Kendine Ait Bir Oda (Kitap-Alıntı-İnceleme)
Open in Telegram
"İnsan ya kendi kendine konuşur; ya kendi kendine yazar. Kendi kendine konuşmayı makbul saymazlar. Oysa ne fark var ki arada?" Kitap incelemelerimi, alıntılarımı, kendi yazdıklarımı biriktirdiğim bu odaya seni de beklerim :))
Show more1 512
Subscribers
No data24 hours
-37 days
-1330 days
Data loading in progress...
Similar Channels
Tags Cloud
Incoming and Outgoing Mentions
---
---
---
---
---
---
Attracting Subscribers
July '26
July '26
+13
in 0 channels
June '26
+30
in 0 channels
Get PRO
May '26
+26
in 0 channels
Get PRO
April '26
+16
in 0 channels
Get PRO
March '26
+8
in 0 channels
Get PRO
February '26
+19
in 0 channels
Get PRO
January '26
+14
in 0 channels
Get PRO
December '25
+20
in 0 channels
Get PRO
November '25
+22
in 0 channels
Get PRO
October '25
+12
in 0 channels
Get PRO
September '25
+21
in 0 channels
Get PRO
August '25
+16
in 0 channels
Get PRO
July '25
+16
in 0 channels
Get PRO
June '25
+13
in 0 channels
Get PRO
May '25
+15
in 0 channels
Get PRO
April '25
+19
in 0 channels
Get PRO
March '25
+43
in 2 channels
Get PRO
February '25
+19
in 0 channels
Get PRO
January '25
+39
in 0 channels
Get PRO
December '24
+61
in 0 channels
Get PRO
November '24
+103
in 0 channels
Get PRO
October '24
+149
in 0 channels
Get PRO
September '24
+107
in 0 channels
Get PRO
August '24
+92
in 1 channels
Get PRO
July '24
+128
in 1 channels
Get PRO
June '24
+232
in 14 channels
Get PRO
May '24
+248
in 1 channels
Get PRO
April '24
+371
in 1 channels
Get PRO
March '24
+387
in 2 channels
Get PRO
February '24
+331
in 35 channels
Get PRO
January '24
+174
in 37 channels
Get PRO
December '23
+140
in 23 channels
Get PRO
November '23
+179
in 25 channels
Get PRO
October '23
+193
in 28 channels
Get PRO
September '23
+175
in 0 channels
Get PRO
August '23
+1 185
in 0 channels
| Date | Subscriber Growth | Mentions | Channels | |
| 24 July | +1 | |||
| 23 July | 0 | |||
| 22 July | 0 | |||
| 21 July | +1 | |||
| 20 July | 0 | |||
| 19 July | +1 | |||
| 18 July | 0 | |||
| 17 July | 0 | |||
| 16 July | 0 | |||
| 15 July | 0 | |||
| 14 July | +1 | |||
| 13 July | 0 | |||
| 12 July | +1 | |||
| 11 July | +1 | |||
| 10 July | +3 | |||
| 09 July | +2 | |||
| 08 July | 0 | |||
| 07 July | 0 | |||
| 06 July | 0 | |||
| 05 July | 0 | |||
| 04 July | +1 | |||
| 03 July | 0 | |||
| 02 July | +1 | |||
| 01 July | 0 |
Channel Posts
Senin taşın ne? Korku, inanç, ideoloji ya da tabular...
Ya da belki elimizden düşüremediğimiz telefonlarımız - sosyal medya- olabilir mi?
@kendimeaitbiroda
| 2 | https://open.substack.com/pub/vefavari/p/her-yetiskin-bir-zamanlar-oldugu?utm_source=share&utm_medium=android&r=4irf9s | 373 |
| 3 | Kırık cam teorisini duymuşsunuzdur. Teoriye göre bir toplumda küçük suçlar ve düzensizlikler görmezden gelinirse, insanlar bu ortamı denetimsiz ve sahipsiz olarak algılar. Bu algı, zamanla daha büyük suistimallere zemin hazırlar; suç, yavaş yavaş olağan ve kabul edilebilir hale gelir.
