Dosdoğru Yol - الطريق المستقيم
Open in Telegram
Yıllardır Şam sahasında ilim ve cihad ile iştigal eden, ilmini sahada yaşayarak aktaran kıymetli Tarık Ebu Abdullah hocamızın derslerinden notlar, alıntılar ve kısa kesitler paylaşmak amacıyla oluşturulmuş gayriresmî bir sayfadır.
Show more373
Subscribers
-124 hours
+27 days
No data30 days
Posts Archive
Kim dünyanın hâllerini dikkatlice incelerse, Allah’ın yeryüzü ehline Muhammed’i ﷺ göndermesinden daha büyük bir nimet vermediğini anlar.
• İbn Teymiyye رحمه الله, el-Cevâbü’s-Sahîh li-men Beddele Dîne’l-Mesîh, c. 5, s. 243.
Üstünlük sadece ilim ehlindedir. Onlar, hidayet arayanlar için hidayet ehli rehberdir.
Kişinin değeri yaptığı iyiliğe göredir. Sadece cahiller ilim ehline düşmandır.
Kendini ilme ada ve ondan başkasını isteme.
Zira insanlar ölü, ilim ehli diridir.
• Tarık Ebu Abdullah Hoca (حفظه الله)
Muhammed’e, Ahmed’e
Allah’ın kendisiyle küfrü yok ettiği Mâhî’ye,
insanların ayaklarının dibinden haşredileceği Hâşir’e,
kendinden sonra peygamber gelmeyen Âkıb’a,
kendisine uyulan Mukaffâ’ya
ve Nebiyyu’l-Melâhim’e salât edin..
İhtiyaç Vardır!
Cehaletin arttığı, nefsin hüküm sürdüğü, hakkın batılla karıştığı, bid’atlerin çoğaldığı, haramların mubah görüldüğü, fitnenin her kalbe girdiği, İslam kisvesinde şeytanların itibar kazandığı, deccalların ümmeti ifsad ettiği, eşyanın hakikatini kaybettiği zaman Rabbine kulluk etmekte sabit olanların hakiki önderlere ihtiyacı vardır…
Geceyi gündüzden ayırt edebilen, gece çöktüğünde yolu görebilen, fırtınada oturmasını bilen, gerektiğinde ayaklanabilen, doğru fecri yalancı fecirden temyiz edebilen hakiki rehberlere ihtiyaç vardır…
Eşyayı bilen, hastalığını teşhis edebilen, tedavi yolunu bilen ve en münasip ilaçları verebilen hakiki hekimlere ihtiyaç vardır…
Rabbini tanıyan, kendini tanıyan, acizliğini itiraf eden, gücünü Rabbine karşı dürüstlükte bilen, izzeti kardeşine karşı merhamette arayan, düşmanına karşı adaleti zillet görmeyen hakiki komutanlara ihtiyaç vardır…
Sadece ilahi emre boyun eğen, Kur’an ve Sünnet’i tek düstur edinen, egemenliği kayıtsız ve şartsız sadece Allah için ispat eden, ittibada Rasûlullah Muhammed (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem)’i ifrad eden, sahabenin ayak izlerinden çıkmayan hakiki imamlara ihtiyaç vardır…
Çünkü insan acizdir, muhtaçtır… Hidayete muhtaçtır. Hidayetin bir kısmını Allah (celle ve âlâ) Kendisine tahsis etmiştir ve diğer kısmını hidayet önderlerine yerleştirmiştir. Kendisine mahsus kıldığı hidayet; insanı doğru yola tevfik etmesi, kalbini doğruya açmasıdır. Diğeri ise; irşad ehline, insanlara doğru yolu göstermek için verdiği hidayettir.
Pekâlâ, doğru yolu gösterenler kimlerdir?
Bizim muhtaç olduğumuz hakiki önderler kimlerdir?
Bunun cevabı:
Âlimlerimizdir.
Bu ümmetin hakiki önderleri bu ümmetin Rabbani âlimleridir.
