دراسَـة
Open in Telegram
@diraase لا إله إلا الله، ولا رب لي سواه. "عرفتُ الحياةَ طريقًا إليك، وليست مُنايَ ولا مُستقرِّي"..
Show more896
Subscribers
No data24 hours
No data7 days
No data30 days
Posts Archive
896
فاجعل اللهم عملي كله صالحًا، واجعله لوجهك خالصًا، وتقبله مني قبولاً حسنًا..
وآخر دعوانا أن الحمد لله رب العالمين.
896
﴿ربِّ أدخِلني مُدخَلَ صِدقٍ وأخرِجني مُخرجَ صدقٍ واجعل لي من لدُنكَ سُلطانًا نصيرًا﴾ ..
Sosyal medyada ilmi yaymakla Allah’a davetin lezzetini tadarken, kişinin dîninden eksilttiği şeyler olduğu da hakîkattir. Bunun en büyüğü ise ihlâstır.
Evet öğrendiğini öğretmen vâcibtir, fakat bu davet ve bu öğretim sosyal medyada olduğu zaman kişinin ahlâkından çaldığı çok şey var. Bilhassa müslüman hanım için. Zira evinde karar kılması kendisine emredildiği zaman, bu onun varlığının yalnızca evine girebilecek kimseler tarafından bilinmesi ve onun mevcûdiyetinin dâhi hicâb ile örtülmesinin daha hayrlı ve fazîletli olmasından dolayı idi. Bu yüzden Allah subhânehu ve teâlâ hicâbı emrettiğinde “bu onların tanınmamaları için daha uygundur” buyurarak ona hicâb emrindeki hikmeti beyân etmiş, öğretmişti. Fakat sosyal medya ona; ne kadar sakınsa da yaşamından bir parçayı göstermesine, şahsiyet ve hitâbetini izhâr etmesine sebeb oldu, bu Allah’ın Kitâbı’nı ve O’nun hükümlerini okuyan bir müslüman için kalbi huzursuz eden bir şeydir.
Bunu da ancak sosyal medyayı davet değil fakat en azından keyfî niyetle kullanan kız kardeşlerime bir nasîhat olsun diye hatırlatıyorum. Ömür geçiyor. Hayât kısa. Hesâb her gün bize daha da yaklaşıyor. Buna karşı ise kalplerimizdeki takvâ azığı her geçen gün azalıyor..
Yalnızca bir kişinin Allah’a ve Rasûlü’ne sevgi ve bağlılığını artırmaya veya yalnızca bir kişinin yalnızca tek bir harâmı terk etmesine vesîle kılındıysak Allah’a hamd olsun. Eğer burada varoluşumuz Allah’ın rızâsından çok gadabına sebeb olduysa, bunun için de Rabb’imizden af dileriz..
Diraase, var olduğundan itibaren -onun varoluş sebebi olan- ilmî basamak yolunu dosyalar haline getirmek, böylece inşâAllah dosyaların kalıcı olmasını ve daha büyük bir kitleye ulaşmasını sağlamak tek gayesiydi. Fakat sosyal medyaya sürekli ara vermek bu girişimin her defasında duraksamasına sebeb oldu. Ve fakat Allah’a hamd olsun, Allah bu temennî ve gayeyi dört yıl sonra tamâmına erdirdi. Kolaylaştırıp muvaffak kıldığı her hayr için hamd O’nadır.
Sizden burada kanalı, veya sosyal medyada hesâbı bulunan ve insanları hayra davet eden her kimseye derim ki; sakın sosyal medyadaki paylaşımlarınız ve varoluşunuz, sizi Allah’tan alıkoymasın. Sizi ihlâstan ve kalbinizin ıslâhından alıkoymasın. Allah’tan dâimâ ihlâsı ve takvâyı isteyin, ve hiçbir harâmı nefislerinizde küçük görmeyin.
Kalplerinizi Allah azze ve celle’den oyalayan her şeyi kalplerinizden azat edin. Kur’ân’a sımsıkı tutunun ve onun ahkâmına karşı sıddîklar olun. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in akîde ve sünnetine sarılın, onun sünnetlerini araştırın, onun sünnetini nefislerinizde ve amellerinizde beyân etmekten çekinmeyin. Vallahi bugün onun sünnetlerinden bir sünneti terk eden, belki de hakkı bir daha asla bulamayacağı çetin bir zamandadır.. İlme yönelin, ve onu ancak Allah için taleb edin. Ve bilin ki selefin ilmine yönelmeyenin ne Kur’ân’ın ne de Sünnet’in fıkhından nasîbi yoktur.
