دراسَـة
Open in Telegram
@diraase لا إله إلا الله، ولا رب لي سواه. "عرفتُ الحياةَ طريقًا إليك، وليست مُنايَ ولا مُستقرِّي"..
Show more896
Subscribers
No data24 hours
No data7 days
No data30 days
Posts Archive
896
Hayâ sâhibi kadın güzeldir.
Fakat ümmete hayâ sâhibi erkeklerden daha büyük şeref veren bir şey olmamıştır.
Zira kadın yaratılış itibâriyle bu fıtrata zaten sâhibtir, onu yitirense onu ancak kendi irâdesiyle yitirmiştir.
Üstünlüğün kendisine verildiği kimseye gelince, onun kendisine verilmiş bu üstünlüğü, ahlâkın tüm mertebelerinde taşıması bu ümmet için hakîkî zaferdir.
Bu yüzden kızlarınıza hayâyı vasiyyet ettiğiniz gibi oğullarınıza da hayâyı vasiyyet edin. Hayâ öyle bir nimettir ki tüm güzel hasletler ancak onun varlığıyla nebean eder. Hayâ olmadan iffet olmaz, ihsân olmaz, ihlâs olmaz.
Hayâ olmadan, îmân bulunmaz, iflâh olunmaz..
قال رسول الله صلى الله عليه وسلم:
"إن لكلِّ دينٍ خُلُقًا، وخلقُ الإسلامِ الحياءُ"
السلسلة الصحيحة ٩٤٠
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem dedi ki: “Her dînin bir ahlâkı vardır. İslâm’ın ahlâkı, hayâdır.”
es-Silsiletu’s Sahîha 940
896
«‘Kalbin hayâtı’ ve ‘hayâ’ arasında güçlü bir ilişki vardır. İbnu’l Kayyim’in de dediği gibi; kalp ne kadar hayât (canlılık) dolu olursa, hayâ da o kadar kâmil olur.
Hayâ sâhibini; insanların akıl bakımından en asîli, birliktelik için en hayrlısı, ağlamaya(duygusallığa) en yakını, yardım etmede en hızlısı, özür dilemede en önce davrananı, konuşmasında en afîf/temiz olanı ve her fazîlete lâyık kimse olarak bulursun..
Muhakkak ki Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem doğru söylemiştir:
“Hayâ, sadece hayr getirir”.»
896
بعض الناس قد يذكر الله ولا تدمع عينه ويقرأ القرآن ولا يخشع، ويسمع المواعظ ولا يتحرك له ساكن، فعليه الإكثار من الاستغفار؛ لأنه يجلو القلب ويمحو آثار الذنوب.
الشيخ سليمان العلوان
Bazı insanlar Allah’ı zikreder ama gözleri dolmaz, Kur’ân’ı okur ama huşû bulmaz, nasîhatleri işitir ama kılı kıpırdamaz.. O zaman ona gereken istiğfârı çoğaltmasıdır. Çünkü istiğfâr kalbin pasını giderir, günahların izini yok eder.
Şeyh Suleymân el-Ulvân
896
“Allah’ın sâlih kulları birbiri ardından âhirete göçer, geride arpa ve hurmanın döküntüleri gibi değersiz kimseler kalır. Allah onlara hiçbir önem vermez.”
Buhârî 4156
896
Sosyal medyayı Allah için kullanıyor olmanın delîllerinden biri de, hiç tanımadığı müslümanlara, kendisine ettiği gibi duâ etmektir. Sosyal medyada bulunuş gayesi, gerçekten yalnızca kardeşlerini Allah’ın dînine ve güzel ahlâka davet olan kimse, onlara duâ etmeyi terk etmez. O hem kendisinden faydalanan ve hem de paylaşımlarını başkalarına ulaştırarak onun ecrini inşâAllah katlayan -tanımadığı- kardeşleri için, kendine duâ ettiği gibi duâ eder. Bu hem davetin hem de uhuvvetin (kardeşliğin) gerektirdiği şeydir. Ayrıca kardeşlerine gıyâben duâ etmesi, onların dünyâ ve âhirette gerçekten hayra erişmelerini arzu ettiğinin delîlidir. ‘Duâ’ onun davetini güçlü ve etkili kılan, ve davetinin olumlu sonuç vereceği sebeblerin en büyüğüdür.