• Tarık Ebu Abdullah Hoca (حفظه الله)
Hicretin Hükmü
İlim ehlinin ekserine göre şirk ve masiyet diyarından İslam ve itaat diyarına hicret etmek kıyamete kadar bakî olan bir hükümdür.
Hanefi ulemasının ekseri “Fetihten sonra hicret yoktur” veya “Hicret muhakkak son bulmuştur, ancak cihad ve niyet vardır” gibi hadislere dayanarak hicretin farziyeti mensuhtur derler.
Lakin cumhurun görüşü muhakkak daha güçlüdür ve Nebevî Sünnetin şahitlik ettiğidir.
Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) şöyle buyuruyor:
“Tevbe kabul edildiği sürece hicret sona ermez. Tevbe ise güneş batıdan doğuncaya kadar makbuldür.”
Ve Cunade bin Ebu Umeyye (radiyallahu anhu)’dan tahriç ettiğine göre sahabeden bazıları hicretin sona erip ermediği konusunda tartıştıklarında Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) onlara şöyle buyurmuştur:
“Cihad var olduğu sürece hicret sona ermez.”
Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) şöyle buyuruyor:
“Düşmana karşı savaşıldığı sürece hicret sona ermez.”
Bunun için sona ermiş olan (mensuh olan) hicret, herhangi bir yerden Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem)’in yanına hicret etmektir.
Zira Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem)’in zamanında her bir Müslümanın üzerine vatanını terk edip Medine’ye hicret etmek vacip idi, lakin bu emir Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem)’in “Fetihten sonra (yani Mekke’nin fethinden sonra) hicret yoktur, lakin cihad ve niyet vardır. Savaşa çağrıldığınızda savaşa çıkın” buyruğu ile sona ermiştir.
Ancak kişinin cihad için veya başka bir salih niyet için vatanını terk etmesi hüküm olarak bakî kalmıştır.
Mesela küfür diyarından kaçması veya ilim öğrenmesi veya fitneden kaçması gibi, bütün bu hallerde niyete itibar edilir.
• Tarık Ebu Abdullah Hoca (حفظه الله)
Hicretin Şer’î Manası
Istılahta hicret Darû’l-Kûfr’den Darû’l-İslam’a çıkmaktır veya şirk ve isyan diyarından İslam ve itaat diyarına intikal etmektir.
Bulunduğu yerde dinini izhar edemeyene, dinini izhar edebileceği bir yere intikal etmesi vacip olur.
Bu intikale hicret denilir.
Hicret edilen yere de hicret diyarı denilir.
Hicretin Hedefi
Hicretin iki hedefi vardır:
Birincisi, fitne, fesad ve şirkten kaçmaktır.
İkincisi, İslam ehlini güçlendirmek ve destek olmak, İslam safını birleştirmek ve düşmana karşı cihad etmek, hak dini yayıp insanlara tebliğ etmektir.
Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) şöyle buyuruyor:
“Hicretin iki hasleti vardır:
Biri kötülükleri terk etmendir ve ikincisi Allah ve Rasûlüne hicret etmendir.”
• Tarık Ebu Abdullah Hoca (حفظه الله)
Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Ve ben size Allah’ın bana emrettiği beş şeyi emrediyorum:
Cemaat olmak, işitmek ve itaat etmek, hicret ve Allah yolunda cihad.”
Hicretin Hakikati
Hicret kalpte başlar.
Hicret kalbin Allah’a ortak koşmasından ve isyan etmesinden Allah’ı birlemesine ve itaat etmesine intikalidir. Hicret kalbin hevaya ittibadan Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem)’in Sünnetine ittibaya intikal etmesidir.
Bedenin şirkten tevhide ve masiyetten itaate hicret etmesi ancak kalbin Allah (azze ve celle)’ye teslimiyeti ve itaati sevmesiyle ve Rasûlü Muhammed (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem)’e itaati sevmesiyle gerçekleşir.
