen, yeme-içmesini, oturup-kalkmasını ve sair ahvalini esma-yı hüsna dairesinde hikmetle yapmayan, şeriat ölçüsüne riayet etmeyen, eserden fiile, fiilden esmaya, esmadan sıfata, sıfattan Zat’a intikal etmeyen, kuvve-i zaikasını nefis hesabına çalıştıran insan, o vakit midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, pislikleri içeri sokar, çıkarır. Tavla; hayvanların ahırına, yani necaset yerine verilen isimdir. Bu taktirde -haşa- bütün kâinatın çalışmasının neticesi, insanın necasetine hizmet olur. Netice-i hilkat-i alem, necasete dönmüş olur. Bu ise, mümkün değildir. İnsan, mezkûr vazifeleri yapmayıp, necasetine hizmet ederse, Cehennem’e atılır. Çünkü necasetin yeri, Cehennem’dir. Bu hakikatleri anlamak için nefsi gırtlaktan kesmek yani az yemek lazımdır. Yoksa okudukların akılda yerleşmez. Beş dakika akılda kalır, sonra gider. Derse tıka-basa gelmeyin. Midenizi biraz boş bırakın ki hikmet çalışsın. 18:23 İçkiye veya bir kadına mübtela olan adam, o cazibeyi nefsine kullandığı için hayat boyunca kurtulamaz. Halbuki Ellah, canımızı, malımızı, nefsimizi Cennet mukabilinde bizden satın almış, her aza ne için verilmişse o yolda sarf edilmesini, meşru dairede hareket edilmesini istemiştir. Bu hakikat, Tevbe Suresinde şöyle ifade edilmektedir; اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّة Şübhe yok ki Ellâh (cc), Cennet mukabilinde mü’minlerden canlarını ve mallarını satın almıştır.” (Tevbe, 9:111) Malımızı, evladımızı Kur’an’ın evamirine göre sarf edip kullansak amel-i salih olur, kurtuluruz. Seni bu sanata mazhar eden Zat’ı tanımaz, ders dinlemez, dellallık vazifesini yapmaz, ilanatta bulunmaz, namaz kılmaz, oruç tutmaz, hayvan gibi yer-içer, mide tavlasına kapıcı derekesine düşersen netice-i hilkatini necasete çevirmiş olursun. Madem bütün tecelliyatı necasete çevirdin, Cehennem’e git, safi ol. Çünkü Ellah’ı nasıl tanırsan, seninle öyle muamele eder. Hadis-i şerifte الدُّنْيَا جِيفَةٌ وَطُلابُهَا كِلابٌ “Dünya bir cîfedir, onun talipleri ise köpeklerdir.” (Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, c. 1, s. 492.) buyruluyor. Dünya murdardır; esmayı görmeyen, dünyanın cazibesine kapılan, onu arayan ve ona şakirdlik eden ise kilabdır. Dünya cazibesinden kurtulmak istiyorsan hikmet, adalet, inayet ve rahmeti bul. Tabir-i diğerle Güneş’i, Ay’ı ve sair mevcudatı Küre-i Arz’a hizmetçi eden cazibedarı bul, kurtul. Dünyanın cezbesine kapılsan, o laşeye talib olsan helak olursun.

20250107 10. Söz Haşir Risalesi, 10. Hakikat 1. Ders – İstanbul 12:43 Esbab-ı semaviye esbab-ı arziyeyle birleşir, mahlukat vücuda gelir. Küre-i Arz’da yani dünyada bir cazibe, bir çekme gücü vardır. İnsan, o cazibenin zahirine bakar, o çekme gücüne aldanmakla küfre girer. Kurtulmak için o cazibenin sebebini ve o cazibenin sahibini bulmak lazım. İşte hikmet, inâyet, adâlet, rahmet sahibi bir Zat’ı bulanlar kurtulur. Dünyaya mana-yı ismiyle bakanlar helak olur, gider. Koca Güneş’i ve Ay’ı kendine çeken Küre-i Arz seni çekmez mi? Toprağıyla çeker, ekmeğiyle çeker, tatlısıyla çeker, türlü şehvetleriyle çeker. Arş’ı, Levh-i Mahv ve İsbat’ı seyreden büyük bir alim olsan da Küre-i Arz’ın cazibesinden kendini kurtaramadığın taktirde felaha eremezsin. Arş’ı seyreden birçokları şehvet-i ferciyesine mağlub olmakla helak olmuşlar. Kurtuluş için o cazibenin aslını, o cazibenin geldiği esmayı bilmek lazımdır. Ekmeğin seni çekmesi, rezzakiyet kanunundan gelir. Annenin çocuğuna hizmetçi olması, memeyi ağzına koyması rahmet kanunundan gelir. Çocuğa bakan anne değildir. Anne, o çocuğa hizmetçi ettirilmiştir. Ağaçtaki meyveler apaçık bir surette keremi gösterir. Zehirli bir arıdan şifalı balın bizlere yedirilmesi rezzakiyeti ve inayeti gösterir. Demek dünyaya mana-yı harfiyle bakan, Kur’an’ın hakikatlerini dinleyen, hikmet, inâyet, adâlet ve rahmet sahibi bir Zat’ı bulanlar kurtulur. Çünkü çeken ve çekilen rahmet-i İlahiyedir. Bu çekmek ve çekilmek insan içindir. Çünkü insan, bin bir ism-i İlahinin ayinesidir, Cennet’e namzed bir mahluktur. 