Aynı teorinin ikili ilişkiler için de geçerli olduğunu söylemek yanlış olmaz. Çünkü karşımızdakine bize nasıl davranacağına dair bilgiyi çoğu zaman doğrudan değil, dolaylı biçimde biz veririz. Çizdiğimiz ya da çizemediğimiz sınırlarla. Sustuklarımızla. “Önemli değil” diyerek geçtiklerimizle.
İnsan zihni boşlukları otomatik olarak okur.
Onarılmayan bir kırık cam şunu anlatır:
Burada kontrol yok.
Konulmayan sınırlar ise şu mesajı verir:
Burada bedel yok.
Zihninde sınır, kontrol ve bedel engellerini aşan biri, zamanla her türlü eylem ve söylemi sarfetme hakkını kendinde bulur. Bu noktada mesele artık tekil bir saygısızlık değil, öğrenilmiş bir ilişki biçimidir.
Elbette her durumda karşı taraf kötü niyetlidir demek haksızlık olur. Çoğu insan bilinçli bir zarar verme niyetinden çok, önünde açılmış yoldan yürür. Ancak bir ilişkinin derinliğini, sürekliliğine kurban etmemek için bazen karşımızdakine net bir yol haritası çizmek gerekir. Nerede duracağını, nereden sonrası olmadığını bilmesi için.
Camımız çizilmiş ya da kırılmış olabilir. Ama her durumda onarılabilir.
Ve bunu yapmak bencillik değil, özsaygının en sessiz ama en güçlü işaretidir.
#vefavari
@kendimeaitbiroda | 379 |
| 4 | Biri doğudan biri batıdan, her biri kendi döneminin incisi, bilgesi iki zihin. İki farklı coğrafya iki farklı çağ fakat ruhları aynı yerden aynı fırtınaya yakalanıyor. İki eserde de yazarlarının fikri bunalımlarına eşlik eden hakikat arayışlarını okuyoruz. Ortak bir bunalım var bu eserlerde: içinde bulundukları psikolojik duruma katlanamama hali. Farklı yollarda kaybolup farklı yollardan gitseler de ve aynı yere varıyorlar.
Benim şansım bu iki eseri aynı anda okumak ve ortak noktaları üzerine düşünmek oluyor. Bu karşılaştırmayı yapmayı bir yönüyle elzem ve önemli buluyorum.
Başlayalım.
Gazali bilgiden şüphe ederek çöküşü yaşar. Bildiklerinin onu kurtarmadığı bir noktada, akıl ilk defa yetersizliğini ilan eder. Bu bir entelektüel depresyondur. Zihin çalışır, kalp susar. Şöhret, mevki, ilmî kudret vardır; fakat içerde yankılanan boşluk susmaz. Yaşadığı fikri bunalım onu ders vermekten hatta konuşmaktan dahi alıkoyar. Şüpheyi bir yıkım değil, arınma gibi yaşar. Nihayetinde aklın, kalbin önünde eğilmesi gerektiğini kabul eder ve hakikati tecrübenin, sezginin, ahlâkın içinden bulur. Hakikati sırasıyla şu dört kapı ardında arayacaktır. Felsefe, kelam, Bâtınîlik ve Tasavvuf.
Kelam aklı ikna eder ama sınırları vardır kalbi ikna edemez.
Felsefe tutarlı olabilir ama insanı iyi yapmaz.
Bâtınîlik hakikati vaat eder ama teslimiyeti körleştirir.
Bu noktada Gazali’nin krizi şöyle bir hal alır: “Doğruyu biliyorum ama doğru biri değilim.” İşte tasavvuf tam burada devreye girer.
