en
Feedback
Risâle-i Nûr İzah ve Notlar

Risâle-i Nûr İzah ve Notlar

Open in Telegram

Risâle-i Nûr üzerine yapılan izah çalışmaları paylaşılmaktadır. Takip ederek istifade edebilirsiniz. Tavsiye Risâle-i Nûr Kanalları @meclisikuran @saidnursi @risaleinur_imtihan İletişim: bediuzzaman@protonmail.com

Show more
6 334
Subscribers
No data24 hours
-77 days
+1630 days
Posts Archive
Cenâb-ı Hakk’ın tekvînî olarak Zâtında, sıfâtında, esmâsında ve ef‘álinde şerîki olmadığı gibi; teklîfî olarak da Zâtında, sıfâtında, esmâsında ve ef‘álinde şerîki yoktur. Her bir fiil-i İlâhî, Cenâb-ı Hakk’ın sıfât-ı kudsiyyesine ve bin bir ism-i İlâhîsine dayanmaktadır. İrsâl-i rusül (peygamberleri göndermek) de Cenâb-ı Hakk’ın bir fiili olduğundan, o da Cenâb-ı Hakk’ın sıfât-ı kudsiyyesine ve bin bir ismine dayanmaktadır. O hâlde, her bir peygamberin gönderilmesi, sıfât-ı kudsiyyeye ve bin bir ism-i İlâhiyyeye dayanmaktadır. Dolayısıyla, kâinâtta tekvînî olarak tezáhür eden bir sıfat veyâ bir ism-i İlâhîyi inkâr etmek şirk olduğu gibi; teklîfî olarak bir peygamberi veyâ bir âyeti veyâ bir hükm-i İlâhîyi veyâ mütevâtir bir hadîsi inkâr etmek de, Nisâ Sûresi’nin 151. âyet-i kerîmesinin sarâhatiyle şirktir. Hem bir sıfatı veyâ bir ism-i İlâhîyi inkâr etmek, bütün sıfât ve esmâ-i İlâhiyyeyi inkâr etmek hükmünde olduğu gibi; bir peygamberi veyâ bir âyeti veyâ bir hükm-i İlâhîyi veyâ mütevâtir bir hadîsi inkâr etmek de, bütün sıfat ve esmâ-i İlâhiyyeyi, belki bütün peygamberleri ve onlara inzâl buyurulan vahy-i İlâhîyi inkâr etmek hükmündedir. Kaynak: İkinci İşaret’in Şerhi

Dünya Hayatı Fanidir…

32. Söz 2. Mevkıf 3. Maksat 10. Ders’den Bir Kesit: Unutulan Bir Mesele: Şükür Etmek Nasıl Olmalı? https://youtu.be/MjUITV-0ndE Youtube.com/Meclisikuran @meclisikuran

Canlı Yayın Risale-i Nur Dersi 32. Söz 3. Mevkıf (13. Ders) https://youtu.be/1q-AD2O6hcA

Abilere Ve Hatıratlara Değil, Üstadın Sözlerine Bakmak Lazım! @meclisikuran Youtube.com/MeclisiKuran

İnsân, bin bir ism-i İlâhînin âyînesi, bütün álemin hulâsası, Arz’ın halîfesi, envâ-ı mahlûkátın nâzırı ve zábiti, zî-hayâtın sultánı, kâinât sarâyının en mükerrem misâfiri, álemin en mükemmel meyvesi, hılkat-i kâinâtın gáyesi ve netîcesi, emânet-i kübrânın hâmili olduğu hâlde enâniyyetinden teberrî edip kendinde naks ve kusúrdan başka hîç bir şey görmeyerek gurûrunu kırıp alnını toprağa sürer; böylece tevâzu‘ ve mahviyyetini i‘lân edip Elláh’a kurbiyyet kesb eder; zıddiyyet i‘tibâriyle tecelliyât-ı esmâ ve sıfâta mazhar olur. Zîrâ, hadîs-i şerîfin ifâdesiyle, kulun Elláh’a en yakın olduğu ân, secdedeki hâlidir. Duánın en makbûl olduğu yer de yine secdedir. O hâlde, secdeye kapanırken Kur’ân ve Ehâdîs-i Nebeviyyede geçen duálarla çokça duá edin. Resûl-i Ekrem (sav) şöyle buyuruyor: اَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ فَاَكْثِرُوا الدُّعَاءَ “Kulun Rabbine en yakın olduğu hâl, secde hâlidir. Öyleyse orada Rabbinize çokça duá edin.” Kaynak: Dokuzuncu Söz’ün Şerhi