32:42 Cehennem, ceza-i amel; Cennet, mahza lütufdur. Ellâh, insanları Cehennem’e götürmek için dünyayı yaratmamıştır. Ellâh, insanları Cennet’e götürmek üzere bu dünyayı yaratmıştır. Amel etmeyen asilerin Cehennem’e gitmesi ise ıztırar neticesinde dolayısıyladır.Cennet’e giden insan, hem alem-i mülkten istifade eder, yer, içer, evlenir hem alem-i melekuttan istifade eder, ef’al, esma ve sıfat-ı İlahinin tecelliyatını seyretmekle beraber Ellah’ı da görür. Mülk alemi, Cennet’teki lezaiz-i bedeniyedir. Melekut alemi, orada tecelliyat-ı ef’ali, tecelliyat-ı esmayı, tecelliyat-ı sıfatı ve tecelliyat-ı Zat’ı seyretmektir. Cennet sadece maneviyat yeri değildir. Cennet’te alem-i mülk ve alem-i melekut beraber bulunur. Melekut, batın alemi yani ef’al, esma ve sıfat dairesini bildirir. Ellah’ın ef’ali, esması, sıfatı ve Zat’ı nurdur. Ellah’ın Zat’ının tecellisi görülür, ama mahiyeti bilinmez. Hiçbir insan, hiçbir peygamber, hiçbir melek Zat-ı İlahiyenin mahiyetini bilemez, göremez. Nur ayeti bu hakikati ifade etmektedir. Bu kâinat ya misafirhanedir ya meydandır ya meşherdir. Bu misafirhanede, bu meydanda, bu meşherde Hakîm bir Zat’ın hikmeti, Kerim bir Zat’ın inayeti, Âdil bir Zat’ın adaleti, Rahîm bir Zat’ın merhameti bilmüşahede görülmektedir. Ama adalet burada tam icra olunmuyor. Bazen zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalarak buradan göçüp gidiyorlar. Demek ki, bir mahkeme-i kübrâ var, bir madele-i ulyâ’ya havâle ediliyor. Eski akvama inen celalli el, bir celal mahallinin yani Cehennem’in var olduğunu isbat etmektedir. Öyleyse bu merhamet arkasında bir celalli el vardır. Eğer şu dünyanın arkasında ebedî bir saadet ve o saadetten istifade edecek ebedî sakinler ve diğer mahlûklar olmazsa; o zaman bu memlekette görülen, hikmet, inâyet, adâlet ve merhamet gadre döner, yapılan bütün bu faaliyetler ve icraatlar abes olur. Hâşâ sümme hâşâ!

20250107 10. Söz Haşir Risalesi, 11. Suret – İstanbul Bu dünya ya menzildir, ya meydandır ya meşherdir. Bu menzil, bu meydan, bu meşher sabit değildir, devamlı değişir; ama bu değişmelerde hikmet, inâyet, adâlet ve rahmet hükümfermadır. Bu menzilde, bu meydanda, bu meşherde her şey kânun dairesinde intizamlı yapılmış, her şey sanatlı olarak vücûda getirilmiş, her şeyde fayda ve maslahatı gözetilmiştir. Bu menzilde, bu meydanda, bu meşherde her yerde bir inayet ve kerem vardır. Zira, her bir mevcûd, neye muhtaç ise, daha istemeden bütün ihtiyaçları yerine getiriliyor. Bu menzilde, bu meydanda, bu meşherde yüce bir adaletin işaretleri vardır. Her şey ölçülü yaratılmakla beraber her hak sahibine hakkı verilmektedir. İnsanın ef’alindeki zulümler müstesnadır. Ef’al-i insaniyeden neş’et eden zulümlerin tecziyesi bir başka alemde olacak, herkesin hakkı verilecektir. Bu menzil, bu meydan, bu meşher sabit olmaması haşri isbat ettiği gibi, insanlar arasında adaletin olmaması da haşrin vücudunu isbat eder. Burada müşahede edilen yüce adaletin daha a’lası orada yapılacak, teklifi adalete riayet etmeyenler cezaya çarpılacaktır. Bu menzilde, bu meydanda, bu meşherde her nereye baksak bir rahmet ve merhametin eseri görülmektedir. Nitekim her mevcûd, kemâl-i şefkatle beslenmekte, kendilerine münasib rızıkları gönderilmekte, hayvani ve insani validelerin şefkat ve merhametle yavrularını çok mükemmel bir surette besleyip büyüttükleri müşâhede edilmektedir. Bütün mevcudatta maddi dört unsur hükümferma olduğu gibi; dört manevi unsur denilen “hikmet, inâyet, adâlet, rahmet” hakikatleri de hükümfermadır. İnsanın ef’alindeki zulümler müstesnadır. Ef’al-i insaniyeden neş’et eden zulümlerin tecziyesi bir başka alemde olacak, herkesin hakkı verilecektir. Demek, bu memleketi yaratan Zâtın