Sosyal medyayı Allah için kullanıyor olmanın bir diğer delîli de, sosyal medya hususunda kendisine duâ etmesidir; paylaştığı şeyi paylaşmadan evvel, bu daveti Allah’tan hâlis kılmasını, amelinin riyâdan beri olmasını ister. Riyâya düşeceğini hissettiği şeyi yapmaktan geri durur, bu onun kalbi ve nefsi için en temiz olanıdır.
896
Şehr b. Havşeb anlatıyor. Ummu Seleme’ye: “Ey muminlerin annesi! Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) senin yanındayken en çok ettiği duâ ne idi?” dedim. Ummu Seleme dedi ki: “Onun en çok ettiği dua şuydu:
«يا مُقَلِّبَ القُلوب، ثَبِّت قلبي على دِينك»
«Ey kalpleri evirip çeviren! Benim kalbimi dînin üzere sâbit kıl.»
Ummu Seleme dedi ki: Bunun üzerine ben “Ey Allah’ın Rasûlü,يا مُقَلِّبَ القُلوب، ثَبِّت قلبي على دِينك, duâsını ne kadar çok yapıyorsun?!” dedim.
Dedi ki: «Ey Ummu Seleme, hiçbir âdemoğlu yoktur ki, onun kalbi Allah’ın parmaklarından iki parmağı arasında bulunmasın. Kimi dilerse onun kalbini (hidâyet üzere) kılmış, kimi dilerse onun kalbini (hidâyetten) saptırmıştır.»
Bunun üzerine Muâz, Allah azze ve celle’nin şu kavlini okudu:
﴿رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا﴾
{Rabb’imiz! Bizi hidâyete erdirdikten sonra kalplerimizi saptırma.}
Tirmizî 3522
896
استقامتك لا تعطيك الحق في السخرية من ضلال غيرك، فلا تنظر إلى العاصي نظرة إستعلاء، فالقلوب بين أصبعين من أصابع الرحمن يقلبها كما يشاء، فحين اختارك الله لطريق هدايته، فهي رحمة منه شملتك، فلا تغتر بعملك ولا بعبادتك، ولا تنظر بإستصغار لمن ضل، فلولا رحمة الله بك لكنت مكانه.
الشيخ حسين الفيفي
Senin istikâmet üzere oluşun, başkasının dalâlet üzere oluşuyla alay etme hakkını sana vermiyor. Allah’ın emirleri husûsunda âsî olana ondan üstünmüşsün gözüyle bakma. Zira kalpler, Rahmân’ın parmaklarından iki parmak arasındadır ki o kalpleri dilediği şekilde çevirir. Bil ki Allah seni hidâyet yolu için seçtiğinde, bu ancak seni kuşatmış O’ndan bir rahmettir. Sakın amelin ve ibâdetinle aldanma ve dalâlete düşene küçümseyici gözle bakma. Çünkü eğer Allah’ın rahmeti olmasa, sen de onun gibi dalâlette olursun.
Şeyh Huseyn el-Fîfî
لا تتعجب حينما ترى رجلا قد حاد عن الجادة، أو امرأة قد تغيرت في حجابها وحشمتها؛ فإن القلوب بين أصبعين من أصابع الرحمن؛ ولكن العجب حينما ترى المستقيم ثابتا على شرع ربه، فلا تزيده الفتن إلا ثباتا، ولا المحن إلا رسوخا؛ لتعلم خلالها أنه دليل على اصطفاء الله لعبده، واختيار الله لأمَته.
الشيخ عبدالله العصيمي
Dîninde ciddiyetini kaybetmiş bir adamı, veya hicâbı değişip iffetini yitirmiş bir kadını gördüğün zaman şaşırma. Zira kalpler, Rahmânın parmaklarından iki parmak arasındadır (o kalplere dilediği gibi hükmeder). Fakat sen şaşıracaksan Rabb’inin şerîatı-emri üzere sebât etmiş mustakîm kimseye şaşır, fitnelere rağmen sebâtı, belâlara rağmen istikâmeti artan kimseye şaşır. Böylece bilesin ki, (sebât ve istikâmet üzere kalabilmek) ancak Allah’ın erkek ve kadın kullarından seçip ayırdıkları içindir.