Amellerinizi, velev ki elbisenizle de olsa örterek insanlardan saklayın. Sonra bu amellerinizi kucaklayarak muhlisler olarak Rabb’inize koşun, tâ ki O’na kavuşasınız. Rabb’inize kalplerinizle yönelin, ve kalplerinizle O’na kulluk edin. Sakın ‘duâ’yı terk etmeyin. Bilin ki bu dünyâdaki en büyük zenginlik O’nu tanımak ve en büyük lezzet O’na tâat üzere yaşamaktır.
Önce nefsime ve sonra sizlere, Allah azze ve celle’nin ve Rasûlü’nün sallallahu aleyhi ve sellem vasiyyeti üzere vasiyyet ediyorum; Allah’a karşı takvâ üzere olun. Allah’a karşı takvâ üzere olun. Allah’a karşı takvâ üzere olun.
Dünyâ sizi aldatmasın.
Vesselâmu aleykum ve rahmatullahi ve berakâtuh.
896
الحمد لله.. الحمد لله الذي بنعمته تتمّ الصالحات..
Sâlih amellerin O’nun lütfuyla tamamlandığı Allah’a hamd olsun..
Elhamdulillah, diraase ilmî basamak dosyaları bir yılı aşkın süren hazırlığın sonunda tamâmına erdi.
Bu süre zarfında -yaklaşık on dört ay- bu dosyaları bekleyen kardeşlerimizin sayısı üç-beş değildi. Birçoğunuzu beklettik, bunun için evvelâ haklarınızı helâl ediniz. Fakat bu sorumluluğun büyüklüğü derin bir araştırma yapmayı gerektiriyordu. Şeyhlerin yönlendirmeleri, eserlerin seçimi, sıralaması, aşamalara ayrılması, tercüme araştırmaları.. bunları belirlemek elbette uzun sürdü. Fakat en önemli şeyi izâh etmek isteriz ki aslî ilimlerin (akîde’den hadîs’e kadar hazırlanmış dosyaların) hepsi, ilim ehlinin direktifleri ve yönlendirmeleri doğrultusundadır.
Allah subhânehu ve teâlâ’dan bu ameli kendi vechi için hâlis kılmasını, her biriyle ümmetin fertlerini faydalandırmasını, bu çalışmayı onu hazırlayan ve onu görüp okuyan herkes için dünyâ ve âhirette faydalı ve bereketli kılmasını diliyorum.
Ve ümmetinin ıslâhını ve ihyâsını temennî eden, bilhassa yardım bekleyen gençlere Allah’ın dîninde ensâr olan, bu dînin ilâsı için küçük de olsa hırsı ve azmi bulunan ve Allah’ın dînine yardım etmeyi arzulayan herkesten; bu dosyaları ulaştırabildikleri herkese ulaştırmalarını ricâ ediyorum. Dilediğiniz herkesle, dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz. Kaynak göstermenize gerek yoktur. Dosyaları istediğiniz şekilde kaydedebilir, istediğiniz şekilde yayınlayabilirsiniz. Dosya üzerindeki ‘diraase’ başlıkları ancak bu ilmî basamaklara/bu metoda bir isim verme kastıyladır.
Dosyalar tamâmen ilim ehlinin nasîhat ettiği eserler üzerindendir, bizden katılan bir şey yoktur, bu yüzden lütfen paylaşımında geri durmayın. Böylesi bir yönlendirmeyi bekleyen birçok müslüman var, fakat buna (sahîh ilme) ulaşmada millet olarak büyük bir yaramız var. Allah’ın lutfettiği bu nimeti yayabildiğimiz kadar yayalım.
İbn Useymîn dedi ki: “Kendime ve sizlere vasiyyetim şudur: insanlar arasında ilmi yaymaya gayretli olun ve hiçbir şeyi basît/hakîr görmeyin. Sen eğer birine bir şey öğretsen ve o da onunla amel etse, sonra bir başkası sonra bir başkası sonra bir başkası alıp amel etse, senin insanlara öncülük ettiğin bu amel ile her amel edenin ecrinin bir misli, sana yazılır..”