vâsi‘ merhameti, âlî adâleti, zâhir inâyeti ve bâhir hikmeti gösteriyor ki; bu memleketin arkasında sâbit ve dâimî olan bir memleket daha vardır. Bütün mevcudat, bahusus insanlar oraya sevk edilmektedir. Muti‘ler için saraylar, asiler için zindanlar hazırlanmıştır. Kainattaki her şey birer eserdir. Her eser ya in’amdır ya sanattır. Her eser üzerinde hikmet, inâyet, adâlet, rahmet görülmektedir. Madem bütün kâinatta hikmet, inâyet, adâlet, rahmet müşahede edilmektedir, elbette hikmet, inâyet, adâlet, rahmet sahibi Hakîm, Kerim, Âdil, Rahîm bir Zat vardır. Kainattaki her bir eser üzerinde hikmet, inâyet, adâlet, rahmetini gösteren o Hakîm, Kerim, Âdil, Rahîm Zat elbette haşri getirecektir. Risale-i Nur’un dersi dört kelimeden ibarettir. Eserden fiile, fiilden isme, isimden sıfata, sıfattan Zat-ı Akdes-i İlahiyeye intikal etmektir. Öyleyse Kur’an hem bir kitab-ı hikmet hem bir kitab-ı adalet hem bir kitab-ı kerem hem bir kitab-ı rahmettir. Bu dersler Kur’an’ın tatbik edilmesi için yazılmıştır. Şahıslar kendi hayatlarında, devletler kendi icraatında Kur’an’ı esas almalıdırlar. “(Ey ins u cin cemaati!) Gönderdiğim Kur’an’a iman edin. Kur'ân’ın ahkâmını ilmen, amelen, edeben kabul edip, icrasına çalışın. (Eğer siz,) Kur'ân’ın ahkâmını ilmen, amelen, edeben kabul edip, icrasına çalışmıyorsanız, (semavat ve arz’ın etrafından çıkıp gitmeye kadirseniz, çıkın gidin. Halbuki siz çıkmaya kadir olamazsınız. İllâ bir kuvvet ve kudretle çıkabilirsiniz ki; o kudret de sizde yoktur. Haliniz böyleyken Rabb'inizin nimetlerinden hangisini tekzib edersiniz?) Madem çıkmaya kadir olamazsınız, öyleyse Kur'ân’ın ahkâmını ilmen, amelen, edeben kabul edip, icrasına çalışmak zorundasınız. Aksi taktirde (Ey ins u cin! Sizin üzerinize dumanla karışmış ateşin alevi gönderilir.) Semavi taşlarla recmedilirsiniz. (Şu hâlde o ateşten kurtulmak için siz hiçbir kimseden yardım göremezsiniz ve birbirinize yardım edemezsiniz.) Semavi taşlarla sizleri recmederim, sizlere diz çöktürürüm, Kur’an’ı sizlere zorla kabul ettiririm.” (Rahman, 33-35) Adab ve seğairle uğraşmak yüzünden Kur’an hakikatinin kapısı kapandı. Çok zor bir asırda yaşıyoruz. Bu asırda ancak iman cihetinde müstakim olabiliriz. Amelde müstakim olmak mümkün değil.

20250103 10. Söz Haşir Risalesi, 9. Hakikat 4. Ders – İstanbul İnsan, netice-i alemdir. Alem, ubudiyet-i insaniye ile ayakta durmaktadır. Bütün alem, insana hizmet ediyor. İnsan ve alem ebedi aleme gidecek ya Cennet veya Cehennem’de karar kılacaktır. Nitekim alemin çark u deveranı ebedi bir alemi ister. Ellah, va’dini yerine getirmezse tezellül olur, şanına, celaline yakışmaz. Zira hulfu’l-va’d, ya aczden veya cehlden kaynaklanır. Ellah, hiçbir şeyi yapmaya mecbur değildir. Dilerse bütün Cehennemlikleri, Cennet’e koyar; bütün Cennetlikleri, Cehennem’e atar. Ellah, adeti olduğu üzere va’dini yerine getiriyor. Yoksa hiçbir şey Ellah’a vacib değildir. Dünya, Cennet ve Cehenneme mahsulat yetiştiren bir tarla, bir fidanlık bahçedir. Cenab-ı Hak dünya denilen bu mezraada her şeyi ekmiş, haşir meydanında hepsini harman eder, Cennetlikleri Cennete, Cehennemlikleri de Cehenneme ayırır. Kâfir dört büyük cinayet işler. Birinci cinayet: Kâinatın hukukuna tecavüz eder. İkinci cinayet: Esma-i İlahiyeyi inkâr ile tezyif eder. Üçüncü cinayet: Mevcudatın vahdaniyet-i İlahiyeye dair şehadetlerini reddeder. Dördüncü cinayet: Umum mahlukatın ve bütün esma-i İlahiyenin hukukuna birden tecavüz etmekle zulm-ü azim işler. Kafirin zulm-ü azîm işlemesi, umum mahlukatın ve bütün esma-i İlahiyenin hukukuna birden tecavüz ettiği içindir. Her birini ayrı inkâr etmesi, zulümdür. Ama hepsini birden inkâr etmesi, zulm-ü azimdir. Kafirler, bu büyük cinayetleri irtikab ettiklerinden dolayı hayra ve Cennete girmeye kabiliyetleri kalmaz. İşte bu sebebden dolayı Ellah’ın kafir hakkındaki hulfu’l-vaidi mümkün değildir.