Tebûkiyye Risalesi’nde İmam ibn-i Kayyim (rahimehullah) şöyle diyor:
“Hicret iki çeşittir:
Birinci hicret: Kişinin bedeniyle bir şehirden başka bir şehre hicret etmesidir. Bu çeşit hicret bilinen hicrettir ki konumuza asıl gaye edilen hicret türü bu değildir.
İkinci hicret: Allah ve Rasûlune kalp ile hicrettir. Konumuzun asıl mevzusu da budur. Bu hicret hakiki hicrettir. Ve asıl olan hicrettir. Beden ile olan hicret buna tabi kılınmıştır. Bu hicret مِنْ ( den ) ve إِلَى ( ye, …e doğru )’yı içine almıştır. Başlama noktası ve bitiş noktası olan bir hicrettir. Kul kalbiyle Allah’dan başkasına olan sevgisinden vazgeçip Allah’ı sevmeye hicret eder. Başkasına olan kulluktan Allah’a kulluk etmeye, başkasından korkmak ve ondan ümit etmek ve ona tevekkülünden vazgeçip, Allah’dan korkmaya, ümitlenip, O’na tevekkül etmeye, başkasına dua edip istemekten, boyun eğmekten ve ona sığınmaktan ve alçaklık göstermekten vazgeçip Allah’a dua etmeye ve O’ndan isteyip sığınmaya, alçaklık gösterip O’na boyun eğmeye hicret etmektir. İşte bu durum Allah’a firar etmenin ta kendisidir. Allah-u Teâlâ “Allah’a firar edin” buyuruyor. Kuldan istenilen tevhid Allah’tan kaçıp Allah’a sığınmasıdır. مِنْ ve إِلَى harflerinin altında tevhide ait çok büyük sırlar gizlidir. Çünkü Allah’a firar Allah’tan istemeyi, O’na kulluk etmeyi ve bunlara benzer, sevgi, korku, inabe ve tevekkül gibi kulluk manasını ifade eden her şeyi yalnız ve yalnız Allah için yapmak ve O’nu birlemektir. Bu birleme bütün peygamberlerin çağrısına tam muvafakati içermektedir. Allah’ın salâtı ve selamı onların üzerinde olsun.”
Hicretin Aslı
Hicretin aslı hakkında İmam ibn-i Kayyim (rahimehullah) şöyle diyor:
“Hicretin aslı buğz etmek ve sevmektir. Çünkü bir şeyi terk edip başka bir şeye gidenin, gittiği şeyi bıraktığı şeyden daha fazla sevmesi gerekir. İki şeyden hangisini daha çok seviyorsa onu diğerine tercih eder. Kulun nefsi, hevası ve şeytanı -kul bu üç şeyle imtihan edilir- onu Allah’ın sevdiği ve razı olduğu şeyin zıddına çağırır. Bunlar Allah’ın razı olmadığı şeylere devamlı davet ederler. Ama her daim Rabbinin rızasına davet eden iman davetçisi ölene değin Allah’a hicret etmesine çağırır. Bu hicret kulun kalbindeki muhabbet sebebine göre kuvvetlenir ve zayıflar. Eğer muhabbetin sebebi daha kuvvetli ise bu hicret daha tam ve mükemmel olur. Eğer muhabbetin sebebi zayıf ise hicret duygusu zayıflar. Hatta hicreti ilmen hissetmez, iradesiyle de ona yönelmez.”
Buradan intikalen şöyle diyebiliriz: İman Allah (azze ve celle)’yi birlemek ve O’nun için sevmek ve O’nun için buğz etmektir. Bunun için imanın varlığı Allah (azze ve celle)’ye isyanı ve isyan edenleri terk etmeyi gerekli kılar. Bu terk etme onlara karşı savaşın aslıdır.
Şu halde hicret Vela ve Bera’nın aslıdır.
Cihad ise doruk noktasıdır.
Bunun için Allah (subhanehu ve teâlâ) “İman edip hicret edenler ve malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler…” buyurarak imanı sonra hicreti sonra da Allah yolunda cihadı zikretmiştir.