Şeyh Abdullah el-Useymî
896
قال أبو الدرداء: إن الله إذا قَضى قضاءً، أحَبَّ أن يُرضَى به.
Ebu’d Derdâ dedi ki: Allah bir şeyin olmasına hükmettiği zaman, ondan râzı olunmasından hoşnut olur.
Depremi yaşayan bir kardeşimin söylediği şeyi anımsadım. Kendisine bunun (depremin) bizim için Allah’tan bir vaaz ve öğüt olduğunu, O’nun indirdiği belâların mu’minler için her açıdan rahmet olduğunu, çünkü her bir musîbetle mu’minlerin Rabblerine inâbe ve yönelişlerinin arttığını söylediğimde bana dedi ki: “O zaman bize bu musîbeti veren Allah’a hamd olsun, verdiği musîbet için Allah’a hamd olsun.”
Allahu ekber.. Ümmetinin felâhı uğruna bunu söyleyen kuluna sen merhamet et ya Rabb.. Sabır makâmından şükür makâmına erişenleri bize bu asırda gösteren Allah’a hamd olsun..
896
Bu aşamada toplumun en büyük ihtiyaçlarından biri, Allah teâlâ'ya umumi bir tövbe ile yönelmektir. Çünkü pek çok kimsenin zaman geçtikçe kalpleri katılaşmıştır:
"Hepiniz tövbe edip topluca Allah’a yönelin." (Nur, 31)
Toplumlarda "Kötülüğü nehyetmeyi terk etmekten" daha büyük bir musibet yoktur, çünkü bozulmanın ve fesadın iyi ve doğru olanla karıştırılıp, ayırt edilemez hâle gelmesi, fesadın yayılmasından daha büyük bir şeydir:
"Onlar, içlerinden biri kötülük yapınca, onu bundan vazgeçirmeye çalışmazlardı." (Maide, 79)
https://t.me/ahmed3seyyid6/80
896
Allah’ın rahmet edip âyetlerini görmeye muvaffak kıldığı akıllı kulları, belâdan ibret aldı ve Rabb’ine daha çok yöneldi.
Allah’ın rahmet edip âyetlerini görmeye muvaffak kıldığı, ama aklını kullanmayan kulları ise gördükleri ve işittiklerinden ürkmesine rağmen hâlâ daha Rabb’ine hakkıyla yönelmedi, ben de onlardan biriyim.
Allah’ın kendilerine gadab ettiği, gözleri âmâ, kalpleri sağır ve akıl nimetinden nasîblenmemiş olanlara gelince, şâhid oldukları felaket onların ancak Rabb’lerine inkâr ve isyânlarını artırdı.
Bu imtihânın, yalnızca bu imtihânı yaşayanlar için ‘imtihân’ olduğunu düşünüyorsak gerçekten Allah’ın sünnetinden çok büyük bir gafletteyiz demektir.
Vallahi biz bugün nimet içinde, evlerimizin emniyetinde, açlık ve soğuğu dert etmeden yaşadığımız her an, bu nimetler elinden alınmış kullardan daha büyük bir imtihân içindeyiz. Çünkü nimet ve emniyet içindeyiz! Bundan daha ilerisi nedir ki? Allah’a gece gündüz yönelmemiz için neyimiz eksik?
Evet elhamdulillah müslümanlar olarak çok küçük de olsa bundan öğüt ve ibret aldık. Âlemlerin Rabb’i, kulları kendisine rucû etsin diye bir fırsat daha sundu. Bundan sonra bize düşen “Rabbim beni geri döndür, umulur ki ben sâlih bir amel işlerim!” diyeceğimiz gün gelmeden evvel bugün Allah’a “Rabbimiz bizi güzel bir dönüşle Sana döndür ve bizden râzı olduğun kulluğu bizlere bahşet” diye duâ etmektir..