Beşîr el-İbrâhîmî dedi ki: “O’nun (subhânehu ve teâlâ) rızâsına götüren yolların en büyüğü; O’nun kulları arasında ilmi yaymaktır.”
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
«Bir hurmayla da olsa, tasaddukta bulun..»
«Yarım hurma ya da daha azı ile de olsa kendinizi ateşten koruyun..»
Vallahi bir hurma, sâhibini ateşten koruyorsa, Allah’a gideceği yolu bilmeyen ve yolunu kaybetmiş bir ümmete Allah’a giden yolu göstermenin mükâfâtı nedir?..
﴿وما أسألُكُم عَلَيهِ مِن أجرٍ إن أجرِيَ إلّا عَلى رَبِّ العالَمين﴾
﴿إن أُريدُ إلَّا الإصلاحَ مَا استَطَعتُ وَما تَوفيقي إلّا باللهِ عَلَيهِ تَوَكَّلتُ وإليهِ أُنيب﴾ ..
896
لقد تاب على يدي في مجالس الذكر أكثر من مئتي ألف، وأسلم على يدي أكثر من مئتي نفس، ولَكَم سالتْ عين متجبر بوعظي لم تكن تسيل، ولقد جلست يوما فرأيت حولي أكثر من عشرة آلاف، ما فيهم إلا من رق قلبه أو دمعت عينه.
فقلتُ لنفسي: كيف بكِ إذا نجوا وهلكتِ؟!
ابن الجوزي رحمه الله
Zikir meclislerinde iki yüz binden fazla insan benim vesilemle tevbe etti. İki yüzden fazlası benim elimle müslüman oldu. Nice kibirlinin akmayan gözyaşı, benim vaazımla sel olup aktı. Bir gün oturdum, etrafımda on binden fazla insan vardı, içlerinde kalbini huşû kaplamış yahut gözleri dolu olandan başkasını göremezdin.
O an kendime dönüp dedim ki: Ne dersin, ya onların hepsi kurtulsa, ve sen helâk olsan?
İbnu’l Cevzî rahimahullah
896
كان بشر يصلي فيطول، ورجل وراءه ينظر، ففطن له، فلما انصرف، قال: لا يعجبك ما رأيت مني، فإن إبليس قد عبد الله دهرًا مع الملائكة.
سير أعلام النبلاء ٣٦١/٨
Bişr namaz kılarken namazını uzattı, bu sırada arkasındaki bir adam da onu izliyordu. Bişr onu fark edip namazını bitirince ona dedi ki: “Benden gördüğün şey hoşuna gidip seni aldatmasın. Şüphe yok ki İblîs de çok uzun zaman meleklerle birlikte Allah’a ibâdet etmişti.”
Siyeru Alâmi’n Nubelâ 8/361
896
“İlim kaldırılmadıkça, depremler çoğalmadıkça, zaman birbirine yakınlaşıp kısalmadıkça, fitneler zuhur etmedikçe, herc (yani öldürme hâdiseleri) çoğalmadıkça, malınızda bolluk olup bereketlenmedikçe, kıyâmet kopmayacaktır.”
Buhârî 1036
Hadîsteki, kıyâmetin bir âlâmeti olan ‘depremlerin artması’ ne demektir?
1- Çokça tekrarlaması, yeryüzünde deprem olmayan bir an geçmemesi
2- Yeryüzünün birçok yerini kaplayıp her yerde sarsıntı vukû bulması
3- Depremin hiç durmadan/sâkinleşmeden devâmlı olması, (arzı devâmlı sarsması)
Hepsi (hadîse) açıklama olarak doğrudur.
Şeyh Muhammed Tâhirî
896
يجب على الداعية إلى الله تعالى أولاً أن يبدأ بدعوة الناس إلى توحيد الله تعالى وإفراده بالعبادة، ومحبته والتعلق به، ورجائه، والخوف منه، وتعظيمه جل وعلا، وإفراد نبيه صلى الله عليه وسلم بالمتابعة والاقتداء، وتحذير الناس مما ينافي ذلك كله من الكفر بأنواعه والشرك بأقسامه، والنفاق بدرجاته، ثم بعد ذلك باقي أصول الدين وعلى رأسها الصلاة، ثم الزكاة ثم الصيام ثم الحج، ولا يغرق في الجزيئات ويترك الأصول، فإذا سار على هذا النهج فليبشر بنجاح دعوته.
