en
Feedback
gülistan

gülistan

Open in Telegram

Gülistan; Edirne İl Vaizi Dr. Celalettin Alkan tarafından Selimiye başta olmak üzere çeşitli camilerde yapılan hadis ve tefsir sohbetleri ile Cuma vaazlarının bulunduğu Telegram kanalıdır.

Show more
1 180
Subscribers
-224 hours
-87 days
-2630 days
Attracting Subscribers
September '26
September '260
in 0 channels
August '26
+12
in 0 channels
Get PRO
July '26
+6
in 0 channels
Get PRO
June '26
+17
in 0 channels
Get PRO
May '26
+16
in 0 channels
Get PRO
April '26
+17
in 0 channels
Get PRO
March '26
+43
in 0 channels
Get PRO
February '26
+101
in 0 channels
Get PRO
January '26
+134
in 0 channels
Get PRO
December '25
+60
in 0 channels
Get PRO
November '25
+55
in 0 channels
Get PRO
October '25
+59
in 0 channels
Get PRO
September '25
+508
in 0 channels
Get PRO
August '250
in 0 channels
Get PRO
July '250
in 0 channels
Get PRO
June '250
in 0 channels
Get PRO
May '250
in 0 channels
Get PRO
April '250
in 0 channels
Get PRO
March '250
in 0 channels
Get PRO
February '250
in 0 channels
Get PRO
January '250
in 0 channels
Get PRO
December '24
+19
in 0 channels
Get PRO
November '24
+41
in 0 channels
Get PRO
October '24
+170
in 0 channels
Get PRO
September '240
in 0 channels
Get PRO
August '240
in 0 channels
Get PRO
July '240
in 1 channels
Get PRO
June '240
in 0 channels
Get PRO
May '240
in 0 channels
Get PRO
April '24
+17
in 0 channels
Get PRO
March '24
+29
in 0 channels
Get PRO
February '24
+40
in 1 channels
Get PRO
January '24
+51
in 0 channels
Get PRO
December '23
+291
in 1 channels
Date
Subscriber Growth
Mentions
Channels
10 September0
09 September0
08 September0
07 September0
06 September0
05 September0
04 September0
03 September0
02 September0
01 September0
Channel Posts
Bizim böyle başarılara ihtiyacımız yok! Çevrem yoğun olarak mütedeyyin diyebileceğimiz insanlardan oluşuyor. Yani bu insanlar normal şartlarda namazında niyazında, İslâmî hassasiyeti olan tertemiz insanlar. Tıpkı muhtemelen bu yazıyı okuyan sizler gibi... Fakat son yıllarda -bilemiyorum, belki başka konulardaki gevşemelerin de bunda etkisi vardır- bu insanlardan tuhaf paylaşımlar görmeye başladım. Kadın voleybol takımının boy boy fotoğrafları sevinç ifadeleri ve tebrikler eşliğinde sosyal medya hesaplarından, hikâyelerden cayır cayır paylaşılıyor. O kadar üzücü, o kadar utanç verici bir durum ki... Ben de bu yüzden size, "Sen hatırlat. Doğrusu hatırlatmak mü'minlere fayda verir." (Zâriyât 51/55) ayeti gereğince zaten hepinizin bildiği şeyleri tekrar hatırlatma ihtiyacı duydum: 1. O kadınların voleybol oynarken giydikleri kıyafetler bizim normalimiz değildir. Biz Müslüman insanlar olarak bir grup kadının bu vaziyette milyonlarca insana izletilmesinden rahatsız oluruz, buna razı olamayız. Böyle bir hassasiyeti olmayanlar umrumda değil. Onlar zaten dilediğini yapacaktır. Ancak bu durum ey müslümanlar, size yakışmıyor 2. Böyle bir vaziyette kim ne kazanırsa kazansın bizim nazarımızda bir toz tanesi kadar bile kıymeti yoktur. Böyle kazandığını zanneden kaybetmiştir. Bizim bu şekilde gelecek başarılara ihtiyacımız yok. Böyle bir "zafer"le kabaran zavallı bir göğüsten biz ancak utanç duyarız Buradan bir sitem de bu kadınları parlatanlara, gözümüze sokanlara, çoluk-çocuğumuza örnek gösterenlere; vicdanlarınıza sesleniyorum, alnınızdaki secde izinden medet umuyorum, bunu yapmayın. Bundan vazgeçin. Hacısı hocası dahil olmak üzere hiçbir hassasiyeti olmayan bir toplum inşası, inşa değil imhadır. Böyle bir toplum değer üretemez, mevcut değerleri savunamaz, aksiyon alamaz, faziletli davranışlar sergileyemez. Böyle bir toplum yalnızca insan yığınıdır, sizin de işinize yaramaz. Son olarak paylaşım yapmak suretiyle böylesi görüntülere beni ve diğer Müslümanları maruz bırakanlara hakkımı helal etmediğimi ifade etmek istiyorum. Siz haramları övüp yüceltirken, tebrik ederken, yayarken bu davranışınızdan ötürü yalnızca şeytan tarafından tebrik ediliyorsunuz. Acilen bu işi bırakıp tövbe ediniz...