Bildik, öğrendik evet. Ama on beş gün geçti. Bu on beş günde biz Allah’a ne kadar yöneldik kardeşlerim? Yönelmemiz gerektiğini anladık, fakat ne kadar yöneldik? Namazlarımızı vaktinde edâ edebildik mi örneğin? Yahut şu geçen yarım ayda bir günü oruçlu geçirebildik mi? Sabah-akşam-uyumadan evvel Allah’ı zikredenlerden olabildik mi? Boş kaldığımız an ‘bir saat iman edeyim’ diyerek sadece Allah’ın vechini arzuladığımız iki rekat namaz kılabildik mi? Allah’ın kelâmını okumak için bir günümüzde Kur’ân’ın önüne kaç kez oturduk? Kaç gece duâ ve istiğfâra sarıldık? Gafletimizden ötürü kaç damla gözyaşı döktük?
Ne yaptık?
Bunca geçen süre zarfında ne yaptık?
Allah’a hakkıyla yöneldik mi?
Allah bizim sâlih amelimize muhtâç olduğu için değil elbette, fakat biz bağışlanmaya ve O’nun rızâsına mecburuz. Kalpteki îmânı, ameldeki bereket tasdîkler. Îmânımız ne kadarsa, amele iştiyâkımız da o kadardır..
Fakat haber edinmeye olan şevkimiz namazlarımızı geçe bırakmamıza sebeb olduysa, sosyal medyada geçirdiğimiz süre Allah’ın Kitâbı ile geçirdiğimiz süreyi aştıysa, Allah’ın zikrinden daha çok beşerin zikriyle vakitlerimiz hebâ olduysa.. bu durumda biz bu uyarıdan ibret ve öğüt aldık diyebilir miyiz?
Hakîkaten.. Biz Allah’a yönelmemiz gerektiğini öğrendik de, O’na yöneldik mi?..
Hakkıyla yönelseydik ikinci bir uyarı gelmezdi diye husnu zann ediyorum. Çünkü biliyorum, O Rahmân ve Rahîm’dir. Kulları O’na teveccuh ettiği zaman onların tevbelerini bağışlar ve onlara sekînetini indirir…
Allah mu’minleri güzel bir dönüşle O’na döndürsün. Biz O’na döndüğümüz zaman ibâdetimiz de, günahlardan el çekmemiz de, belâlardan emâna erişmemiz de mümkün. Her şey ancak âlemlerin hükümdarı, kâinatın sâhibi, her şeyin mâliki olan Allah azze ve celle’ye dönmek ile mümkün..
Aksi takdirde O’nu kaybedenin bulacağı, umacağı, kavuşacağı ne dünyâsı vardır, ne cenneti..
1 Şabân 1444
896
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: Duhâ namazı evvâbîn (Allah’a çokça tevbe eden, O’na çokça yönelenler)’in namazıdır.
896
“(Onlar mı hayrlı), yoksa yeryüzünü karâr kılan mı?..” Neml, 61
(Onlar mı hayrlı) yoksa yeryüzü ve üzerinde bulunanları savurmayan, onu istikrarlı ve sâbit bir halde tutan mı?
Arzın sâbit durmasının ne kadar büyük bir nimet olduğunu hiç fark etmemişiz..
896
Repost from N/a
#22
Hamd Allah’adır.
❝Kadınların erkeklerle ihtilâtında aslolan zaten bunun yasak ve izinsiz olduğudur. Zira ihtilât fesâda götüren vesîledir. Allah azze ve celle kadınların önderi, mu’minlerin annelerine şöyle emretmiştir: {Evlerinizde kalın/karâr kılın ve ilk câhiliye kadınlarının yaptıkları gibi güzelliklerinizi ortaya çıkarıp, göstermeyin..} Sonra da bundaki hikmeti açıklamış ve şöyle buyurmuştur: {Allah ancak sizden pisliği gidermek ve sizleri tertemiz kılmak istiyor ey ehli beyt..} Bu bariz şekilde görünen hikmeti açıkladıktan sonra da şöyle demiştir: {Nebî hanımlarından bir şey isteyeceğiniz zaman, isteğinizi perde arkasından isteyin..} Sonra da bundaki sebebi beyân etmiş ve şöyle buyurmuştur: {Çünkü bu, sizin kalpleriniz için de onların kalpleri için de en temiz olanıdır..}. es-Sa’dî dedi ki:
“Çünkü böyle yapmaları şüphe altında kalmaktan uzak olmaları içindir. Zira insan, şerre götüren sebeblerden her uzaklaştığında; şerrden selâmette olur, bu onun kalbi için de en temiz olanıdır. Bu nedenle Allah’ın birçok detayıyla açıkladığı şerî konulardan biri de, şerre sebeb olacak her türlü yol, sebeb ve başlangıçların yasak olduğudur. Şerre götüren sebebler ve başlangıçlar bütün vecihleriyle yasaklanmıştır.