Tasavvuf ona göre bir düşünce sistemi değildir; yaşanan bir hakikattir. Gazali, hakikatin kitaplarda değil, hâlde açıldığını söyler. Bilgi, ancak ahlâkla birleştiğinde kurtarıcı olur. Tasavvufta bulduğu şey, aklın inkârı değil; aklın haddini bilmesidir. Akıl yolu gösterir ama menzile götürmez. Menzile götüren, kalbin arınmasıdır.
Tolstoy ise hayatı fazlasıyla yaşamıştır. Şöhret vardır, para vardır, aile vardır; fakat bütün bunların üstüne çöken büyük bir “neden?” sorusu vardır. Tolstoy’un depresyonu varoluşsaldır. Sabah uyanmanın bile gerekçesi kalmamıştır. Onu kurtaran şey felsefe, sanat ya da bilim değil, köylülerin basit ama sarsılmaz inancıdır. Akıl burada da iflas eder. Mantık, yaşamaya dair ikna edici bir cevap üretemez. Tolstoy, anlamı düşünerek değil, teslim olarak bulur. Kurtuluşu, köylülerin hayatına bakarken belirir. Okuma yazmaları azdır, metafizik tartışmaları yoktur; ama sabah kalkıp tarlaya giderler, acıya katlanırlar, ölümü bilirler ve yine de yaşamaktan vazgeçmezler. Tolstoy burada şunu fark eder: Anlam, düşünülerek kurulmaz; inanılarak taşınır. İmanla yaşanan bir hayat ancak anlamlı kalır. Daha çocukken yitirmeye başladığı imanı yeniden burada kazanır.
Bu iki metnin hikmeti tam da buradadır. Depresyonu bir hastalık değil, bir uyarı gibi ele alırlar. Bunalım, hakikate açılan kapının önündeki eşiktir.
İki eser aynı yere ışık tutar: Kaybolmadan bulunmaz insan. Ve bazen aynı yere varmak için farklı uçurumlara düşmek gerekir.
#vefavari
@kendimeaitbiroda | 401 |
| 5 | İki Kriz, Tek Hakikat
Gazali ve Tolstoy
Gazali'nin El Munkizu Mined Dalal ve Tolstoy'un itiraflarım adlı eserlerinin karşılaştırması
👇🏿👇🏿👇🏿 | 298 |
| 6 | Kar.
Nasıl da hayatın sesini kısmayı biliyor. En çok da içimizin.
Kar.
En çok çam ağaçlarına yakışıyor. Burada kendini evde hissediyor.
Kar.
Beyaz bir itiraz. Her şeyin bu kadar gürültülü, hızlı ve iddialı olmak zorunda olmadığını hatırlatan.
Kar.
Bembeyaz bu örtü kalplere huzur, gözlere bayram.
Kar.
Kendi gibi olduğunda bu kadar güzel gözüken başka ne var?
#vefavari
@kendimeaitbiroda | 324 |
| 7 | Yaşadığım ama anlamlandıramadığım bazı hallerin bir karşılığı ve bir adı olduğunu bilmek zihnimdeki soru işaretlerinin kilidini açıyor tek tek. Şimdi kuracağım cümle bir çoğunuza tanıdık gelebilir. Bir başkasının duygusuna çabucak bürünebilmek. Ama istemeden. Duygusal bulaşma deniyormuş adına psikolojide. Tanımsal olarak kişinin iletişim kurduğu kişinin ses tonunu, mimiklerini, ruh halini dolayısıyla duygularını istemsizce ve farkında olmadan taklit etmesi hali. Karşıdakinin duygusu senin duygun olabiliyor bir anda yani. Sözcüksüz hem de. Bir bakış bir susuş bile kafi gelebiliyor. Onun gerginliği senin gerginliğin oluyor ya da gülümsemesine karşılık verirken buluyorsun kendini. Başkasının adına utanmak da bu gruba dahil.