الشيخ عبدالله السعد
Allah’a davet eden kimsenin, insanları evvelâ; Allahu teâlâ’nın Tevhîdine ve ibâdette O’nu birlemeye, O’na bağlanmaya, O’na ümit beslemeye, O’ndan korkmaya, O’nu tazîm etmeye, O’nun Nebîsini (sallallahu aleyhi ve sellem) takip edilmeye ve örnek alınmaya layık tek kişi görmeye, ve sonra tüm bu zikredilenleri yok sayacak bütün küfür, şirk ve nifâktan sakınmaya davet etmesi gerekir. Ondan sonra dînin geriye kalan usûlüne/esâslarına davet eder. Bunun başında namaz vardır, sonra zekât, oruç, hacc gelir.. Dînin aslını/usûlünü bırakıp da (büyük bir faydası olmayan) ufak şeylere davet etmekle oyalanmaz.
Eğer bu yol üzere ilerlerse, davetinde muvaffak oluşuyla müjdelensin..
Şeyh Abdullah es-Sa’d
896
قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: إذا أرادَ الله بعبدٍ خيرًا استعملَهُ. فقيل: كيفَ يستعملُهُ يا رسولَ الله؟ قال: يوفِّقُهُ لعملٍ صالحٍ قبلَ الموت.
رواه الترمذي
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
“Allah bir kulu hakkında hayır dilerse o kulunu kullanır.” Denildi ki: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Kulu nasıl kullanır?’ Buyurdu ki: “Ölümünden önce onu sâlih amel işlemeye muvaffak kılar.”
Tirmizî, 2142
896
-3-
قال عبدالعزيز الطريفي: تلازم بين إطلاق البصر وبين الزينة، وذلك أنه لا تكثر التزين للرجال الأجانب إلا من أطلقت بصرها فيهم، فتشوفت إليهم ببصرها، فزينت بدنها ولبسها، ولو لم تطلق بصرها لم يكن في القلب داع للتزين لهم، ومن حفظت بصرها، حفظت فرجها، ولم يقع في قلبها جذب الرجال إليها في الزينة، لأن القلب خال منهم!
Abdulazîz et-Tarîfî dedi ki: Bakışı serbest bırakmakla zînet arasında bir münâsebet vardır; yabancı erkeklere bakan ve onlara bakmayı arttıran kadından başkası süslenmeyi çoğaltmaz, bedenini ve giyimini süslemez. Şayet kadın bakışını serbest bırakmamış olsa, kalbinde onlar için süslenmeye iten bir sebeb bulunmazdı. Zira gözünü koruyan kadın, iffetini de korur. Onun kalbinde, zînetiyle erkeklerin dikkatini çekme gayesi olmaz, çünkü onun kalbi zaten onlardan yana boştur (onları düşünmez).
قال عبدالعزيز الطريفي: تأثم المرأة في عرض صورتها على من يفتتن بذلك من كل ناظر، وبعدد الناس تكون الآثام.
Abdulazîz et-Tarîfî dedi ki: Kadın, kendisinin profil fotoğrafını görüp de fitneye düşen her kimsenin bakışıyla günaha düşmüştür. Görenlerin sayısı arttıkça, günahının büyüklüğü artar.
قال عبدالله العصيمي: المرأة المحافظة على دينها وحجابها وعفَّتها -وإن كان محيطها ومن حولها يعجُّ بالفساد- فإنها يُضرب بها المثل للإقتداء، يقتدي بها الرجال والنساء، كما كانت امرأة فرعون مثلاً للعالمين، وأما عكسها فسقوطها من عين الله كافٍ في ذمِّها وبعدها.
Abdullah el-Useymî dedi ki: -Etrafı fesâdla dolu olsa da- dînini, hicâbını ve iffetini koruyan bir kadın, kendisinin örnek alındığı bir misâl olur. Onu erkekler de kadınlar da örnek alır, tıpkı Firavun’un eşinin âlemlere misâl-örnek olduğu gibi. Aksi takdirde bir kadının Allah’ın nazarından düşmesi, onun yerilmesi ve ondan uzak durulması için yeterlidir.
قال عبدالله العصيمي: يحرم على المرأة أن تُظهر خضوعها لغير محارمها سواء كان ذلك صوتاً، أو كتابةً، أو رموزاً، أو إشارةً، ويُعظم الإثم إذا كانت ممن يُقتدى بها، وكلما كانت المرأة بعيدةً عن مخالطةِ الرجال، كان ذلك أصونَ لعرضها، وأحوَط لدينها.