İbn Ferhûn dedi ki:
“Kadın ve erkeğin karıştığı nikâhlarda Şâri’nin (Allah’ın) harâm kıldığı bir şey varsa, birbirlerinin şâhidlikleri kabûl edilmez. Zira kadınların bu mecliste (erkeklerle birlikte) hazır bulunmaları, onların adâletini düşürmüştür.
İhtilât, ancak şerî bir ihtiyâçta, şerî kurallar gözetildiği takdîrde câiz olur. Cemâat ve bayram namazlarında kadının evinden çıkmasına izin verilmesi gibi..”
Fakat buna rağmen Nebî ﷺ mescidde, en hayrlı ve şüpheden en uzak olan mekânda, temizliğin huşûnun ve tâatin en bâriz yerinde, Allah’ın huzuruna çıkılan o yerde dahi ihtilât hususunda kurallar koymuştur.
Örneğin Nebî ﷺ evvelâ evinden çıkıp mescide giderken kadınlara «Sizin hakkınız yol kenarlarından yürümektir, yolun ortasından yürümeyin.» buyurmuştur, ki kadın erkekler ile karışmasın. Böylece kadınlar yol kenarlarından yürür, öyle ki duvara yakınlıklarından elbiseleri duvara takılırdı.
Mescide geliş adâbından sonra mescide giriş adâbında da girişte kadınlar ve erkeklerin karışmaması için «Şu kapıyı sadece kadınlara bıraksak.» buyurmuştur.
Sonra onları mescid içinde de karışmalarından men etmiş ve en şerrli saflarını birbirlerine en yakın saflar olarak vasfetmiştir: «Erkeklerin saflarının en hayrlısı en öndeki saf, en şerrlisi ise en sondaki saftır. Kadınların saflarının en hayrlısı ise en arkadaki saf, en şerrlisi en öndeki saftır.»
Namazdan sonra ise ihtilâtı engellemek için kadınların erkeklerden önce mescidi terk etmeleri beklenirdii. «Ummu Seleme’den rivâyetle, Rasûlullah ﷺ zamanında kadınlar farz namazlarını cemâatle edâ ettikten sonra hemen kalkar, Rasûlullah ﷺ ve onunla birlikte namaz kılan erkekler ise Allah’ın dilediği kadar otururdu. Nebî ﷺ kalktığında, erkekler de onunla birlikte kalkardı.» “Öyle ki kadınlar kalksın, mescidi terk edip evlerine yönelsin, kadınlar ve erkekler yolda karışmasın ve böylece fitneye sebeb olacak ihtilâttan emânda olunsun.”
İbnu’l Cevzî hayr ve vaaz meclislerinde kadın ve erkeklerin bir arada bulunması hakkında dedi ki:
“Bazılarının; kadınların erkeklerle karıştığı ve kadınların yüksek sesle rahatça konuştuğu halde kadınla erkeği -bir vaaz meclisinde- bir araya getirme konusunda ortaya attıkları şeyler, bid’attir. Şayet kadın bir hayr meclisine kendisini hissettirmeden ve süslenmeden gelse, evinden eşinin izniyle çıkmış olsa, erkeklerden uzakta bulunsa, gezintiyi değil amel işlemeyi kastetse; bu durumda iş bir nebze daha kabûle yakındır, ama yine tehlikelidir..”