Bu bir taklit meselesi de değildir yalnızca. İnsan, karşısındakinin duygusunu zihniyle değil, bedeniyle alır. Nefes ritmi değişir, omuzlar kasılır ya da gevşer, ses farkında olmadan aynı perdeye yaklaşır. Beyin, “tehlike var mı” ya da “burada güvende miyim” sorusuna cevap ararken duyguyu kopyalar.
Duygusal bulaşma en çok yakın ilişkilerde çalışır. Sevdiğinin kaygısı, senin kaygın olur. Annenin yorgunluğu, senin içine çöker. Birinin bastırdığı öfke, odadaki herkesi huzursuz eder. Bu yüzden bazen “neden böyle hissediyorum” sorusunun cevabı sende değil, yanında duranda gizlidir.
Mütemadiyen şikayet eden, stresli ve gergin kişilerle bir arada olmak zihinsel yükü arttırır. Her his senin değildir. Dolayısıyla ağırlığı da sana ait olmak zorunda değil.
Kimse şunu pek söylemez: Duygusal bulaşma, empati değildir. Empati, anlamaya çalışmaktır; duygusal bulaşma ise yakalanmaktır. Empatide şifa, duygusal bulaşmada risk saklıdır. Ayırıcı çizgi farkında olup, net duygusal sınırlar koymaktır.
#vefavari
@kendimeaitbiroda | 366 |
| 8 | Arzu ve öfke sık sık el ele yürür. Arzu tatmin edilmediğinde öfkeye dönüşür; öfke bastırıldığında arzu içe kıvrılır, gizlenir. Arzu insanın dünyasını inşa ederken, öfke yerle bir eder. Yaratıcılık ve yıkım aynı madalyonun iki yüzüdür. Şaşmamalı. Bir insanın en çok neye kızdığı, aslında en çok neyi arzuladığını da fısıldar. Arzu, insanın nereye gitmek istediğini söyler. Öfke, oraya neden gidilemediğini. Aynı kapının iki bekçisi. Öfke, arzunun gölgesi, tamamlayıcısı ya da kamçısıdır. Ve insan kendini bu iki akıntının ortasında tanır.
#vefavari
@kendimeaitbiroda | 316 |
| 9 | Nasıl gidiyor hayat?
Koşturmaca be...
Yoğunluk işte...
Hayat çoğumuz için hep bir şeylere yetişmeye çabası, yeniyi yakalama hırsı ve bir başarı yarışı. İçimizdeki boşluğa düşmemek için başka şeylerle oyalanma ihtiyacı duyuyoruz. Koşuşturma modern hayatın en büyük uyuşturucusu. Peki ya başka bir hayat mümkünse?
Zamanın ve anın değerini bildiğimiz telaştan uzak, rutinin bir nimet olduğunu anladığımız, düzene yenik düşmeyen bir hayat!
Perfect Days (Mükemmel Günler) son dönem farklılığıyla değil, sıradanlığıyla ve sıradanlığı anlatma şekliyle sıyrılan bir yapım. Baş karakterimiz Hirayama Tokyo'da kendi halinde yaşayan, umumi tuvaletleri temizleyen ve bundan son derece mutlu ve mutmain bir adamdır. Her gün tuvaletleri temizlemek için aynı saatte kalkan, aynı saatte tıraş olan, minik fidelerine su fışkırtan, kapıdan dışarı çıktığında gökyüzüne selam yollayan, her gün, aynı sandviçi yiyen ve buna rağmen işini severek ve hakkını vererek yapan bu adamın, insanların artık yok saydığı, görmediği şeylere inancı, tutkusu ve hayreti gerçekten de görülmeye değer. Bazılarının "yazsam roman olur" dediği hayatına karşılık baş karakterimizin hayatı bir dizi sıradanlıktan oluşuyor. Gün içinde yaptığı şeyler sayılı ve hep aynı olmasına rağmen hayatın ona getirdiklerinden memnun ve razı. Rutini dışına çıkacak olaylar yaşadığında ise bunu bir şekilde rutinine dahil ederek yaşamına devam etmeyi becerebiliyor. Gönüllü bir sadelik onunki. Durmadan değişen, hızlanan hayata inat kılı kıpırdamayan, yeri değişmeyen bir aynılık.