20250103 10. Söz Haşir Risalesi, 9 Hakikat 3. Ders – İstanbul Dünya bir cihette bir kitabdır, bir cihette bir misafirhanedir, bir cihette bir manevra meydanıdır, ordudur, bir cihette bir teşhirgahtır. Levh-i Mahfuz, İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin’den müteşekkildir. Mevcudat, ilmi programını İmam-ı Mübin’den, fizikî şekillerini Kitab-ı Mübin’den almaktadır. Cenab-ı Hak, İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin’deki akisleri İsrafil (as)’ın sur’una düşürmek suretiyle zamana bağlı olarak mevcudatı yaratır. Zaman, inkılab yeridir. Levh-i Mahv ve İsbat, Levh-i Mahfûz’un aksi ve gölgesi hükmünde olan ve devamlı değişen bir defterdir, zamanın hakîkatidir. Zerrenin maddesinin dış hareketinin levnine, zaman ve zamanın dış yüzü denir. İsrafil (as)’ın sur’u, herkesin yanındadır, bütün alemi içine almıştır. Levh-i Mahfuz, İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin’in merkezidir. Levh-i Mahfuz, Arş’da olmakla beraber herkesin yanındadır, her yerdedir. Nur olduğu için herşeyi kaplamıştır. Arş’ın merkezi de yukarıdadır, ama Arş da nurdur, her yeri kaplamıştır. Emirlerin bin senede veya elli bin senede inip çıkması bizim anlayışımıza göredir. Ellah, bizim fehmimize göre konuşmuş. Arş-ı Azam, Levh-i Mahfuz, İmam-ı Mübin, Kitab-ı Mübin, Levh-i Mahv ve İsbat ve İsrafil (as)’ın Sur’u Ellah’ın Nur ismine ayine oldukları için zaman, mekân, keyfiyet tayini ve kaydı olamaz. Hiçbiri, bir diğerine mâni değildir. Aşağı, yukarı gibi düşünceler yanlıştır. Ellah’ın bütün ef’al, esma ve sıfatının tecelliyatı la zamanidir, la mekanidir, la keyfidir. Mahlukat ise, zamanidir, mekanidir. خَلَقَ اللّٰه “Ellah, yarattı” diyoruz, peki Ellah, şimdi mi Hâlık’tır yoksa gelecekte mi Hâlık’tır? Ulema-yı İslam bu esmanın izahında çok sıkıntıya girmişler. Maturidi, ezelden Hâlık’tır diyor. Eş’ari, bilfiil taalluktan sonra Hâlık’tır, diyor. Hâlbuki ezelden Hâlık olduğunu kabul etsek bile yine zaman mefhumunu ifade eder, maziyi bildirir. Çünkü ezel, geçmişi ifade eder. Bu izahlar hep batıldır. Öyleyse Halık, halıkiyetten müştaktır. Halık, ism-i faildir, zamanı ifade eder. Ama halıkiyet, zamansızdır. Ellah’ın halıkiyeti la zamanidir, la mekanidir, la keyfidir. Ellah’ın halıkiyetinde ezel, ebed gibi zamanı ifade eden manalar düşünülmez. Ezel, ebed beşere göredir. Ellah’a göre ezel, ebed yoktur. Vahyin inzalinde zaman var mıdır? Hz. Musa’ya Tevrat indirildi. Sonra Hz. İsa’ya İncil inzal edildi. Sonra Muhammed-i Arabî (asm)’a Kur’an indirildi. İnzali zaman mefhumuna bağlı mı düşüneceğiz? Elbette hayır. Hadesler zamanla bağlıdır; ama munziliyyet zamanla mukayyed değildir. Ellah hakkında “duhûl, hurûc, ittisal ve infisal” muhaldir. Hem Ellahu Teâla, “zamandan, mekândan, maddeden, cihetten” münezzehtir. Ef’al, esma ve sıfatıyla lâ zamanî, lâ mekânî, lâ keyfî bir sûrette tecellî eder. Ellahu Teâla’nın Zat’ı düşünülmez. O Zat-ı Akdes, ancak âsârıyla ve o âsâr üzerinde müşahede edilen ef’al, esma ve sıfatıyla bilinir ve tanınır. Bu mevcudat yazılmış bir kitaptır, Levh-i Mahfuz, sanki eline kalemi almış, alemin ilk yaratılışından şimdiye kadar gelip geçen bütün mevcudatı bir kitap gibi yazmış. İnsanı da o kitabı okumak için yaratmış. Kâinat, bir kitaptır yani bir eserdir. Manası ef’al, esma, sıfat ve Zat’tır. Cenab-ı Hak, öyle bir katiptir ki, her bahar mevsiminde üç yüz bin çeşit mahlukatı birden kâinat kitabında yazıyor. Güz mevsimi geldiğinde ise birden siliyor. İkinci baharda tekrar yazıyor. İnsan da yazılmış bir kitaptır. İsrafil (as)’ın borusundan gelen sesle anne karnında yazılan, vücuda gelen insan, Azrail (as)’ın “İstirahat edin!” emriyle silinir, dağılır, İsrafil (as)’ın borusuna geçer. İsrafil (as)’ın borusundan gelen ikinci bir sesle tekrar toplanır, yazılır, huzur-u İlahiye gelir. Levh-i Mahfuz’dan Levh-i Mahv ve İsbat’a gelen emirle insan ve mevcudat yazılır. O yazılma emrinin gelmesi, mevcudatın yazılması, o tatbikatın İsrafil (as)’ın borusuna gitmesi, Levh-i Mahfuz’da kaydolması aynı anda olur. Demek İsrafil (as)’ın bir sayhasıyla yazılıp Azrail (as)’ın “İstirahat edin” emriyle İsrafil (as)’ın borusuna geçen mevcudat, ikinci bir sayhayla tekrar yazılıyor.