İbâdet hâlinde, Allah’ın evlerinde, tuhr ve huşûnun en çok toplandığı yerlerde, ilim ve vaaz meclislerinde dahi tutum buysa, bunun dışındaki durumlarda (okul, çarşı vb. şerî olmayan ihtilât hâllerinde) ihtilâtın tehlikesini müslümanın anlayabilmesi gerekir. Bu yüzden kadın ve erkeklerin karıştığı okullarda okumaya cevâz verilmemiş ve çarşıya çıkmaktan kadın men edilmiştir.❞
KAYNAK: islamweb.net soru no: 118479.
896
Evet uzun, fakat okuyan her kimseyi Allah subhânehu ve teâlâ Kitâb’ının hıfzı, fıkhı, ilmi, tedebburu ve ameli ile rızıklandırsın.
896
“Selef zamanında Kur’ân’ı hıfz etmek şimdi bizde olduğu gibi öylesine basit bir iş değildi. Bugün birisi Kur’ân’ı ezberliyor ama onun eseri üzerinde görülmüyor. Fakat selef zamanında bir kimse Kur’ân’ı ezberlediği zaman bunun eseri onun vakârında, edebinde, ahlâkında ve sâlih amellerinde görülürdü.”
Kur’ân hâfızları; eğer hıfz ettiğiniz ile amel ederseniz, zihinleriniz ve azâlarınızda koruduğunuz her bir âyet ile Allah katında bir derece yükselirsiniz. Her kim Kur’ân’dan bir âyet ezberlerse, bununla Allah katında bir derece yükselir. Öyle ki yüzbir âyet ezberleyen, yüz âyet ezberleyenden Allah indinde daha üstün ve fazîletlidir, çünkü Kur’ân sâhibini yüceltir. Ve işte Kur’ân’ı tamâmen ezberlemiş hâfızı insanların diğerlerinden üstün kılan en büyük şey budur.
Fakat eğer hıfz ettiğin hususunda gaflete düşer ve Allah kendi kelâmını senin sadrına koyduğu halde onun hükümlerini çiğner de bu nimete nankörlük edersen, sana bahşedilmiş bu azîm nimete karşı küfrün ve aşırılığın sebebiyle, Kur’ân’dan ancak bir kaç kısa sûre ezberlemiş kimseden dahi âhirette daha alçak bir halde olursun.
“Ben hâfızım!” “Yarı hâfızım” “Filân sûreyi biliyorum!” diye böbürlenme.
Hatırla: “Allah bu Kitâb ile kimilerini alçaltır”. Yani bu Kitâb’ı kendisine verdiği kimilerini, alçaltır. Dünyâda bahşedilen her nimetin, âhirette elbet hesâbı vardır.
O kimselerden olmaktan Allah’a sığın ve sâhib olduğun nimetin şükrünü, onu tedebbur ederek ve gece o âyetlerle kıyâm ederek edâ et. Yoksa bil ki, kıyâmet günü en şiddetli azâb, Kur’ân ile amel etmeyen hâfızlarındır..
Bu çağda Kur’ân’ı hıfz etmiş gençlerin çoğalması seni aldatmasın. Sayılarının böyle artmasına rağmen salâhlarının azalması ancak âhir zaman alâmetidir..
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Âhir zamanda yaşları genç, akılları kıt birtakım gençler çıkacak, bunlar Kur’ân’ı okuyacaklar fakat okudukları Kur’ân köprücük kemiklerinden öteye geçmeyecektir.. Onlar okun avı delip geçtiği gibi, dînden çıkarlar..” (Buhârî 6930)
Rabb’imiz Sen’den dînin üzere sebât, küfre asla dönüşü olmayan sağlam bir îmân, ve Sana kavuşuncaya dek bizleri ancak sevip râzı olduğun şey üzere kılmanı dileriz..
896
“Ey Kur’ân ehli!”