Hirayama aklınızın bir köşesinde dursun, şimdi başka bir karakterden bahsedeceğim. Tatar Çölü kitabının baş karakteri Drogo'dan. Drogo tüm eğitimini asker olmak üzerine almış bir askerdir. İlk görev yeri uçsuz bucaksız Tatar Çölü'ndeki Bastiani kalesidir. İlk fırsatta buradan gitmek üzere planlar yapan Drogo kendine başka türden bir hayatı ve başarıları layık görür. Hiçliğin ortasındaki bu kaleden her ayrılmak istediğinde, kendini kaleye bağlayacak avuntular bulur. Kendini çıkma ihtimaline inandırdığı ve bir kahraman olarak çarpışmayı planladığı o savaşı bekler durur. Beklenen gelmez. Günler günlere eklenir, saatler hızla öğütür zamanı. Ta ki ölümün geldiğini ve koca bir hiçliği beklediğini anladığı o ana dek. Artık anlamıştır ki; hayat bazen hiçliğin ta kendisi olabilir. Ve anlam ona gösterdiğimiz rızada gizlidir.
Bu film ve kitap uzun uzun incelenmeyi hakediyor lakin ben, beni yakalayan bu tarafını konuşmak istedim bugün. Yolları ve tavırları farklı olsa da bu iki adamın hayattaki misyonu ve vardığı yer aynı. Rıza makamı. Bir işin olması ile olmaması arasında bir fark olmaması hali. Umursamazlık değil derin bir kabul olgunluğu. Sisteme köle olmak, düzene yenik düşmek değil. An'a ve zamana verilen değerin adıdır bu. İnsanın bu hayatta gelip gelebileceği en yüksek mertebedir bu.
#vefavari
@kendimeaitbiroda | 307 |
| 10 | “İnsan dediğin bir inşa süreci mi? Peki ne zaman biter bu tadilat?”
İnsan, kendi üzerine eğilmiş bir mimar gibidir ama elinde tuttuğu hiçbir ölçü aleti, kendi içinin karmaşasını tam olarak ölçecek kadar doğru çalışmaz.
Belki de bu yüzden, kendimizi “tamamlanmış” hissettiğimiz tek an, eksiklerimizi görmeye cesaret ettiğimiz andır.
İnsan olmak, hiç bitmeyecek bir tadilatın içinde yaşamak gibi biraz da.
Duvarlarda hep taze bir çatlak, tavanda bir su izi, kapının eşiğinde bir gıcırtı…
Her şeyi düzelttiğimizi sandığımız gün, içimizde başka bir köşede bir taş yerinden oynuyor.
Ve biz buna “yaşamak” diyoruz.
Kendimizi onarmaya çalışırken garip bir şey oluyor. Biz zannediyoruz ki düzeltmemiz gereken bir şeyler var,
oysa insanın doğası tamir gerektiren bir yapıdan çok, sebepli ya da sebepsiz şekil ve yön değiştiren bir hava gibidir.
Bir gün güneş açar,
ertesi gün içeri sert bir rüzgâr dolar.
Ve biz hiçbir pencereyi onarmadan da, aynı evde yaşamayı sürdürebiliriz.
Yine de soruyoruz:
Biter mi bu tadilat?
Gönlümüz bir gün sandalyeleri çekip oturabileceğimiz, kendimize çay koyup “tamam, burası artık benim” diyebileceğimiz bir an arıyor.
İnsanın tamamlanma arzusu, en büyük zaafı.
Tamamlanmak, durmak demek.
Durmak, değişmemek.
Değişmemek de ölmek gibi.
Tolstoy'un hayalimdeki sesi ağır ağır şöyle diyor sanki:
“İnsan, eksikliğinin içinde olgunlaşır.”
Ben ise şunu görüyorum:
İnsan, kendindeki en büyük tadilatı fark etmiyor.