Abdullah el-Useymî dedi ki: Kadının, mahremlerinden başkasına yumuşaklığını (kibarlığını) göstermesi harâmdır. Sesiyle olsun, yazdığı şeyle olsun, bir sembol yahut bir işâretle olsun, hüküm aynıdır. Eğer ki örnek alınan biriyse vebâli daha da büyüktür. Bir kadın erkeklerle ilişkiden (iletişim ve yakınlıktan) ne kadar uzak olursa, bu onun şerefi için en korunaklı, dîni için de en güvenilir olanıdır.
896
-2-
قال ابن باز: إخراج المرأة من بيتها الذي هو مملكتها ومنطلقها الحيوي في هذه الحياة إخراج لها عما تقتضيه فطرتها وطبيعتها التي جبلها الله عليها.
İbn Bâz dedi ki: Kadını, onun saltanâtı ve en özgür olduğu yer olan evinden çıkarmak, onu Allah’ın kendisini yarattığı fıtrat ve tabîattan çıkarmaktır.
قال عبد الرزاق البدر: فإن المرأة إذا قرّت في بيتها تحقق لها الوقار، بينما إذا كانت خرّاجة ولّاجة فإن هذا الخروج والولوج، وعدم القرار في البيوت يفضي بها إلى البعد عن الوقار.
Abdurrezzâk el-Bedr dedi ki: Kadın evinde kalıp karâr kıldığı zaman vakârı elde eder. Evinden sürekli çıktığında ise, bu girip çıkma ve evinde karâr kılmama, onu vakârdan uzaklaştırır.
﴿وَقَرنَ فِي بُيُوتِكُنَّ وَلَا تَبَرَّجنَ تَبَرُّجَ الجَاهِلِيَّةِ الأُولَى﴾
قال مجاهد: كان النساء يتمشين بين الرجال، فذلك التبرج.
«Evlerinizde oturun ve ilk câhiliyenin teberrucu gibi teberruc etmeyin» âyeti hakkında Mucâhid dedi ki: Kadınlar erkeklerin arasında yürürlerdi, işte bu teberructür.
قال الحسن البصري: أتدعون نساءكم ليزاحمن العلوج في الأسواق؟ قبح الله من لا يغار.
Hasen el-Basrî dedi ki: Siz kadınlarınızı (çarşılara göndererek) çarşılarda îmânsız adamlarla karışmaya mı davet ediyorsunuz?! Allah kıskanmayan adamın yüzünü karartsın.
قال الإمام أحمد: كل شيءٍ من المرأة عورة، حتى ظُفرها، وقال: الزينة الظاهرة والثياب، وكل شيءٍ منها عورة حتى الظفر، وقال: ظفر المرأة عورة، وإذا خرجت فلا يَبين منها لا يَدُها ولا ظُفرُها ولا خُفُّها؛ فإن الخفَّ يصفُ القدم.
İmâm Ahmed dedi ki: Kadının her şeyi avrettir (örtülmesi gerekir), tırnağı dahi.
Yine şöyle dedi: Görünen zîneti ve elbisesi, özetle ondaki her şey, hatta tırnağı bile avrettir.
Yine demiştir ki: Kadının tırnağı avrettir. Dışarı çıktığı zaman ne elini, ne tırnağını ne de terliğini/ayakkabısını gösterir, zira terlik ayağı vasfeder.
قال ابن عثيمين: الواجب عليها عند الخروج من البيت ستر كفيها وقدميها وجهها بأيّ ساترٍ كان، لكن الأفضل لبس قفازين كما هو عادة نساء الصحابة رضي الله عنهن عند الخروج ودليل ذلك قوله صلى الله عليه وسلم في المرأة: «ولا تلبس القفازين» (رواه الترمذي ٨٣٣). وهذا يدلّ على أنّ من عادتهنّ لبس ذلك.
İbn Useymîn dedi ki: Evden çıktığı zaman kadına gereken ellerini, ayaklarını ve yüzünü -ne ile örterse örtsün- örtmesidir. Elleri için efdal olan, sahâbe kadınlarının evden çıktıkları zaman yaptığı gibi eldiven giymesidir. Bunun delîli, ihrâmlı kadın hakkında Nebî ﷺ’in «İhrâmda kadın eldiven giymesin» hadîsidir. Bu hadîsten anlaşılır ki eldiven giymek onların adetlerindendi.