Kişinin Allah yolunda cihad edebilmesi için iman etmesi ve hicret etmesi zorunludur.
• Tarık Ebu Abdullah Hoca (حفظه الله)
Şam Ehli Gazve ve Cihad Ehlidir!
• Tarık Ebu Abdullah Hoca (حفظه الله)
Küfür diyarında yaşayan bir Müslümanın en önemli davası kendi imanını korumak olma zorundadır.
Bunun için müslümanlarla beraberlikte lüzum göstermesi gerekir ve ibadetlere ve hususen nafile ibadetlere karşı çok istekli olması lazımdır.
Küfür ehlinin galip olduğu bir diyarda yaşayan bir Müslüman diğer Müslümanlardan uzaklaşır ve ibadette gevşek olursa -Allah muhafaza etsin- dinini kaybedebilir, en azından fısktan kendisini alıkoyamaz.
• Tarık Ebu Abdullah Hoca (حفظه الله)
Kur’ân ve sünnet illa ki hidâyet sebebi değildir!
• Tarık Ebu Abdullah Hoca (حفظه الله)
Akıl, her alanda doğruya isabet etmeye yeterli değildir.
• Tarık Ebu Abdullah Hoca (حفظه الله)
Kadının dinimizdeki ve hususen dinin ikamesindeki konumu fevkalade önemlidir.
⚠️Şam’da Cihad Etmek İstiyorum Ama “Fitne Fesat Çok” Diyorlar!
Kardeşim, sana kısa ve öz cevap vereceğim. Seni uyaranlar doğru söylememişler. Sana tavsiyem, kendine fesatçıları değil, ıslah edenleri yol arkadaşı seçmendir. İnsanı saptıran arkadaştan daha tehlikelisi yoktur.
Bilakis sen, sana en yakın ve ulaşman en kolay olan cihad sahasına ilhak olmakla mükellefsin. Ancak özellikle senin gitmen gerekiyorsa, yani bilhassa sana ihtiyaç duyuluyorsa veya şer’an itaat etmekle mükellef olduğun emirin tarafından hususen gitmekle emrolunmuşsan, ancak o zaman daha uzak veya ulaşılması daha zor olan bir cihad sahasına gitmen caiz olur. İslam toprakları arasında sınır yoktur.
Cihad beldeleri arasında ayrımcılık yapmak büyük bir fesattır. Hepsi bizim topraklarımızdır ve hepsi bizim cihadımızdır.
Buna ilaveten, nebevî dil ile övülmüş, tavsiye edilmiş ve müjdelenmiş olan Şam beldesinde cihad etme imkânın varken, seni bu faziletten engellemeye çalışanlara uymamanı şiddetle tavsiye ederim.
Kaldı ki, o efendilerin dediği gibi Şam’da fitne fesat çok ise, pekâlâ onlar bu fesadın giderilmesi için ne yapmışlar?
Nebi aleyhissalâtû vesselâm’ın, “Şam ehli fesada uğradığında artık sizde hayır yoktur.” sözünün neresindeler?
Değerli kardeşim, kimseye bakma. Rabbine sığın, O’na tevekkül et ve Şam sahasında sebat eden, Tevhid’in ve İslam şeriatının hâkimiyeti için cihad eden kardeşlerine katıl.
• Tarık Ebu Abdullah Hoca (حفظه الله)
İslam topluluğunun temel taşı Müslüman kadındır.
Dolayısıyla Müslüman kadın ümmetin kurtuluş hareketine, Allah yolunda cihada ne kadar iştirak ederse o kadar zafer yakın ve kesin olacaktır.
• Tarık Ebu Abdullah Hoca (حفظه الله)
📩 İbadetlerimizde Huşuyu Nasıl Yakalarız?