Ruhumuzun derinlerinde bir şey sessizce şekil değiştiriyor; sert bir düşünce yumuşuyor, bir yargı çözülüyor ya da bir korku yerini tevekküle bırakıyor.
Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey değişmemiş gibi dursa da artık aynı cümleleri söylemiyor aynı yollardan yürümüyoruz. Çünkü zamanın eli değiyor.
Peki tadilat biter mi?
Belki hiçbir zaman.
Çatlağımız da bize ait, gıcırtımız da evimizin nefesi , hiç bitmeyen düzenlemelerimiz de aslında yaşadığımızın bir göstergesi.
Elbetteki tam değiliz, tüm eksiklerimize rağmen yine de tamam hissedebiliriz.
#vefavari
@kendimeaitbiroda | 401 |
| 11 | İnsan dediğin bir inşa süreci mi? Peki ne zaman biter bu tadilat?
@kendimeaitbiroda | 303 |
| 12 | "Biz pergel gibiyiz…”
Mevlânâ’nın bu sözü, bana hep insanın iki hâlini yan yana koyan bir aynaymış gibi gelir: İçte duran, dışta dolaşan; bir noktaya bağlı, bütün dünyayı yoklayan hâli…
Pergelin sabit ucu —din, inanç, vicdan, kök yahut insanın kendi iç sesi neyse— aslında bizim iç evimizdir. Dışa açılan ucu ise kalabalıkların nabzı, tanımadığımız yüzlerin hikâyesi, bize benzemez sandıklarımızın saklı yumuşaklığıdır.
Ve sanırım asıl incelik şurada: İç evini terk etmeden dünyayı dolaşabilmek.
Kendine kök salıp yine de kapılarını ardına kadar açabilmek.
Bugün insan çoğu zaman iki uçtan birine savruluyor:
Ya kendi hakikatine hapsolup “benim gibi olmayan beni bozmasın” diyor…
Ya da herkesin rüzgârına kapılıp “ben kimdim?” sorusunu çoktan unutuyor.
__Oysa pergelin sırrı basit:
Merkezi kaybetmeden genişlemek.__
İçindeki sese sadık kalırken dışarıdaki renklere kör olmamak.
Kendini tutarken âlemi itmemek.
Hakikatini cebine koyup insanlığın bütün yüzlerine bakabilmek;
Kırılmadan, dağılmadan, üstün görmeden, eksik hissetmeden.
Kendi içinden çıkan o ince ışıkla “yetmiş iki milleti” dolaşmak, onlara benzeyerek değil belki, ama onları anlayarak.
__Çünkü insan ancak merkezini taşıyabildiği kadar genişler.
Ve genişleyebildiği kadar insan olur.__
#vefavari
@kendimeaitbiroda | 354 |
| 13 | “Biz pergel gibiyiz. Bir ayağımız din üzerinde sağlamca durur, öteki ayağımız yetmiş iki milleti dolaşır.''
Mevlana
@kendimeaitbiroda | 291 |
| 14 | Değerli Kendine Ait Bir Oda sakinleri,
Hepinize kucak dolusu selamlar.
Yazdıklarımı artık Substack üzerinden de paylaşmaya başlayacağım. Eğer okumak, yolculuğuma eşlik etmek ve abone olarak destek olmak isterseniz, aşağıdaki bağlantıdan Subscribe (Abone ol) butonuna tıklamanız yeterli olacaktır. Uygulamayı indirmenize gerek yok; her yeni yazım doğrudan mailinize düşecek.
Sizlerin desteği benim için gerçekten çok kıymetli. Çünkü yazdıklarım, ancak siz okudukça, üzerinde düşündükçe ve yoluma eşlik ettikçe tamamlanıyor.
Şimdiden yüreğinize, zamanınıza ve varlığınıza teşekkür ederim.