20250103 10. Söz Haşir Risalesi, 9 Hakikat 2. Ders – İstanbul 09:21 Her asırda, her senede ve her günde haşr-i ekberin numuneleri görülür, bir alem gelir, bir alem gider. Her gündeki gece ve gündüze bakalım. Her günün gecesi, Cehennem; gündüzü, Cennet gibidir. Her gecede Cehennem’in binlerce numunesi gelir, yaşar. Her gündüzde Cennet’in binlerce numunesi gelir, yaşar. Gündüzde işlenen günahlar, numune-i Cennet olan gündüzü, Cehennem’e çevirdiği gibi, gecede yaptığımız dersler ve benzeri hayırlar ise, numune-i Cehennem olan geceyi, Cennet’e çevirir. Geceyi, gündüze; gündüzü, geceye çeviren; geceyi, içindeki mevcudatıyla getirip, götüren; gündüzü, içindeki mevcudatıyla getirip götüren bir Ellah’ın, “Kıyameti getireceğim, haşri yapacağım, sizleri ihya edip muhasabeye tabi tutacağım” olan va’dini kabul etmemek, O’nun kudretine muaraza etmek olabilir mi? Haşa. Çünkü her gece ve gündüzde haşir ve neşrin binler numuneleri gözümüz önünde meydana gelmektedir. 19:57 İnsan, haşrin numunelerini kendinde seyredebilir. Nitekim her yatmak, bir ölüm; her kalkmak bir ihyadır. Her günde haşrin binler numunelerini bizlere gösteren Ellah, mahşer-i kübrada bizleri diriltmeye kadirdir ve yapacaktır. 24:50 İbn-i Sina gibi ayniyetle diriltilmeyi aklına sığıştıramayanlar maddenin ezeliyetini iddia edip haşrin inkarına saplanmışlar. Kadir-i külli şey, ölen zerreyi aynen iade etmeye kudret sahibidir. Vefat ettiğimiz zaman zerrat-ı vücudumuzun hepsi aynen iade edilecektir. İlm-i İlahide kaybolan bir şey yoktur ki aynen iade olmasın. Ellah, kıyametten sonra tamamen fenaya, yani daire-i kudretten daire-i ilme geçen nev-i beşerin zat, sûret, sıfat ve zerratını ikinci kez yeniden aynıyla yaratıp beden-i insanı teşekkül ettirmeye kâdirdir. Cennette vücûd-u insanî, sabit olur. Çünkü orada esbâb-ı inkırâz yoktur. Bu ise iki ihtimalle olur. Ya diyeceğiz ki; zerrât sabittir; ya da gelir-gider, devamlı birbirini karşılar; denge bozulmuyor. Ateş, ehl-i Cehennem’in derilerini, etlerini yiyince, o derileri ve etleri tekrar tekrar iade edilir, Cehennem ateşi yine onları yakar durur. Ellah’a göre zorluk yoktur. Ellah, dağılan zerratı cismiyle, resmiyle, aynıyla iade eder. Zerrat-ı bedeniyenin aynıyla iade edilmesini akıldan uzak görmek kudret-i İlahiyeyle muaraza edip kendimize kıyaslamaktır. كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ ayetinin ifadesine göre zelzele-i kübrada acbu’z-zeneb dahi baki kalmaz. İnsan vücudunda en son çürüyecek yer, acbu’z-zeneb’dir. Kıyamette her şey hebaen mensura olur. Baki-i Zülcelal’den başka hiçbir mevcud vücudda kalmaz. Bütün mevcudat, kâinat yaratılmadan evvelki gibi ilm-i İlahiye geçip orada mahfuz kalır. Yani ademe gitmez, yok olmaz, daire-i kudretten daire-i ilme geçer. Cenab-ı Hak, haşir sabahında kuyruk sokumu denilen aczbu’-zenebi bir çekirdek gibi yapar, beden-i insaniyi, ecza-i esasiyye denilen acbu’z-zeneb üzerine inşa edip tekrar hayata mazhar eder. 31:58 Rahmet, fiildir. Rahmet fiilinin yeryüzündeki eserlerine bak. Rahmete yağmur denilmesi, mecazdır. Buradaki rahmetten murad, sadece yağmur değildir, belki Rahman isminden gelen bütün rahmetlerdir. Rahman ismi, rızka bakar. Rahim ismi, def’-i beliyyata bakar. O Rahman’dır. Rızka muhtaç olan bütün mahlukatın dünyadaki rızkını yerine getirir; mümin kullarına ahirette Cennet’i verir. O Rahim’dir. Bütün dünyevi bela ve musibetlerden emin eder; mümin kullarını ahirette Cehennem’in bütün meratibinden muhafaza kılar. Kur'ân, فَانْظُرْ اِلَى آثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ “Ellâh'ın rahmet eserlerine bak” ifadesiyle eser üzerindeki rahmet fiilini görmeyi emreder. Eser üzerindeki rahmet fiilini gördükten sonra ihyaya bak! كَيْفَ يُحْـيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا (yeryüzünü ölümünden sonra nasıl ihya edip diriltiyor!)” Arz’ın ihya edildiğini gördükten sonra, bütün ölülerin diriltilmesini gör! اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْـيِ الْمَوْتٰى “(İşte Arz’ı öldükten sonra böyle ihya eden, ölüleri de böylece diriltendir.)” Bütün ölülerin diriltilmesini gördükten sonra, bütün sıfat-ı İlahiyeye intikal et! وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدٖير “(O, her şeye hakkıyla kâdirdir.)”