2
Tefsir derslerimize eğitim-öğretim dönemiyle birlikte tekrar başlayacağız inşallah.+1
Tefsir derslerimize eğitim-öğretim dönemiyle birlikte tekrar başlayacağız inşallah.
256
3
No text...
281
4
No text...
247
5
No text...
244
6
No text...
2
7
"y*hudi aynı y*hudi" Şu günlerde YouTube'da radikal y*hudiler hakkında çekilen bir belgesel çok ilgi çekiyor. Bu belgeselin bir kısmı olan aşağıdaki kesiti izleyince kendi kendime şunu sordum: Bir millet 3300 yıldır hiç mi değişmez? Zira burada y*hudiler Cumartesi yasağı hakkında haşa Allah'ı nasıl kandırmaya çalıştıklarını kendileri anlatılıyorlar. "Merd-i kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler." hesabı... "İçinizden Cumartesi günü hakkındaki hükmü çiğneyenleri elbette bilirsiniz. Bu yüzden onlara, 'Aşağılık maymunlar olun!' demiştik. Bunu, önlerindekilere ve arkalarından geleceklere bir ibret ve korunanlar için de bir öğüt kıldık." (Bakara 2/65-66) Tefsirlerde aktarılan bilgilere göre bir imtihan olarak Cumartesi günü çalışmak ve avlanmak y*hudilere yasaklanmıştı. Bundan dolayı Allah y*hudileri denemek için Cumartesi günü deniz kıyısına akın akın balıklar gönderiyordu. Onlar da Cumartesi yasağını güya çiğnemeyerek Cuma'dan kanallar ve havuzlar kazıp balıkları buralara yönlendiriyorlardı. Böylece Cumartesi günü kıyıya gelen balıklar, o anda kazılan havuzlara doluyordu. Sonra -kesitteki bu adamın ışığı söndürmeyip kapatması gibi- kanalların ağzını kapatıyorlardı. Yani avlanma yasağına rağmen bu yöntemle Cumartesi günü balık tutuyorlardı. Ama sorduğunuzda "Biz bir şey yapmadık." diyorlardı. Gördüğünüz gibi aradan geçen 3300 yıl içinde hiçbir şey değişmemiş. Bu yüzden Kur'an'ın y*hudiler hakkında yaptığı uyarılar hala onlar hakkında yapılacak en gerçekçi analizlerdir. Y*hudiyi tanımak istiyorsanız Kur'an'ı açıp bakın, ne yazıyorsa odur. Abartılı gelen ifadelerde zerre miktar abartı yoktur. Sırf y*hudilerin değişmeyen durumu bile, Kur'an'ın Allah kelâmı olduğunun tek başına ispatıdır.
233
8
No text...
198
9
No text...
217
10
No text...
212
11
No text...
210
12
Geceniz mübarek olsun. İki cihan güneşi sevgili peygamberimize binler salât, binler selâm.
225
13
+9
No text...