Sevgiyle,
Vefa | 322 |
| 15 | https://open.substack.com/pub/vefavari?utm_source=share&utm_medium=android&r=4irf9s | 282 |
| 16 | No text... | 417 |
| 17 | Kimine göre özgürlük istediğin her şeyi yapmak, kimine göre istemediğin hiçbir şeyi yapmamak. Nietzsche'ye göre kendin kalmak, Platon'a göre öğrenmek, Farabi'ye göre kalbine kulak vermek, Hz. Ali'ye göre kimseye minnet etmemek. Hepsi içinde özgürlüğü muhteva edebilir, belki hiçbiri etmeyebilir. Yukarıdaki tanımlardan ve ona yüklenen anlamlardan azade, özgürlük benim için de farklı bir şey ifade ediyor. Evde olma hissi. Evdeysem, özgürüm.
Evde olma hissi bir mekanda bulunmak da değil üstelik. Bir saatim var annemden kalan onu taktığımda evdeyim, sevdiklerime sarıldığımda evdeyim, yazarken evdeyim, yüzerken evdeyim, gökyüzüne her baktığımda, nereye gideceğimi bilmeden temiz hava ciğerlerime dolarken canımın istediği tempoda yürürken evdeyim. Anonim ve sakin bir hayatım, rahat koltuklarım ve elimi her attığımda kapısı başka hayatlara açılan bir dolu kitabım var. Var oldukları sürece ev orası.
Hayat ve zaman her şeyin değişebileceğini, yeryüzünden bir anda yok olabileceğini öğretiyor ama. Dehşet ve vahşet ekranlardan evlere sızarken, çamurlu ayakkabılarıyla evin her yerinde dolaşırken, perdeleri indirip etrafı dağıtırken anladım ki kapıyı açmadığım her seferde musibet, içeriye zaaflarımdan giriyor.
Mesnevi'deki Misafirhane şiiri misali;
Her geleni kapıda karşılamayı öğreniyorum bu ara. Beden ev sahibi, duygular misafir.
Her an kapının çalınabileceğini ve gelenin istenmeyen misafir olabileceğini, biliyorum artık.
Kapımı neyin çalacağını kontrol etmeye çalışmaktan ziyade onu nasıl ağırlayacağıma karar vermeyi ve özgürlük hissinin biraz da bunların arasına saklanmış olabileceğini, kabul ediyorum.
Mesele özgürlüğün mümkün olup olmaması değildir belki, mesele bedelini ödeyip ödeyemeyeceğimizdir.
#vefavari
@kendimeaitbiroda | 404 |
| 18 | İnsan ömrü boyunca stratejiler biriktirir. Küçükken ağlayarak elde etmeyi öğrenen çocuk, büyüdükçe kelimelerini cilalar, davranışlarını biçimlendirir. Maskeler kullanmayı ve onlara uyumlanmayı öğrenir. Bir ilişkiyi yürütebilmenin taktik sahibi olmaktan geçtiğine inanır. İstediği kişiye yaklaşmanın, istediği sevgiyi almanın yollarını hesaplar durur. Ve bunu her türden ikili ilişkide kullanır.
Hayatını, belki kişiliğini bunun üzerine inşa eden insan , an gelip de şu gerçeğin enkazı altında kalır. 'Ne kadar taktik birkitirirsen biriktir, bir kalbe girmenin samimiyetten başka yolu yok' Kalbin kapısı aklın yollarıyla açılmaz çünkü. Kalp, planların diliyle konuşmaz; samimiyetin sessizliğini tanır. İnsanın o en saf, yalandan, dolandan, taktikten arınmış halini. Kalbin gereçekleri vardır; aklın asla bilmediği, diyen Pascal'ın sözündeki gibi.
"Samimiyet lazım bize,
Bir samimi niyet..."
#vefavari
@kendimeaitbiroda | 425 |
| 19 | Bugün dostluktan konuşalım.