Kur’ân’dan ezberleyeceğin bir âyeti sâhib olacağın bin dünyâlıktan hayrlı gör. Bazı insanlar Kur’ân’ın tamâmını ezberlemeye gücünün yetmeyeceği düşüncesiyle ezberi bütünüyle terk etmektedir. Halbuki gaye ‘hâfız olmak’ değil de, “Allah’ın âyetleriyle sadrını doldurmak” olsa, o kimse bu hikmetli bakışı ve tedebburü ile, ezberlediği bir sayfada bir sûre hıfz etmiş gibi lezzet bulur. Kur’ân kullara eziyet olsun diye inmedi. O ancak hüdâ ve rahmettir. Onun tamâmını hıfz etmeye muvaffak olmamak başka, ondan gücünün yettiği kadarını göğsünde taşıma arzusu başkadır. Mesele Allah subhânehu ve teâlâ’ya giden yollara, en azından girmektir. O’na giden yolları bildiğin halde o yolları terk etme. Yolun ortasında iken O’na kavuşan, o yollara hiç adım atmadan O’na kavuşandan daha hayrlı ve üstündür. Bir gün gelecek ki müslümanlar Allah’ın Kitâbını bulamayacaktır.. O gün gelmeden evvel Kur’ân’a tutun. İbn Mes’ûd “Kur’ân kaldırılmadan evvel onu okuyunuz. Şüphesiz ki kıyâmet o kaldırılmadan kopmayacaktır.” dediğinde, ona ‘İnsanların göğüslerinde Kur’ân varken bu nasıl olacaktır?’ denildi. Dedi ki: “O bir gecede silinip götürülecek ve göğüslerinde ondan ne varsa kaldırılacaktır..”
Bu Kitâb ancak senin için indirildi. Onu anlama, hıfz etme ve onunla amel etme husûsunda Kur’ân’ı terk edenlerden olma. O Allah’ın kelâmıdır. Ona ancak Rabbini gerçekten sevenler bağlanır.
Fakat bununla beraber bil ki, Kur’ân, gâfil bir bedene girmez. Ne hıfz etmede, ne de basîret nûrunu elde etmede. Ne manevî olarak o bedene girer ve onun rûhuna tesîr eder, ne de maddî anlamda onun ahkâmına uygun yaşatarak ona etki eder.
Kur’ân gözünü harâmdan sakınmayana etki etmez. Kur’ân dili çirkini ve bâtılı konuşanı etkilemez. Kur’ân midesini çok doldurana, giysisini kutsayana, dünyâya kalbini bağlayana, onun düstûrundan uzakta yaşayan bir rûha tesîr etmez.
Kul Kur’ân’ı bütün azalarıyla kabul etmediği müddetçe, yani Kur’ân’ın ve onu ümmete teblîğ edenin (sallallahu aleyhi ve sellem) hükümlerine teslîm olup, bu ikisinin yasakladığı muharremâttan da nefsini korumadığı müddetçe Allah’ın Kitâb’ı onu ne dünyâda ne de âhirette Cennet’e götürecek değildir.
Harâmlar içinde çırpındığı hâlde Allah’ın bazı kullarına Kitâb’ının hıfzını ikrâm etmesine aldanma. Allah azze ve celle belki de onlara bu şerefli ameli, âhirette azâbları daha şedîd olsun ve Kur’ân aleyhlerine şâhidlik etsin diye vermektedir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kavlini işitmedin mi?
"إن الله يرفع بهذا الكتاب أقوامًا، ويضع به آخرين."
“Allah bu Kur’ân ile bazı kavimleri yüceltir, bazılarını alçaltır..” (Muslim)
Yani bu Kur’ân’ı okumak ve taşımak, kıyâmet günü kimileri için yücelik olurken kimileri için de azâb olacaktır.
Bekr b. Huneys dedi ki:
“Cehennemde bir vâdi vardır ki Cehennem her gün ondan yedi sefer Allah’a sığınır. Bu vâdide bir kuyu vardır ki Cehennem ve vâdi her gün o kuyudan yedi sefer Allah’a sığınır. Bu kuyuda bir yılan vardır ki Cehennem, vâdi ve kuyu her gün yedi sefer o yılandan Allah’a sığınır. (Cehennemdeki vâdinin kuyusunda bulunan bu yılan ile) azâba ilk başta Kur’ân hâfızlarının fâsıkları ile başlanır. Bu kimseler (hâfızlar): “Yâ Rabb! Puta tapanlar varken azâba bizden mi başlanacak?!” derler. Onlara denilir ki: “Bilen, bilmeyenle bir değildir.”