20241231 10. Söz Haşir Risalesi, 9 Hakikat 1. Ders – İstanbul 00:29 Bahar mevsiminin bidayetinden yazın intihasına kadar binlerce nebatat ve hayvanat canlanır. Güzün bidayetinden kışın intihasına kadar ise mevcudat vefat eder. Mevcudat üzerinde görülen bütün bu ihya ve imate fiilleri, Muhyi ve Mümit isimlerini gösterir. İhya ve imatenin merkezi ve neticesi ise Hayy ve Kayyum’dur. Sarf-Nahve göre ihya ve imatenin ana temeli Muhyi ve Mümit isimleridir. Üstad (ra), Hayy ve Kayyum isimlerini evvel zikretmekle dikkatleri çekiyor, Muhyi ve Mümit’in ana temelinin Hayy ve Kayyum olduğunu ifade ediyor. Kâinattaki her bir eser üzerinde ihya ve imate fiilleri görülüyor. Bu fiiller birer kapı gibi olup arkalarında Muhyi ve Mümit isimlerini gösterir. Muhyi ve Mümit isimleri ise, Hayy ve Kayyum isimlerini gösterir. Bütün sıfât-ı selbiyenin mercii, Kayyum ismidir. Bütün sıfât-ı subûtiyenin mercii, Hayy ismidir. Zat-ı Vacibu’l-Vücud’u Hayy u Kayyum isimleriyle zikredebiliriz. Hayy ve Kayyum isimleri ism-i azam sayılmış. Bütün ef’al, esma ve sıfatın mercii, Hayy u Kayyum’dur. Hayy u Kayyum, Ellah’ın ism-i azamıdır. Hayyu’l-Kayyum ifadesi, Bakara Suresi’nin 255. ayeti olan Ayete’l-Kürsi’de, Âl-i İmran Suresi’nin 2. ayetinde ve Taha Suresi’nin 111. ayetinde geçmektedir. Kayyum ne demektir? Vücub-u Vücud, maddeden mücerred, mekândan münezzeh, Vahid-i Ehad demektir. Hayy ne demektir? İlim, irâde, kudret, kelâm, sem’, basar ve hayat sahibi demektir. 19:44 Kadîr-i Rahîm ve Alîm-i Hakîm’in haşri getirmesinin altı delili şöyledir: Birinci Delil; Her bahar mevsiminde ölmüş, kurumuş koca Küre-i Arz’ı birdenbire diriltmesi, ihya etmesidir. İkinci Delil; O ihya içinde her biri beşer haşri gibi acib üç yüz bin çeşit mahlukatı birden haşredip neşretmekle kudretini göstermesidir. Üçüncü Delil; Her bahar mevsiminde haşr ve neşr olan o üç yüz bin nebatat ve hayvanat taifeleri nihayet derecede karışık ve ihtilat içinde iken nihayet derecede imtiyaz ve tefrik ile birbirlerinden ayırıp ihata-yı ilmiyesini göstermesidir. Dördüncü Delil; Bütün semavi fermanlarıyla nev-i beşerin haşrini va’dedip, ibadının enzarını o va’dettiği saadet-i ebediyeye çevirmesidir. Beşinci Delil; Bütün mevcudatı bir kumandanın askerleri, bir amirin memurları gibi beraber çalıştırıp, birbirine yardımcı ve musahhar etmesiyle azamet-i rububiyetini göstermesidir. Altıncı Delil; İnsanı, bütün kâinatın en câmi', en nazik, en nazenin, en nazdar, en niyazdar bir meyvesi yaratıp, kâinat namına kendine muhatab ittihaz etmesidir. Demek ihya ve imate, kudret ve ilme dayanır. Kudreti ve ilmi olmayan kıyameti getiremez, haşri yapamaz, beşeri ihya edemez, mahkeme-i kübrayı açamaz, Cennet ve Cehennem'i yaratamaz. Ancak nihayetsiz kudret ve ilim sahibi olan ihya ve imate edebilir. Kudret ve ilim sıfatları, Hayy ve Kayyum isimlerine dayanır. Hayy ve Kayyum ise, insanı doğrudan doğruya Zat-ı Akdes’e götürür.