Soruyorum:
Hakiki dostluk ilişkisi hiçbir sorun yaşamadığımız, hep ortak paydada olduğumuz, kusursuz uyumlandığımız ilişki midir? Yoksa hakiki ilişki birbirimizin sert ve sivri taraflarına çarpa çarpa uyumlandığımız, sınanma anlarından geçtiğinde tepeyi terk etmediğimiz ilişki midir? Elbette hakiki dostluk ikincisini kapsar. Kusursuz insan olmadığına göre ilişkilerde de zaman zaman kusurlar, krizler ve sınanma anları olacaktır. Bu sınanma anlarından sonra ilişkiler ya sonlanır ya da tarafların direnç ve isteğine bağlı olarak daha da güçlenerek devam eder. Mesele tüm zorluklarına rağmen ilişki içinde kalmayı seçmektir. ( Tabi karşımızdaki gerçek bir dostun özelliklerine sahipse)
Olana bitene sabrı olmayan, kimseye eyvallahı kalmayan, zahmete çileye girmemek adına yalnızlığını seçen bir insan modeli gelişti. Yükten kurtulduğunu düşünürken daha büyük bir yükün altına girdiğini, bir insansızlık kapısından içeri girdiğini farketmeden. Önceleri ben de canımı sıkan herkesi hayatımdan çıkarma eğilimindeydim ama şimdilerde değişen fikirlerimi hayretle izliyorum. Gün gelip altında ezildiğimiz dertleri, ucundan da olsa bir anlığına da olsa bizimle taşıyacak birilerine ihtiyaç duyarız. İnsanız. İnsana muhtacız. Eften püften sebeplerle hayatımıza insan almazken, hayatımızdaki insanları da aynı sebeple çıkarırken bu işin sonunda belki güvenlikli ama hissiz bir yalnızlık olabileceğini unutmayalım.
İnsanın ayaküstü sohbetlere de, bazen başkasının yapacağı kahveye de, uygulamaya geçirmese de o kişiden gelecek tavsiyeye ihtiyacı vardır. Bu zayıflık değil, varoluşun hakikatidir.
Dost kalalım, dostumuzla kalalım.
#vefavari
@kendimeaitbiroda | 430 |
| 20 | Bir şeyin ya da birinin yokluğu, varlığından daha çok yer kaplar. Ve biz bu manaya, bizim için çok anlam ifade eden şeylerin yokluğundan sonra erişiriz.
Bir fizik kuralıdır; sıvılar içinde bulunduğu kabın şeklini alır. Fizikte yeri yoktur ama insan da içinde bulunduğu derdin şeklini alır. Bu böyledir. Kaybettiğimiz bizimle değil, bizde yaşamaya devam eder.
Kayıplarla tanıştıkça hayatı da, kendimizi de daha iyi anlarız. Bir hayat yalnızca yaşananlar üzerine değil yitirilenler üzerine de inşa edilebilir çünkü. Acının öfkeye dönüşmesine izin vermek yerine, bu imtihanın bizdeki hangi pürüzlerin üzerinden zımpara gibi geçtiğine bakmak gerekir.
Hayatın bu önceden tahmin edilemeyen acıları bize birtakım şeyler söyler. Asla affetmem dediklerimizi aslında ne kadar büyüttüğümüzü, ertelediklerimiz için zamanımızın olamayacağını, sevdiklerimize ne kadar az sarıldığımızı.
Kayıpla gelen bu farkındalık, kaybımızı değil sadece, kendimizi ve sürmüş olduğumuz hayatı da sorgulamamızı sağlar.
İnsanı gerçek yaşamdan alıkoyan, ölüm ya da kayıp değil; onun anlamını hiç düşünmeden yaşamaya devam etmesidir, diyen Tolstoy'a kulak verip, kayıpları bir durak olarak değil, bir yön değişimi hattâ bir pusula olarak görmek gerekir.
Çünkü akıl sahibi herkes bilir ki, çok değerli bir şeyini kaybetmeden irfan sahibi olunmaz.
#vefavari
@kendimeaitbiroda | 391 |