436
14
Kitlesini İslâm ulemâsından koparıp onlara nüfuz etmek isteyenlerin bir iddiası da şudur: "Benim size anlattığım bu şeyleri, size daha önce hiç anlatmadılar." Bu açık bir iftira ve kalleşliktir. Güneşin altında söylenmemiş bir söz yoktur. Arayan pekâlâ bulabilir. Kaldı ki bugün "anlatılmıyor/konuşulmuyor" denen pek çok şeye makalelerle, kitaplarla, tezlerle ve pek çok farklı şekilde değinilmiştir. Bunu kitlesine böyle anlatanlar da zaten buralardan beslenirler. Ancak sonra nankörlük edip kitlelerine böyle söylerler. Özetle sevgili kardeşlerim; Şuursuzca hareket etmeyin. Gaza gelmeyin. Kibrinizi bir kenara bırakın. Evet, çoğunuz dini konularda alanınız bu olmadığı için cahilsiniz. Ancak memleket sizden büyük hizmetler bekliyor. Siz bir din âliminin bilemeyeceği şeyleri biliyorsunuz. Kiminiz doktor, kiminiz öğretmen, kiminiz mühendis olacaksınız. Bahtınız açık olsun. Ulemâ tarafından halka arz edilmeyen konular gerçekten akl-ı selim bir Müslümanın ilginmemesi gereken konulardır. Bunlar ihtiyaç olmadan arz edilmediğinde millet imanından oluyorsa soruyorum sizlere, bu din bunca güzelliğiyle bugünlere nasıl gelmiştir? İşinize bakın. Okulunuzu güzelce okuyun. Sigortalı bir işe girip evlendiğinizde bu sorun sandığınız şeyler gündeminizden çıkacaktır. Çünkü iman böyle bir şey değildir. Size sürekli sorun çıkarmaz. Yalnızca bilgi meselesi değildir. Bir o kadar Hz. Peygamber'i sevme, güzel örnek olma meselesidir. Yani yaşamaktır. Siz bu din için bir iyilik yapmak istiyorsanız; başarılı, düzgün, dürüst, tertemiz Müslümanlar olacaksınız. Kalanını her zaman olduğu gibi âlimlerimiz halledecektir. Duymak istemeyene duyuramazsınız. Siz herkesi Müslüman yapmaya çalışıyorsunuz. Eğer iman yalnız bilgiyle ilgili bir şey olsaydı, günaşırı Müslümanlarla münazara yapan ateistler Müslüman olurdu. Fakat onlar kibirlerinin kurbanı oluyorlar. Siz olmayın. "Kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesi, kişinin Müslümanlığının güzelliğindendir." buyuran efendimize kulak verin. Her şeyi anlayamayacaksınız. Anladığınızı zannettiklerinizi de yarım yamalak anladınız, emin olun. İşleri ehline bırakın. Selâm ve muhabbetlerimle. Dr. Celalettin Alkan
240
15
İnsana cehaletini kabul ettirmeyen şey, kibridir. İnsan kibre kapıldığında binlerce yıllık ilim geleneğini gereksiz detaylarla dolu bir bilgi yığını olarak görebilir. Birkaç kitap okuyarak başkalarının yıllarca çalışmak suretiyle ulaştığı mertebelere hemen ulaşacağını düşünebilir. Bu en hafif tabirle "ayıp"tır. Kendini bilmezliktir. Bugünkü şartlarda "hem-hem" denklemi çalışmamaktadır. Belki ancak "biraz-biraz" denklemi bazı zeki insanlar için çalışabilir. Yani birinin bunca müktesebatı etraflıca kavrayıp sözgelimi hem çok iyi bir mimar hem de çok iyi bir müfessir olabilmesi yalnız rüyalarda mümkündür. Ama bu kişi iyi çalışırsa biraz mimar biraz da müfessir olabilir. Fakat bu defa onun ne mimarlık hakkındaki ne de tefsir hakkındaki sözleri bağlayıcı olur. Yukarıda bahsettiğim gibi böyle sıradan biri olmaktansa bir alanın en iyisi olmak Müslümana daha yakışandır. 