قال الألباني: أفضل ما تلبسه المرأة هو اللون الأسود لما فيه من زيادة الوقار والحشمة والابتعاد عن الزينة، وكان هذا هو الغالب على نساء الصحابة رضي الله عنهم.
el-Elbânî dedi ki: Kadının (dışarıda) giyeceği en güzel renk siyahtır. Zira siyah asâlet, vakâr ve hayâyı artırır, zînetten de uzaktır. Sahâbe hanımlarının çoğunluğunun da tercîhi bu olmuştur.
قال الألباني: والمقصود من الأمر بالجلباب إنما هو ستر زينة المرأة، فلا يعقل حينئذٍ أن يكون الجلباب نفسه زينة.
el-Elbânî dedi ki: Kadınlara dış kıyafetin emredilmesi, kadının zinetini/süsünü örtmek içindir. Hal böyleyken dış kıyafetin kendisinin bir süs olması akledilemez.
قال الشنقيطي:
كون المرأة لا تخرج من بيتها من صفات جمالها.
Şenkîtî dedi ki:
Kadının evinden çıkmaması, onun güzelliğinin sıfatlarındandır.
قال فريد الأنصاري: وإنما الفتاة المؤمنة هي التي تمر كما تمر الملائكة، ستيرة حيية، تزينها السكينة ويجللها الوقار.
Ferîd el-Ensârî dedi ki: Mu’min kızın geçişi (yürüyüşü), meleklerin geçişi gibidir. O utangaç ve hayâlıdır. Onu ağırbaşlılık süslemiş ve vakâr örtüp setretmiştir.
896
﴿حُورٌ مَقْصُوراتٌ فِي الْخِيامِ﴾ الرّحمن: ٧٢
قال ابن جزي رحمه الله:
الحُور: جمع حوراء.
والمقصورات: المحجوبات.
لأن النساء يُمدحن بملازمة البيوت، ويُذممن بكثرة الخروج.
«Çadırlarda gizlenip korunmuş hûriler vardır» Rahmân: 72
İbn Cuzeyy rahimahullah dedi ki:
el-hûr: hurînin çoğuludur (hûriler); el-maksûrât ise: örtünmüş, gizlenmişler, demektir.
(Cennet kadınlarını Allah böyle vasfetmiştir), Çünkü kadın evine bağlılığıyla övülürken, dışarıya çıkmasıyla yerilir.
قالت امرأة عبد الله بن مسعود: اكسني جلبابا.
قال: كفاك الجلباب الذي جلببك الله عز وجل: بيتك.
Hanımı Abdullah b. Mesûd’a ‘Bana cilbâb giydir (temin et)’ dediğinde Abdullah dedi ki: “Sana cilbâb olarak, Allah’ın sana giydirdiği cilbâb yeter: evin.”
وذكر أن سودة قيل لها: لم لا تحجين ولا تعتمرين كما يفعل أخواتك؟ فقالت: قد حججت واعتمرت، وأمرني الله أن أقر في بيتي.
قال الراوي: فوالله ما خرجت من باب حجرتها حتى أخرجت جنازتها رضوان الله عليها.
Nebî ﷺ’in zevcesi Sevde radiyallâhu anhâ’ya ‘Diğer kız kardeşlerin gibi neden sen de hacc ve umre yapmıyorsun?’ denildiğinde dedi ki: “Ben hacc da yaptım umre de. Bundan sonra Allah, bana evimde karâr kılmamı emretmiştir.”
Râvî dedi ki: Allah’a yemin olsun, o cenâzesi çıkıncaya kadar hücresinin kapısından çıkmadı, Allah ondan râzı olsun.
ذكر الذهبي في تاريخه عن فاطمة بنت العطار البغدادية رحمها الله أنها خرجت من البيت ٣ مرات: يوم تزوجت ويوم حجت ويوم ماتت.
Zehebî, Fâtıma b. el-Attâr rahimahallah’ın evden yalnızca üç kere çıktığını nakletmiştir: Evlendiği gün, hacc yaptığı gün ve vefât ettiği gün.