Kulun Allah (celle ve âlâ)’ya, O’nu görüyormuş gibi ibadet edebilmesi için her şeyden evvel Rabbine karşı samimi ve dürüst olması gerekir. Kendi acziyetini ve O’nun mutlak azametini itiraf etmelidir. Kendi zayıflığını ve O’nun mutlak kuvvet ve kudretini, kendi fakirliğini ve O’nun mutlak zenginliğini, kendi cehaletini ve O’nun mutlak ilmini ve hikmetini itiraf etmelidir. Kısacası, kendisinin kusurlu, her hususta muhtaç ve fakir bir kul olduğunu; Allah (celle celâluhû)’nun ise hiçbir şeye ve hiç kimseye muhtaç olmayan, bütün kemâl sıfatlarıyla muttasıf olan Rab olduğunu itiraf etmelidir.
Sonra Rabbiyle bir yakınlık kurması gerekir. Bu yakınlığın tesis edilebilmesi için Rabbini tanıması ve O’na itaat üzere olması lazımdır. Rabbini tanıyabilmesi için O’nun kelâmını çokça kıraat etmesi, isim ve sıfatlarını öğrenip tefekkür etmesi ve Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sünnetini günlük hayatına hâkim kılması gerekir. Kâinatın kemâlini tefekkür etmeli, mahlûkat arasındaki telâzüm ilişkisini görmeli ve bütün mahlûkatın Rab Teâlâ’nın rahmetine ne kadar muhtaç olduğunu idrak etmelidir. Kâinatta ilâhî iradenin nasıl tecelli ettiğini tefekkür etmelidir. Kendisine isabet eden sıkıntılarda Rabbinin yardımını ve lütfunu görmeli, bunun için O’na hamd etmelidir. Kul Rabbini ne kadar tanırsa O’na o kadar yakın olur. O’na yakın olabilmesi için gerekli olan diğer husus ise itaat üzere olması ve bu itaatte daim olmasıdır. Allah (azze ve celle)’nin tayin ettiği sınırları aşmaması ve her emir ile nehiyde Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e ittiba etmesidir.
Sonra Allah (celle celâluhû)’yu çokça zikretmesi gerekir. O’nu daima kalbiyle anmalı ve diliyle zikretmelidir. Bunu yaparken Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sahih sünnetini terk etmemelidir. Zira sünnetin terki bidattir. Her bidat dalâlettir. Her dalâlet ise Allah (celle ve âlâ)’dan uzaklaştırır.
Allah (subhânehû ve teâlâ)’ya O’nu görüyormuş gibi ibadet edebilmenin en önemli şartlarından biri de kullukta devamlılık göstermektir.
İhsan mertebesi, bir veya iki amelle elde edilebilecek bir makam değildir. Bilakis ibadeti yalnızca Allah (celle ve âlâ)’ya has kılmakta, şirki ve ehlini reddetmekte, ilâhî emir ve nehiylere, helâl ve haramlara itaat etmekte ve yol olarak yalnızca Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yolunu benimsemekte sebat etmenin neticesinde elde edilen bir hâldir.
İhsan hâli kısa zamanda elde edilebilecek bir hâl olmadığından dolayı Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da O seni görmektedir.” buyurarak ihsana götüren yolu da göstermiştir. Ulemâ bu hâle “ihlâs” demiştir. Yani kulun, Allah (azze ve celle)’nin kendisini her yerde ve her zamanda gördüğüne, gizlediğini de açığa vurduğunu da bildiğine, bütün hâllerinin O’na malum olduğuna iman etmesi ve buna göre yaşamasıdır.
İmam İbn Receb (rahimehullah), hadisin şerhinde şöyle der:
“Birincisi ihlâs makamıdır. Bu makam, Allah’ın sürekli olarak kendisini görüp gözetlediğini, her hâline muttali olduğunu ve kendisine çok yakın bulunduğunu daima hatırında tutmaktır. Kul amellerini bu şuur üzere yerine getirir ve bütün işlerini bu hâl üzere yaparsa muhlis olur. Çünkü bu hâl, onu Allah’tan başkasına iltifat etmekten ve başka gayeler için amel etmekten alıkoyar.”