7. Kitlesel olarak küfretmek, beddua etmek bir örgüt refleksidir Akıllı insanlar şu söylenenlere hak vermelidir. Fakat ne zaman bu genel prensiplerden bahsetseniz sosyal medyada farklı grupların "Sen bizim takip ettiğimiz kişiyi eleştirdin!" diyerek size saldırdıklarını görürsünüz. Bu saldırılar mü'minin mü'mini uyarmasından öte geçip toplu küfür ve beddua seanslarına dönüştüğünde üzülerek ifade etmeliyim ki, bu bir örgüt refleksidir. Bir örgütün üyesi olanlar böyle davranır: Asla eleştiri kabul etmezler, sevdikleri kişi artık onların canlı kanlı putu olmuştur hatta neredeyse onu peygamber masumiyetinde görürler. Onlara göre bu kişi yanılmaz, kendisine hata isnad edilemez. Bu sebeple onu eleştiren her türlü hakareti hak eder. Eğer böyle bir tetiklenme durumu içine girdiyseniz bilmelisiniz ki bu size hayır getirmeyecektir. 8. Bir doğru için yüz yanlışı affetmek bizim ahlâkımız değildir Müslümanlar bugüne kadar en çok hüsnü zanlarından vurulmuştur. Kendi mevcutlarının kıymetini bilmezler, diyelim ki biri yeni Müslüman olduğunda ya da eski hatalarını bırakıp ilme yöneldiğinde onu baş tacı ederler. Daha da ilerisi, böyle kişilerin hatalarını çoğunlukla hoş görürler. Ne üzücü ki bu eğilim artık okumuş-yazmış kişikerde de görülmektedir. Bunu bilen kimi uyanıklar şimdiye kadar Müslümanları hep böyle dolandırmışlardır. Bizim mahallenin şöyle bir sözü de vardır: "Evet bazı hataları var ama hizmetleri de var." Halbuki bunlar farklı konulardır. İslâm ahlâkında doğru olan övülür, yanlış olan yerilir. Bu kadar basittir. Fakat siz doğru olanı övüp yanlış olanı görmezden gelirseniz bu açık bir şekilde suça teşviktir. O zaman muhafazakâr görünümlü Haluk Levent'lerimiz meydana çıkar ki bu bir arz talep meselesidir. Siz sömürülmeyi talep ederseniz sizi sömürecek birileri elbet bulunur. Bunun önüne ancak doğruyu övmek, yanlışı tenkit etmekle geçilebilir. Biz yanlış yapan babamız dahi olsa tenkit ederiz. Bu, ayıp ya da günah olan bir şey değildir. Bilakis bu İslâm ahlâkıdır. 9. Gençlerin onay ya da reddi bir mihenk noktası değildir İnsan gençlik çağında rehberliğe muhtaç bir durumdadır. Zira hadis de olduğu söylenen bir söze göre, gençlik neredeyse delilikle eşdeğer konumdadır. İnsan gençlik çağında çok daha aceleci ve tezcanlıdır. Çevresinin beğenisini kazanmaya çok daha iştiyaklıdır. Bu durum da gençleri, kendilerine duygusal yakınlık kuran kişilerin istismarına açık bir pozisyona sokar. İnsan ilerleyen çağlarında gençliğinin bu dezavantajlarından kurtulur; daha dingin, daha olgun, daha aklı başında bir hale bürünür. Tüm bu sebeplerden ötürü gençleri öne geçirmek değil, onlara rehberlik etmek merhamettir. Kitlesel olarak birini gençler destekliyor diye o kişi makbul bir kişi olamaz. Önemli olan onları bu kişinin ne tarafa yönlendirdiğidir. Mesela bunca genç, İslâm ulemasına kinli bir hale sokuluyorsa bu durum gelecekte çok büyük itikadi sorunlara yol açabilir. 10. Güneşin altında söylenmemiş hiçbir söz yoktur
194
16
Bu konudaki son yazım. Burada yazılanlar tamamen sevgili takipçilerime dönük birer uyarıdır. Benim açımdan da mesuliyetten kurtulma çabasıdır. Ve aslında yıllardır yazdıklarımın bir tekrarıdır. Bugüne kadar olduğu gibi belli bir kişiyi hedef almamaktadır. Kişiler gelir geçer. Bunlar genel prensiplerdir. Bismillahirrahmanirrahim. Kimi, nasıl dinleyelim? Birini takip ederken nelere dikkat edelim? 