20241231 10. Söz Haşir Risalesi, 9. ve 10. Suret – İstanbul 12:20 Her bir günah, her bir kötü tasavvur, şeytanın elindeki birer bomba gibi olur, kalbdeki rahmani lümmeye vurur. Kur’an ve sünnete ittiba edildiği taktirde her bir amel, meleğin elindeki birer bomba gibi olur şeytani lümmeye vurur. Demek kalb üzerinde devamlı harb vardır. Hangisi tam girerse, diğeri uzaklaşır. Şeytan, galebe ettiği veya lümme-i rahmaniye fazla çalışmadığı zaman, ne kadar imani hakikat okusan da sendeki lümme-i rahmaniye, o dersi tam anlamaz, ancak hissiyat nev’inden dersini alır. Günah işlendiği için, o dersler kalbin merkezinde tam yerleşmiyor. Düşünüyor, ama tam anlamıyor. 22:13 Nevrûz, “yeni gün” demektir. Nevruz, tarihî bir vakadır, yani günlerin değişme tarihidir. Gece ile gündüzün tam denkleştiği, baharın başladığı 21 Mart gününe Nevruz demişler. Cahiliye devrinde umûmen bu bayramlar kutlanıyordu. Nevrûz-i Sultanî, bütün günlerin sultanı, paşası demektir. Resûl-i Ekrem (asm), Medine’ye gelince Nevrûz ile Mehricân’ı kaldırmış, yasaklamıştır. Nevrûz, baharda kutlanılan bayramdır. Mehricân, güz mevsiminde kutlanan bayramdır. Üstad (ra), burada Nevrûz’un meşru olduğunu söylemiyor. Halkın diliyle konuşuyor, “Nevrûz-u sultânî” ifadesini misal olarak kullanıyor, “Gelin, bahardaki ihyayı görün” diyor. Bazı Sözlerde geçen “Piyango bileti” ifadesi de bu meyanda temsil olarak kullanılmış, akabinde hakikat gösterilmiştir. Hakikate döndürülen temsillerin getirilmesinde zarar yoktur. Hakikate vasıl eden misallerin mahiyetine bakılmaz. O misalin dürbünüyle hakikate bakılır. Nevrûz-u sultânî, bahardır. Bahar mevsiminden güz mevsimine kadar nebatat ve hayvanat canlanır. Güz ve kış mevsimlerinde ise mevcudat vefat eder. Bütün bu ihya ve imateler göz önünde cereyan etmektedir. Her bahar mevsiminde binlerce mevcudat gelir. Güz mevsimi gelince vefat eder, gider. Madem her baharda ve her kışta ihya ve imateyi görüyoruz, öyleyse haşir haktır. Baharda canlanan mevcudat güz mevsiminde vefat eder. İkinci baharda tekrar hayat sahasına çıkar. Her baharda, geçmiş bahardaki ağaç ve otların kısmen aynen ve her baharda, geçmiş bahardaki yaprak ve meyvelerin kısmen mislen iade edilmesi haşrin hak olduğunu göstermektedir. 48:51 Ahirette sadece ehl-i iman arasında şefaat olur. İmanı kaybedenlere şefaat edilmez, onların Cehennem’e gitmelerinden dolayı üzüntü olmaz. Ellâh rızası için ders-i Kur’anîye gelen mü’minlere meleklerin dua edeceği, onların mağfiret edilmelerini, Cehennem’den kurtulup Cennet’e girmelerini Ellah’dan isteyecekleri, onların babalarından ve eşlerinden ve zürriyetlerinden iman sahibi olanlara da dua edileceği Mü’min Sûresinde bildirilmektedir. Ayette geçen وَمَنْ صَلَحَ مِنْ اٰبَٓائِهِمْ وَاَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْۜ kelimesi, bunu ifade etmektedir. Nasıl ki; sinemada gösterilecek bir film için büyük bir masârifle evvelâ levhalar tesbît edilir, sahneler hazırlanır, daha sonra levhalar kaydedilip o sahneler dağıtılır. Yeni yeni sahneler teşkîl ettirilir. Böylece o kaydedilen levhalardan bir film oluşturulup sinemada seyircilere gösterilir. Aynen öyle de; her gün, belki her saat zarfında binlerce mahlûkat, pek çok masârifle vücûda geliyor. Daha sonra onlar, dağıtılıp yerlerine yenileri getiriliyor. Bu toplayıp dağıtmakta elbette bir gâye ve maksad vardır. Bu masârif, boşu boşuna yapılmıyor. Demek teşkîl olunan bu levhalar, ebedî bir Cennet’te mukîm seyircilere gösterilmek içindir. Buradaki tebeddülât ve tegayyürât, doldurup boşaltmak, suret almak ve muhâfaza etmek içindir. O muhâfaza da bir muhakeme ve bir meşher-i a‘zamda teşhîr ve ebedî saadet yurdu olan Cennet’te seyir içindir. Hayr olsun şer olsun bütün amellerimiz kaydedilir. Bir mahkeme-i kübrada gösterilir. Hiç kendimizi kandırmayalım. İnsanlardan saklayabilirsin, ama Ellah’dan saklayamazsın.