Muhakkak ki her kulun ihlâs ve ihsan mertebesi, Rabbiyle olan ilişkisine göre farklıdır.
Fakat şunu bil ki; âlemlerin Rabbi, yedi semanın ve arzın Rabbi sana, ey beşer, dostluğunu sunmuştur.
Bu ihsana, bu ikrama nasıl hamd etmezsin?
Her fırsatta Rabbine ne kadar müteşekkir olduğunu nasıl göstermezsin?
Seni meleklerden üstün kıldığı ve beşerin efendisi Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ümmetinden kıldığı için nasıl gece gündüz şükretmezsin?
Bil ki, değerli kardeşim, dünya hayatı bir yarıştır; kulun Rabbine doğru yaptığı bir yarış.
Dünyada Rabbine en yakın olan, ahirette de Rabbine en yakın olacaktır.
Dünyada Rabbinden uzak olan ise ahirette de Rabbinden uzak olacaktır.
• Tarık Ebu Abdullah Hoca (حفظه الله)
❤️Güneşin Doğduğunu Gördüm
Güneş aydınlatır senin çehreni
Azminle delip geçersin karanlık fitneleri
Güneşin karşısında beyhudedir direnmesi
Güneş kalbinde doğan savaş erleri.
Aydın yolun yenilmez yiğitleri
Sizlersiniz meleklerin yüksekten izledikleri
Yıldızlar misali hidayet rehberleri
Bedrin kalbinde doğan savaş erleri
Vakit tamamdır göstersin artık kendilerini
İnsanlık için en hayırlı kılınmış İslam erleri
Son bulacak her mazlumun kederi
Adalet kalbinde yaşayan savaş erleri
Kâfirin bastığı her toprak olacak kabri
Ve Şam’dan yayılacak ümmetin kaderi
Mübarektir kanı ve düştüğü her yeri
Şahadete kalbi susamış savaş erleri
İdlib’tir küfre karşı verilen mücadelenin ismi
Mücahidlerin canlarıyla örülmüş ümmetin son kalesi
Asla yalnız bırakmayacak bu milleti
Ümmet sevgisini kalbinde taşıyan savaş erleri
Müjdem olsun sana ey İslam ümmeti
Güneş doğdu. Kâfir tutamaz artık yükselişi
Dolduracak yarın Aksa’nın kubbesini
Şam’dan yükselen mücahidlerin sesi:
Allahu ekber. Allahu ekber. Allahu ekber.
La ilahe illallahu. Allahu ekber.
Allahu ekber ve lillahi’l-Hamd.
• Tarık Ebu Abdullah Hoca (حفظه الله)
Gafletin Sebepleri
Gafletin sebepleri muhakkak çoktur. Ancak en önemlileri şunlardır:
Bir: Allah (subhânehu ve teâlâ)’yı tanımamak; O’nun isim ve sıfatlarını ve dinini yeterince bilmemek.
Çünkü kul Rabbini ne kadar tanırsa, O’nun celâli, kemâli ve azameti ona o kadar zâhir olur. Ve o kadar onu gafletten men edecek haşyeti ve takvası artar.
İki: Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sünnetine yeterince rağbet etmemek.
Çünkü sünnete rağbet, onu her hâlde salih amele irşad edecek.
Üç: Günahlara dalmak.
Şüphesiz kulun günah işlemesi gafletine sebep olur.
Çünkü günahlar kalbi köreltir ve kulun hayra karşı rağbeti kalmaz.
Dört: Dünya sevgisi ve dünya malına düşkün olmak.
Şüphesiz ki gaflet ancak dünya sevgisinin semeresidir.
Beş: Gafilleri ve kötü insanları arkadaş edinmek.
Arkadaş insanı ya cennete ya cehenneme götürür.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor:
“Kişi arkadaşının dini üzeredir. Bunun için sizden birisi kimi dost edindiğine iyi baksın!”
• Tarık Ebu Abdullah Hoca (حفظه الله)