1. Konuşanın hangi yeterlilikle konuştuğuna dikkat edin Allah herkesi farklı bir kabiliyetle, farklı bir iş için yaratmıştır. Kimini bir alanda kimini başka bir alanda sevk etmiştir. Bu durumda toplumsal hayatı kolaylaştıran nice hikmetler vardır. Buna göre kullandığı buzdolabı bozulunca onu motor ustasına götürmeyen bir kişi, bu tutarlılığını hayatının tümünde sergilemelidir. Aksi halde onu büyük bir kargaşa beklemektedir. Bu sebeple kimin hangi konuda, hangi uzmanlıkla konuştuğuna dikkat edilmelidir. 2. Dini ilimleri bilmemek her konuda cahil olmak demek değildir Günümüzde bazı insanların bir kompleksi vardır: Tefsir, fıkıh, hadis gibi temel İslâmî ilimleri bilmiyorsa cehalet vehminden kendini kurtaramaz. Bakarsınız, halbuki kendi işine yıllarını vermiş ve önemli bir seviyeye gelmiştir. Ancak içinde kalan "âlim" payesini bir türlü edinememiştir. Oysa kendisi de kendi işinin âlimidir. Kendilerini bu anlamda eksik hissedenler konuya bir de buradan bakmayı denemelidir. Daha tehlikelisi, insanların dini duygularını sömürmek isteyenler de bunu bilir ve ucundan kenarından bu ilimleri öğrenmeye çalışır. Böylece insanlarda "farklı bir âlim" havası uyandırmak ister. Bunlara dikkat edilmelidir. 3. Vasatlığa talip olunmamalıdır Müslüman vasatlığa (sıradanlık anlamında kullanıyorum) talip olmamalıdır. Uzmanlığa, bir işi en yüksek kalitede yapmaya talip olmalıdır. Biraz ondan biraz bundan bilmek marifet değildir. "Yarım hoca dinden, yarım doktor candan eder." sözü, büyük acı tecrübelerin sonucunda söylenmiştir. Bugün mesela tıp alanında dünyada çığır açmak mı yoksa günübirlik işlerle, bir sıradanlık içinde gelip geçmek mi Müslümana yakışır? Tabiki çığır açmak, alanının en iyisi olmak. Ancak bir alanda çığır açabilmek, o alana yüksek bir vukufiyet gerektirir. İnsan bunun peşinde koşmalıdır. Bu demek değildir ki kişi yalnızca bir noktada sabit kalsın, at gözlüğü taksın ve alanından başka hiçbir şey bilmesin. Gerektiği ölçüde elbette farklı ilimlerden de faydalanabilir. Tabi ki iki kitap okuyarak "Onu da bilirim bunu da bilirim." demediği sürece. 4. "Âlim nedir?" iyi anlaşılmalıdır Bazen ağzı iyi laf yapanlar için mesela, "E adam Kur'an biliyor, hadis biliyor, Arapça biliyor (genelde bu maddelerin hepsi şüpheli olur) neden fıkıh konuşmasın?" denebiliyor. En anlaşılır şekilde açıklamaya çalışırsam; Türkçe bilen, edebiyat ya da tarih bilen birinin bunlara dayanarak hukuk da konuşması gibi bir şeydir bu. Her ilmin kavramları, derinliği farklıdır. Bu ilimlerde "âlim" olmak, son sözü söyleyebilmek üzgünüm ama gerçekten yıllar ister. Ve böyle konuşanlar ekseriyetle hayatlarında bir kez bile gerçek âlim görmemiş kimselerdir. 5. Kitleyi ulemâya düşman etmek bir "koparma" çabasıdır Biri eğer dini bir konuda konuşurken sürekli alttan alta ulemâyı taşlıyorsa, üzerine bir de onların karşısında kendisini vicdanlı, onların düşünmediğini düşünecek kadar akıllı filan bir konuma yerleştiriyorsa, bu kişinin durumunda bir tuhaflık vardır. Bu kişi arka planda "Bakın bu eski âlimleri bırakın, beni dinleyin." demektedir. Bu basit bir fikir beyan etme işi değildir. Burada kitleyi geçmiş köklerinden koparıp kendine bağlama arzusu söz konusudur. İleride bu kopuş İslâm'dan kopuş şeklinde bir görünüme bile bürünebilir. Zira İslâm, gelecek nesillere tabii olarak ulemâ ile taşınıp getirilmiştir. Tavrında böyle bir yönlendirme sezilen hiç kimse bu yüzden takip edilmemelidir. 6. İnsana her şeyi bilebileceğini düşündüren kibridir
159
17