قال عبد الله بن مسعود رضي الله عنه:
إنما النساء عورة، وإن المرأة لتخرج من بيتها وما بها من بأس فيستشرف لها الشيطان فيقول: إنك لا تمرين بأحد إلا أعجبته! وإن المرأة لتلبس ثيابها فيقال: أين تريدين؟ فتقول: أعود مريضًا، أو أشهد جنازة، أو أصلي في مسجد، وما عبدت امرأة ربها مثل أن تعبده في بيتها.
Abdullah b. Mesûd radiyallâhu anh dedi ki:
Şüphesiz ki kadınlar avrettir. Ve şüphesiz ki bir kadın normal bir şekilde evinden çıkar da, şeytân bakışlarını ona çevirir ve ona “Sen yanından geçtiğin herkesin ilgisini çekiyorsun” der.
Yine bir kadın cilbâbını giyer ve kendisine ‘Nereye gidiyorsun?’ denildiğinde “Hasta ziyâret edeceğim, bir cenâzeye katılacağım, namazı mescidde kılacağım” der. Halbuki hiçbir kadın Allah’a, evindeki ibâdetinden daha güzel bir şeyle ibâdet etmemiştir.
قـال سفيان الثوري: ليس للمرأة خير من بيتها، وإن كانت عجوزا.
Sufyân es-Sevrî dedi ki:
Kadın için evinden daha hayrlısı yoktur, velev ki yaşlı olsun.
قال الماوردي الشافعي: والمرأة منهية عن الاختلاط بالرجال، مأمورة بلزوم المنزل.
Mâverdî dedi ki:
Kadın erkeklerle ihtilâttan nehy edilmiş, ve evinde kalmakla emredilmiştir.
896
Allah subhânehu ve teâlâ erkek-kadın bütün kullarına bakışları indirmeyi emretmiştir. Yani erkek (mahremi olmayan) yabancı kadına, kadın da yabancı erkeğe bakamaz. Bu bir emirdir. Bu yalnızca ahlâkî bir tutum yahut dindarlığa bağlı bir husus değildir. Bu, tıpkı Allah subhânehu ve teâlâ’nın emrettiği diğer evâmiri gibi, bir emirdir.
Bu yüzden müslüman kul bilsin ki, kastî olarak bakmaması dışında, fotoğraf yahut gerçek olsun, irâdesiyle baktığı her kimse ile aleyhine günah yazılmaktadır. Bakıştaki niyet ise bu günahı büyütür.
Buna rağmen kasıtsız olarak bakma hakkında dahi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den şu haber gelmiştir:
«Cerîr radiyallâhu anh dedi ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e kasıtsız ve ansızın -bir kadına- bakmanın hükmünü sordum. “Derhal gözünü başka yöne çevir” buyurdu.» •Sahîhi Muslim
Bu Rabbânî bir emirdir. Aileden, akrabadan her kim olursa olsun, zarûriyet olmaksızın muhâtabın yüzüne bakmak, bakarak konuşmak harâmdır. Bunun bir diğer delîli ise erkeğin evlenmek istediği kimsenin yüzüne bakmaya cevâz verilmesidir, denilmiştir ki ‘buna cevâz verilmesi, bunun dışındaki durumlarda kadına bakmanın helâl olmadığının delîlidir’.
Bu sebeble sosyal medyada fotoğraf-video paylaşan, yahut aynı şekilde bir başkasını paylaşanlar; vesîlesiyle bakan her kişinin bakışının günahını da yüklenmekte olduklarını unutmasınlar.
Eğer paylaşan kişiye de bakmak helâl değilse hem kendi bakışının günahını hem de belki de binlerce bakışın günahını yüklenecektir. İşte bu Allah subhânehu ve teâlâ’nın şu âyetinde bildirdiği kimsedir:
«Ve and olsun onlar kendi günahlarıyla beraber onlara tâbi olanların günahlarını da taşıyacaklar..»
«Ve and olsun ki onlar kendi günahlarını eksiksiz olarak yüklenecekleri gibi, dalâlete düşürdükleri kimselerin günahlarından da taşıyacaklardır..»
“İnsanlar kıyâmet gününde kendi günahlarını taşıyacaklar. Fakat insanlardan bir grup hem kendi günahını, hem de başkalarının günahını taşıyacaktır.” •İbrâhîm es-Sekrân
‘Harâma bakış’ bu asırda müslümanlar içinde dahi tüm kanûnu yitirmiş, uyarılıp hatırlatıldıkları halde müslümanlar hiçbir hatırlatmayı umursamaz hâle gelmiştir. Halbuki öğüt almaya lâyık görmedikleri ‘bakış’ her türlü belânın başıdır. İmâm Cuveynî demiştir ki: “Bakış, fitnenin kaynağıdır.”