Acabâ, namâzı Risâle-i Nûr’da, bâ-husús şerhini yaptığımız şu “Dokuzuncu Söz”de ta‘rîf edildiği gibi kılabilen ve namâzın bütün usûl ve âdâbına riáyet edebilen, bâ-husús namâzın ma‘nâ ve hakíkatine muvâfık bir súrette bu vazífeyi edâ edebilen var mıdır? Risâle-i Nûr talebesinin en ehemmiyyetli vazífelerinden biri de, böyle hakíkí bir namâzı kılmaktır. İmâm Ebû Hanîfe demiş ki: “Namâzın on iki bin âdâbı vardır. Ben, sekiz bin âdâbını biliyorum.” Bu sözü, Diyârbakır’da bir hócaya söyledim. Dedi: “Sen ifrât ediyorsun.” Dedim: “Türkiye’deki bütün hócalar toplansak, değil âdâb ve usûlüne uygun bir namâzı kılmak, bütün âdâb ve usûlüyle abdest almayı dahi beceremeyiz.” Bütün hócalar, bu konu için bir araya gelip bir ay uğraşsa, dört mezhebe göre bütün âdâb ve usûlü ile belki bir abdest alabilirler. Bir ferdin tek başına dört mezhebe göre bir abdest almaya gücü yetmez. Zîrâ, abdestin âdâbı pek çoktur. Bir kısmını yapsa da diğer kısmını unutur. İşte, namâzı böyle usûl ve âdâbına muvâfık bir súrette kılamadığımız için, namâzın sonunda otuz üç def‘a اللّٰهِ سُبْحَانَ diyoruz. Ya‘nî, “Yâ Rabbi! Sen her türlü kusúrdan münezzehsin. Emrine ittibâ‘ ederek namâz ibâdetini edâ ettim; ancak, usûl ve âdâbına uygun bir namâz kılamadım. Kıldığım bu namâzda dahi pek çok kusúrâtım olmuştur. Kusúrâtımı i‘tirâf ediyor; afv ve mağfiretimi nihâyetsiz rahmetinden taleb ve niyâz ediyorum” diyoruz. Hem tesbîhâttâ otuz üç def‘a اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ diyoruz. Ya‘nî: “Yâ Rabbi! Namâzda sana şükr ettim. Fakat, o şükrüme de bir şükür lâzımdır. Zîrâ, hamd ve şükür vazífesini de hakkıyla îfâ edemedim.” Hem otuz üç def‘a اَكْبَرُ اَللّٰهُ diyoruz. Ya‘nî, “Ey Rabbim! Namâzda Seni gereği gibi ta‘zím edemedim. Zîrâ, Sen, nihâyetsiz kemâl sáhibisin. Benim acz, fakr, naks ve kusúrdan başka bir sermâyem yoktur. Kılmış olduğum namâz da naks ve kusúrdan hálî değildir” diyoruz. Kaynak: Dokuzuncu Söz’ün Şerhi

Tevhîde açılan en büyük pencere rızık, hidâyet ve şifâdır. Eğer bunlar esbâb ve tabîata verilirse, bu pencereler kapanır ve bütün teşekkürât ve minnetdârlık o sebeblere verilir. İşte, Kur’ân-ınMu‘cizü’l-Beyân, pek çok âyet-i kerîmesinde “rızık, hidâyet ve şifâ” gibi fiillerin doğrudan doğruya Hálık-ı Kâinâtın birer hediyyesi ve ni‘meti olduğunu bildiriyor, esbâb ve tabîatı şiddetle redd ediyor, bütün teşekkürât ve minnetdârlığın Ma‘bûd-i Bi’l-hak olan Elláh’a mahsús olduğunu ifâde ediyor. Zîrâ, nev-ı beşerin en fazla gaflete düşüp esbâba verdiği üç fiil; hidâyet, rızık ve şifâdır. Dâire-i kesretin en büyük ni‘meti, îmândır. “Filan şeyhe gittim, îmân bana nasíb oldu” deyip îmân ni‘metini sebebe vermek veyâhúd “Ben çalıştım, îmânı kazandım” demek yanlıştır. Zîrâ, dâr-ı saádet olan Cennet’i kim yaratmışsa, hüsn-i mücerred olan îmân ni‘metini bahş eden de O’dur. Çünkü, îmân,Cennet’in bahâsıdır. O hâlde, Cennet’i, mahall-i mükâfât olarak veremeyen, onun anahtarı olan îmânı da veremez. Bu, hîç kimsenin haddi değildir. Kaynak: İkinci Şua’ın Şerhi