"camiler müze değildir" Yaz aylarında tarihi camilerde ibadet edebiliyor musunuz? Maalesef bu camilerde ibadet etmek, sıcakların arttığı oranda zorlaşıyor. İnsanımızın bir kısmı tarihi camilere müze muamelesi yapıyor. Erkek olsun kadın olsun; alelade bir müzeyi gezer gibi, kolsuz ve askılı kıyafetlerle, şortla veya kısa etekle Selimiye'yi, Süleymaniye'yi "gezebiliyor." Tırnak içinde ifade ediyorum çünkü bu kesimin tek ziyaret sebebi gezmek. Caminin taşına, hattına, kubbesine bakıp çekip gidiyor. İki rekat namaz kılmak bile yok. İnsanın en temel haklarından biri, dinini gönlünce yaşayabilmesidir. Makarnaya tapıyor dahi olsa. Dolayısıyla bu bahsettiğim grup yalnızca camilere değil, o camilerin cemaatine de saygısızlık yapıyor. Halis niyetle abdest alıp evinden çıkan, camiye gelme zahmetine katlanan Müslümanlara huzuru kalple namaz kılma hakkını çok görüyor. Görevlilere çıkarttıkları zorluklardan, sebep oldukları kargaşadan bahsetmiyorum bile. Şunu da ifade etmek gerekir ki bu insanları bu tavra sevk eden, biraz da koskoca camide yalnız mihrabın arkasındaki 20-30 metrekarelik kısmı çevirerek "namaz alanı" yazan bizleriz. Bu halimizle camiye gelenlere şu mesajı veriyoruz: "Namaz kılınan alan yalnızca burasıdır. Geri kalan kısımda istediğiniz gibi gezebilirsiniz." Halbuki tarihi camiler müze değildir. Her metrekaresi ile ibadethanedir, namazgâhtır. Bahsettiğim kıyafetlerle dünyanın hiçbir yerinde hiçbir ibadethaneye giremezken camiye ve cemaate karşı bu saygısız tutum, gerekiyorsa caydırıcı tedbirler alınarak düzeltilmelidir. (Konuya bu haftaki cuma vaazımda, Selimiye Camii'nde değindim. Dilerim farkındalığa sebep olur. Hiç değilse Allah, bu konudaki hatırlatma mesuliyetimi böylece üzerimden kaldırır...)
299
18
No text...
244
19
İslâm'ın ilk günleri artık yavaş yavaş geride kalırken Mekke'de yaklaşan bir panayırın hazırlıkları vardı. Müşrikler, Mekke'ye farklı şehirlerden gelecek misafirlerine karşı bu yeni din ve yeni peygamber hakkında kötü görünmek istemiyorlardı. Çünkü bu konuda bir kafa karışıklığı içinde oldukları izlenimi vermeleri, şüphesiz ki insanlarda İslâm'a ve peygamberine karşı ister istemez bir ilgi uyandıracaktı. Bu da istedikleri en son şeydi. Velid b. Muğîre Muhammed'i (s.a.s.) nasıl tanımlayacakları gündemiyle heyetini acil olarak topladı ve onlara sordu: "Panayır yaklaşıyor, Arapların temsilcileri size gelecek. Sizin bu arkadaşınız hakkında onlara ne diyelim? Tek bir görüş üzerinde uzlaşmamız gerekiyor." Bir tanesi "Kahin diyelim." dedi. Velid, "Hayır, onda kahinlerin anlamsız mırıldanmalarını görmüyorum." diyerek bu görüşe katılmadı. Bunun üzerine sırasıyla, "Cinlenmiş, şair ya da büyücü diyelim." teklifleri geldi. Velid, "Çok cinlenmiş insan gördüm. Onda öyle boğulma ve kasılma hareketleri yok. Şair de değil çünkü şiirin ölçüleri bellidir. Büyücü de olamaz, çünkü ne birine üflediği vakidir ne de iplere düğüm attığı." Bu defa nihai kararı onun vermesini istediler. Sözlerine şöyle devam etti: "Vallahi onun konuşması, kökü ve dalları meyveli bir hurma ağacınınki gibi tatlı. Söylediğiniz her şey yanlış. Ancak belki ona büyücü diyebiliriz. O, oğlu babasından ayıran bir mesaj getirdi." Düşmanları bile O'nu, kendisinde kötülük namına bir şey bulamadıkları için (s.a.s.) hayranlıkla tanımlamak zorundaydı: "Konuşması, kökü ve dalları meyveli bir hurma ağacınınki gibi tatlı olan." Binler salât, Binler selâm.