Göz eğrilik içindeyken kalp istikâmeti bulamaz. İmâm Ahmed’e “Bir adam tevbe etti ama harâma bakmayı terk etmiyor?” denildi. Dedi ki: “Bu nasıl bir tevbedir? Nice bakışlar vardır ki sâhibinin kalbinde büyük huzursuzluklar bırakmıştır!”
“Kim kendisine helâl olmayan bir kadına bakarsa kalbini yormuş, îmânından eksiltmiş ve kendisinden kurtulamayacağı şeylere düşmüştür.” •İbn Useymîn
Sonra, âlimlerin icmâen söylediği bir şey vardır ki:
“Gözünü korumayan, basîret ve firâsetten mahrûm bırakılır.”
Yani baştaki göz (basar) harâmla karardığı zaman, Allah kalpteki gözü (basîreti) aydınlatmaz.
İbn Teymiyye rahimahullah dedi ki:
“Gözü harâmdan sakınmak, kalpte bir nûr ve bir firâset mîrâs bırakır. Allahu teâlâ ise kulunu, işlediği amelden daha güzeli ile mükâfâtlandırır; bu yüzden kul gözünü harâmdan sakındığı zaman, Allah onu bundan daha hayırlısı ile mükâfâtlandırır ve onun basîret nûrunu aydınlatır. Ona ilim, marifet, hakîkat ve bunun gibi kalbin basîretine ulaşan kapıları açar.”
İbnu’l Kayyim rahimahullah dedi ki:
“Gözü harâmdan sakınmak, sâhibine ilim yollarını ve kapılarını açar ve ilme ulaşma sebeblerini ona kolaylaştırır. Bu ise gözünü sakınanın, kalbine bahşedilen ‘nûr’ sebebi iledir.. Zira kalp nûrlandığı zaman; onda ilmin hakîkatleri zuhur eder, kalp o hakîkatleri çabuk keşfetmeye başlar ve bir hakîkatten diğerine nufûz edip durur (bir hakîkati gördükçe basîreti aydınlanır ve daha çok hakîkati görmeye başlar). Kim de gözünü serbest bırakırsa kalbi bulanır, kararır, ve böylece ona ilmin kapısı ve yolları kapanır..”
Buradan anlaşılır ki, gözü korumamak, kalbin Allah’a yakınlığına engeldir. Zira göz gördüğünü kalbe iletir ve onu meşgûl eder:
“Kul için bakışını korumamaktan daha zararlı bir şey yoktur. Harâma bakmak, kulun Rabb’i ile arasına korkunç bir uzaklık koyar..” •İbnu’l Kayyim
896
من كان سليم القلب فإن الله تعالى قد يهبه فراسة يعرف بها الإثم؛ حتى إنَّ نفسه لا تطمئن إليه ولا ترتاح له، وهذه من نعمة الله على الإنسان.
ابن عثيمين رحمه الله
Kalbi kötülükten selîm olana, Allah azze ve celle kendisiyle günahı bildiği bir ‘firâset (ilim)’ bahşeder. Böylece onun nefsi bile günahtan rahatsız olur ve huzursuzluk duyar. Bu, Allah’ın insana olan nimetlerinden biridir.
İbn Useymîn rahimahullah
896
Anlaşılır ki, insanlardan “fırkai nâciye” olmaya en lâyık ve hak sâhibi olanları hadîs ve sünnet ehlidir. Onlar ki, onların Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’den başka mutaasıbı oldukları ve örnek aldıkları önderleri yoktur.
Onlar, Onun (sallallahu aleyhi ve sellem) sözlerini ve hallerini en iyi bilenlerdir. Sözleri ve halleri hakkında sahîh ve bâtıl olanı en iyi ayırt edebilen, sözleri ve davranışlarını anlama husûsunda ehli marifet ve fakîh olanlardır. Onlar Onun ﷺ söz ve davranışlarına îmân, amel ve sevgiyle tâbi olmada, bunlara sarılanlara dostluk etmede ve bunlara düşmanlık edenlere de düşman olmada insanların îmâmlarıdırlar.
Şeyhulislâm İbn Teymiyye rahimahullah