Evet, insânın kemâli Hálık’ını tanımakladır. Bir belâ, bir musíbet geldiği zamân aczini ve za‘fını anlayıp dergâh-ı İlâhîye duá ve niyâz ile ilticâ eden nerede; feryâd ü figán koparıp hükm-i İlâhîye isyân eden nerede? Akıllı, edebli, Sultán-ı Kâinâta karşı terbiyesini takınmış kâmil bir mü’min nerede; akılsız, edebden mahrûm, mağrûr, zelîl bir ásí nerede? Dünyânın belâ ve musíbetleri yağmur gibi geldikçe, iki noktayı elden bırakmayın. Biri: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ deyip şükr edin. Diğeri: Duá ve niyâz iledergâh-ı İlâhîye ilticâ edin. “İsteğim verilmedi” deyip duádan vaz geçmeyin, rahmet-i İlâhiyyeden ümîd kesmeyin. Yüzyirmi yaşına kadar çocuğu olmayan Zekeriyyâ (as)’ın duásına icâbet edip ona Yahyâ (as) gibi bir veled-isálihi ihsân eden Rahîm bir Rabbi unutmayın. Kezâ, dokuz yüz elli seneteblîğ-i risâlet vazífesine karşı putperest kavminden ezâ ve cefâ görenNûh(as)’ın duásını hátırlayın. Elláh (cc), onun duásı hürmetine ehl-i küfrü helâk etti, ehl-i îmâna necât verdi. Duánın ne zamân, nerede ve nasıl kabûl olunacağı mechûlümüzdür. Hulâsa: Beşer, iki noktayı aslâ unutmamalıdır: Biri: Cenâb-ı Hak, “Rahîm” isminin tecellîsiyle îmânve ubûdiyyet ile dergâh-ı rahmetine ilticâ eden mutí‘kullarının duálarını kabûl edip onlara maddî ve ma‘nevî ihsân veikrâmda bulunur. Diğeri: İnkâr ve isyânları sebebiyle gadab-ı İlâhîye dûçâr olan ásí kullarını “Azîz” isminin tecellîsiyle maddî ve ma‘nevî helâk ve azâba müstehakeder. Kaynak: İkinci Şua’ın Şerhi

‏"🌙عيد مبــــــــــــــــــــارك🌙" "Sevabını sadece Allah'tan bekleyerek Ramazan ve Kurban bayramı gecelerini ihya eden kimsenin kalbi, kalplerin öldüğü gün ölmez" buyurur Rasûlullah ﷺ Rabbim, bizleri bu geceyi ibadet ve taat ile geçirenlerden eylesin. تقبل الله منا ومنكم صالح الأعمال وكل عام وأنتم بخير @bediuzzaman Kanalı olarak Ramazan Bayramınızı tebrik eder, sizin ve sevdikleriniz hakkında hayırlar getirmesini temenni ederiz. Rabbim bu bayramı, uhuvvet ve muhabbetimizin pekişmesine, âlem-i İslâm'ın kalbî ve fikrî ittihadına ve insanlık âleminin intibahına vesile kılsın T.me/bediuzzaman

Risale-i Nur’un Masadakı Olduğu Ayet Hangisidir ? https://youtu.be/IMOYeXuZwzA www.youtube.com/c/meclisikuran @meclisikuran

Güneş, Ay ve yıldızlar, nûrunu Cennet’ten alır; harâretini de Cehennem’den alır. Kıyâmet koptuktan sonra, izn-i İlâhî ile nûrları tekrâr Cennet’e; harâretleri ise Cehennem’e gider. Demek,bütün mevcûdât ve bütün mahlûkát, ebedî bir áleme doğru sevk edilmektedir. Dâr-ı âhirete sel gibi akıp gitmektedir. Orada hesâb ve kitâbdan sonra Cennet ve Cehennem denilen iki azím havuzda karâr kılacaktır. Böylece şu álem tasfiye edilmiş olacak; sırr-ı imtihânın netîceleri tamâmıyla tezáhür ve tebârüz edecek, dâr-ı âhiret zuhûr edecektir. İşte ey insân! Eğer ákıl isen, böyle bir günde rezîl ve rüsvâ olmamak için, kemâl-i ciddiyyet ve ihlâsla Hálık’ını râzı etmeye çalış; amel-i sálih ile O’nun afvını şiddetle taleb et; îmân, Kur’ân ve istikámet üzere sebât et ve’s-selâm! Kaynak: İkinci Şua’ın Şerhi