337
20
"yeni şeyler" Cemaat büyük bir operasyon kabiliyeti demektir. Bugün ha deyince beş vakit namazda toplanan kadar büyük bir insan grubunu tüm ülkede aynı anda bir araya getiremezsiniz. Ciddi bir lojistik ister, plan, program ister. Başarsanız bile aynı sebeplerden ötürü bunu her gün tekrarlayamazsınız. Ama cemaat "bir sorun çıkarsa" oradadır. Diridir, hazırdır. Dahası sonraki toplantı saati bellidir: Bir dahaki vakit. Bizim kesim dost meslislerinde bu özelliğimizle övünür. Hatta kimi zaman efsaneler bile anlatır: "Dinsizlerden bir adam varmış, 'ah şu camileri bir aylığına bana verseler devrim yaparım!' diyormuş..." Böyle fısıldaşırlar. Sonra da fena bir ikileme düşerek, bu kadar önemli gördükleri bu konuya dönüp "Artık camiyle/cemaatle bu işler olmaz, 'yeni şeyler' yapmalıyız." derler. Ne trajikomiktir ki bir türlü bu "yeni şeyler" nedir, ne tanımlayabilirler ne de uygulayabilirler. Modern dünyanın değişimleri karşısında pazara düşmüş bir çocuk gibi olup bir o tezgaha bir bu tezgaha koşarlar. Bu çocuk pazarda o kadar dolaşır, kafası o kadar karışır ve öyle bir yorgun düşer ki sonunda evine dönecek gücü bile kendinde bulamaz. Şuursuz bir şekilde "yeni şeyler" ararken neredeyse sahip olduklarından olur. Peki yapılması gereken nedir? 1. Bu "yeni şeyler" her ne ise, camiyi ve cemaati kötülemeden, önemsiz göstermeden yapılmalıdır. Sizin önemsiz gösterdiğiniz bir mekâna çocuğunuz, kardeşiniz yahut davet ettiğiniz başkaları neden gelsin? 2. Mevcut olan, hazır olan, iyi işlenmeli ve donatılmalıdır. İnsan bu, domates/salatalık değil ki bir-iki ayda yetişsin! Ona emek verilmeli, sabredilmelidir. 3. Madem ki aramızda böyle değişik bir zihin yapısına sahip olanlarımız var, bu konuya samimi bir şekilde kafa patlatılmalıdır. Yoksa laf olsun diye ya da günü geçiştirmek için böyle konuşmaktan kaçınılmalıdır. Geldiğimiz noktada Dimyat'a pirince giderken eldeki bulgurdan olma tehlikesiyle karşı karşıyayız. Bu maceranın sonunda "Başaramadık, bari camimize dönelim." dediğimizde boş camilerle karşılaşmamız işten bile değil. Ki şu anda bile iyi bir durumda olduğumuzu söylenemez. Zira camilerimiz bu zihniyetten ötürü acı bir şekilde kocaman fakat bomboş yapılara dönüşüyor. İyi kötü bizim bir cemaatimiz var, toplanma yerimiz var, bir yönümüz var, ortak sevgilerimiz ve dertlerimiz var, hedeflerimiz var, birlikte ağlayıp birlikte güldüklerimiz var. Ümit kesmemek için çok fazla sebebimiz var. Hem sonra siz bu insanlarla tam olarak ne yapmak istiyorsunuz? Her şeyi değiştirecek o büyülü teklifiniz nedir? Ne güzel her biri sessiz sedasız namazını kılıyor, duasını ediyor ve bir sorun çıkarsa canı pahasına vatanına sahip çıkmaktan kaçınmıyor. Demek ki beğenmediğimiz bu sessiz topluluk, halen ciddi bir aksiyon kabiliyetini haiz ve bugüne kadar gayet iyi işlenmiş bir halde bulunuyor. Bu insanları "Artık devir değişti..." diye başlayan beylik cümlelerle ihmal ederek dağıtırsak; dahası, halen bizi daha efektif bir şekilde bir araya getirebilecek iyi bir planımız yokken kendimizi onlardan üstün görüp dağılırsak açık bir şekilde kaybederiz. Bu, mevcut kitleye yönelik hatalı bir yaklaşım tarzı ve yüzeysel bir okumadır. "Yeni şeyler"in peşine düşmeden önce cami ve cemaate dönük bu kolaycı yaklaşımımızı yeniden bir gözden geçirmekte fayda var. Yoksa başka bahçelerin hayaline dalıp kendi bahçesini solduran bir talihsizden ne farkımız kalır? Bizim zaten sularsak yeşerecek güzel bir bahçemiz var. İçinde faydasız otlar çıkmışsa bu bizim suçumuz. Ama yeniden ona güller açtırmak da bizim elimizde. Yeter ki onunla hakkıyla, hep birlikte ve sabırla ilgilenelim.
306