20241231 10. Söz Haşir Risalesi, 8. Suret ile 8. Hakikat – İstanbul 00:00 Resûl-i Ekrem (asm) def’-i bela için her ay bir kurban keserdi. Receb, ayı geldiğinde ise iki tane keserdi. Araplarda, Recebiye diye bir adet vardı. Receb ayı geldiği zaman korkar, beladan korunmak için kurban keserlerdi. Kurban, belayı def etmez. Kurban, Ellah için kesilir. Resûl-i Ekrem (asm), Ellah için kurban keser, belaların def’ini Ellah’dan beklerdi. Cenab-ı Hakkın takdiriyle bela def olurdu. 08:01 Dünya, ebedi bir alemin numunesidir. Bir gün gelir, Cennet ve Cehennem şeklinde tasaffi eder, Cennet ve Cehennem’e gidip karar kılar. Vakta ki meclis-i imtihan kapanır. Kâfirler, müşrikler, münafıklar, asiler, geceler, karanlıklar, pis kokular, ateşler, soğuklar, kötü huylar Cehennem’e; mü’minler, salihler, müttakiler, gündüzler, baharlar, yazlar, nurlar, hoş kokular, mutedil hava, güzel huylar Cennet’e gider. Ellah, Cemil ismiyle Cennet’i va’d eder, tes’îd edeceğini müjdeler. Celil ismiyle Cehennem’i vaîd eder, tehdidde bulunur. Yediğin bir lokma ekmek, teneffüs ettiğin güzel bir hava dahil, ta Cennet’e kadar her iyilik ve güzellik va’d’dir, Cemil isminden gelen tecellilerdir. Eline veya ayağına batan küçük bir dikenden tut, ta Cehennem’e kadar her musibet ve sıkıntı vaid’dir, Celil isminden gelen tecellilerdir. Bu alem, insan hakkında ya va’d’dır veya vaid’dir. Yani ya Cemil’dir ya Celil’dir. İnsan, va’d ve vaid arasında döner durur. 52:23 Ellah, kafirler hakkındaki vaidinde sadıktır, onları ebedi olarak Cehennem’de bırakır, ama mümine yapılan vaidinde bazı şartlar bulunmaktadır. مَنْ يَعْمَلْ سُٓوءًا يُجْزَ بِه۪ۙ “Kafir olsun mümin olsun (Her kim, bir kötülük yaparsa, onunla cezalandırılır.)” (Nisa, 4:123) Mezkûr ayet nazil olunca Hz. Ebubekr, Resul-u Ekrem (sav)’e gelerek “Ya Resulullah! Bu ayete göre hiçbirimiz kurtulamayız” deyince, Resul-u Ekrem (sav), müminlerin başlarına gelen bütün bela ve sıkıntıların, günahlarına kefaret olduğunu ifade etti. Mesela, bir vakit namazı kılmayana vadedilen ceza haktır, doğrudur. Ama bazı kimseler, yaptıkları fenalıkların cezasını, daha dünyada iken görür. Bazı kimseler de ahirette göreceklerdir. Ehl-i iman, on beş yaşına girdikten sonra dünyada çektiği her bela ve musibet, günahlarına kefaret olur. Şayet dünyada çektiği bela, musibet ve hastalıklar sebebiyle günahlarından temizlenmezse; bazılarının cezası sekeratta, bazılarının cezası kabirde, bazılarının cezası haşirde, bazılarının cezası sıratta, bazılarının cezası Cehennem’de biter. Bununla beraber ekser ümmet-i Muhammed’in cezası haşir meydanında biter, Cehennem’e az bir kısmı girer. Demek mümin hakkındaki vaid dünyada işledikleri hayırlarla, tevbe ve istiğfarlarla, dünyada uğradıkları bela ve musibetlerle, insanlardan gördükleri eza ve cefalarla, küfür ve hakaretlerle ve sekeratta, kabirde, haşirde çektikleri cezalarla şartlıdır. Eğer müminlerin işledikleri günahlarının cezası haşirde de bitmezse يُجْزَ بِه۪ۙ Cehennem’dir. 01:16:55 Akl-ı insan, haşrin isbatına kâfi değildir. Kafanla bu meseleyi anlayamazsın. Öyleyse kafa fenerini bırak, Kur’an’ın isbat ettiği hakikati kabullen. Çünkü haşrin isbatı ancak vahiyle olur. Hiçbir akl-ı beşer, tevhidi ve haşri tam anlayamaz. İlla vahiy lazım. Tevhid-i hakiki ve haşre iman ancak vahiy vasıtasıyla olur. Tarihte Zeyd’in babası Said gibi bazı zevat peygamberleri görmeden tevhidi kısmen anlayıp muvahhid olmuşlardır. Fakat esma ve sıfatıyla tevhidi bilmemişlerdir. Aristo, Sokrat gibi felsefeciler her ne kadar Ellah’ın Zat’ını kabul etmişlerse de şirk-alud bir inanca sahip olmakla müşrik olmuşlardır.

20241227_10_Söz_Haşir_Risalesi,_7_Hakikat_3_Ders_–_İstanbul.mp334.46 MB