Hasen el-Basrî dedi ki:
“«Sana bu mubârek Kitâbı âyetlerini tedebbur etsinler diye indirdik..» Allah biliyor ki ona tabi olanlar onun âyetlerini tefekkür etmediler. Vallahi onun tefekkür edilmesi harflerinin ezberlenip hudutlarının çiğnenmesi değildir. Hatta onlardan biri muhakkak şöyle der: ‘Şüphesiz ki ben Kur’ân’ı okudum ve ondan tek bir harf bile iskât etmedim.’
Vallahi o Kur’ân’ın tümünü iskât etmiştir. Zira o ne onun bir ahlâkında ve ne de bir amelinde görülür. Öyle ki onlardan biri şöyle der: ‘Şüphesiz ki ben bir nefeste bir sûre okurum.’
Vallahi onlar ne kurrâdır ne ulemâdır ne hikmet ehlidir ve ne de takvâ sâhibleridir. Kurrâlar ne zaman böyle olmuştur ki?! Allah bunlar gibisini insanlar arasında çoğaltmasın.”
İbn Useymîn dedi ki:
896
ليس شيءٌ أقطعُ لظهر إبليسٍ من قول: "لا إله إلا الله".
سفيان الثوري
“Allah’tan başka ilâh yoktur” - "لا إله إلا الله" demek kadar, hiçbir şey şeytânın belini(gücünü) kırmamıştır.
Sufyân es-Sevrî
وقد يسر الله كلمة التوحيد، فإن الإنسان يقدر أن ينطق بلسانه: لا إله إلا الله، بلا تحريكٍ لشفتيه، بخلاف بقية الأذكار، ولا يوجد في الإيمانِ الظاهر والباطن أعظم منها، ولا أخف ولا أيسر تكليفًا.
الشيخ عبدالعزيز الطريفي
Şüphesiz ki Allah, kelimei tevhîdin lafzını kolaylaştırmıştır. Öyle ki insan, diğer zikirlerin aksine "لا إله إلا الله" zikrini dudaklarını dahi kıpırdatmadan telaffuz eder. Hiçbir zahmeti olmadığı halde, zâhirî ve bâtınî îmânda bu kelimeden daha azîmi yoktur.
Şeyh Abdulazîz et-Tarîfî
أكثروا من قول «لا إله إلا الله» فإنها ألفاظ تتم بحركة اللسان دون حركة الشفتين، فلا يشعر بذلك الجليس.
ابن حزم
I"لا إله إلا الله" demeyi artırın. Zira o, dudaklar kıpırdamadan yalnızca dille söylenen bir lafızdır ki, kişinin yanında oturanın dahi bundan haberi olmaz.
İbn Hazm
896
السنة وضع اليدين على الركبتين أثناء التشهد في الصلاة، وتحريك الإصبع (السبابة) عند التشهد وعند الدعاء، وأن يتبعها بصره، قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: (لهي أشد على الشيطان من الحديد).
حديث حسن
Sünnet olan; namazda teşehhud esnâsında elleri dizlerin üzerine koymak ve tahiyyât ve (diğer) duâları okurken şehâdet(işaret) parmağını hareket ettirmek, bakışların da parmağı takip etmesidir. İşte Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bunun hakkında şöyle buyurur: “And olsun ki bu, şeytâna demirden daha ağır gelir.”
hasen hadîs
896
“Bid’at konusunu abartıyorsunuz”
“Hadîslerin sahîhliği meselesini büyütüyorsunuz, bırakın insanlar sâlih amel işlesin” diyenlere deyin ki:
Sizler evvelâ Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in sahîh sünnetlerini işleyin, işlemediğiniz bir sünnet kaldığında zayıf ve uydurma hadîsler ile amel edersiniz.
Gece namazının fazîletini bildiği halde uykusundan kıyâm etmeye üşenen insanlar, bid’atleri “sâlih amel işliyoruz” diyerek -hâşâ- Rabblerini kandırmaya mı çalışıyorlar?