Karınca, sinek ve kâinâttaki herbir mevcûd, Elláh’a intisâbını bilir. O intisâb, tam inkişâf ettiği zamân o mensûbiyyet kuvvetiyle bir karınca Fir‘avn’ı, bir sinek Nemrûd’u mağlûb eder. Kezâ, Resûl-i Ekrem (asm), nübüvvet da‘vâsıyla bir Zât-ı Zü’l-Celâl’e intisâb ederek, tek başına meydâna çıktı. O intisâb sırrıyle, bütün dünyâ, hattâ kavim ve kabîlesi, hattâ amcası ona düşmân olduğu hâlde netîcede mağlûb oldular. Müslümânlar, kısa bir süre zarfında o zamânın büyük devlet ve imparatorluklarını izn-i İlâhî ile yıkarak, büyük fetihleri tahakkuk ettirdiler. İslâmiyyet de bütün bâtıl ve muharref edyâna galebe etti. Bunun sırrı ise, sırr-ı îmândır. O sırdandır ki; Resûl-i Ekrem (asm) ne feleğe, ne esbâba, ne de unsurlara zerre kadar bir te’sîr verdi. Belki bütün bunların dizgini elinde olan Zât-ı Zü’l-Celâl’e mensûbiyyetini hakkıyla bildi. Bütün bu muvaffakıyyetlerin de Elláh’a intisâbından dolayı olduğuna i‘tikád etti. İşte o mensûbiyyet sırrıyla, Resûl-i Ekrem (asm) bütün dünyâyı mağlûb ettiği gibi; bir karınca, mensûbiyyet sırrıyla dağ mesâbesinde olan Fir‘avn ve ecdâdının iki bin senelik emekleriyle binâ edilen sarâyını yıkar. O sarâylar, üç bin seneden beri yıkıldığı hâlde, bakıyye-i âsârı hâlen dağ gibi duruyor. Kaynak: İkinci Şua’ın Şerhi

Felsefenin Medeniyeti Dünyaya Saadet Getirebildi Mi!

Kezâ, bu insân birden kendine bakar, görür ki; binlerce arzû ve istekleri var; fakat hîç bir arzû ve talebi yerine gelmiyor, kâinâtta hîç bir şey onun isteğini yerine getiremiyor. Kezâ, bu insânın binlerce derd ve elemi var, fakat hîç birisinin ilâcı bulunmuyor. Sağ-sol, ön-arka, alt-üst şeklinde ta‘rîf edilen cihât-ı sitteye nazar eder, fakat yine bir çâre bulamaz. Böylece zevâl ve firâk darbesini yiyen ve kimsesizlikten dolayı hîç bir arzûsuna tam tamına kavuşamayan bu insân, binlerce derd, elem ve sıkıntı ile berâber hayâtiyyetini devâm ettirir. Şâyet dünyâya áid bütün arzû ve istekleri verilse de -fânîolduğundan-yine onu hakíkí ma‘nâda tatmîn etmeyecektir. Bununla berâber, bu insânın önünde ebedî bir yolculuğu var. O da diğer mahlûkát gibi bu yolda cebren sevkedilecektir. Zîrâ, beşer yolculuğu kesilmiyor, sür‘at peydâ ediyor. Bu zevâl ve firâk darbesini yiyen ve dalâletin müdhiş elemini hiss eden ve buna çâre bulamayan insân, bu tefekkür netîcesinde birden uyanır. Ancak îmân ve hidâyet ni‘metiyle bu elemden kurtulabileceğini derk eder; îmân ve İslâm dâiresine girer. Kaynak: İkinci Şua’ın Şerhi

İnsân, ma‘nevî bir lütuf olan bu hidâyet fiilini Hâdî isminin tecellîsine vermeyip hakíkí ma‘nâda bir peygambere veyâ bir mürşide veyâhúd bir álime verse, bu durumda büyük bir şirke girer ve o şirk sebebiyle Hâdî ismindeki ma‘nevî güzellik kaybolur gider. Netîcede o insân, müşrik olarak Elláh’ın huzúruna gider. Şâyet lütf-i İlâhî olan hidâyet fiili, Hâdî ismine verilse, bu durumda bütün peygamberân-i izám ve etba‘larını bu ismin tecellîsiyle hidâyete erdirip bu dünyâda Cennet gibi ma‘nevî bir hayâtı onlara bahş eden; hidâyetten nasíbini almayan kâfirleri dünyâda zelîl, îmânla müşerref olan mü’minleri de azîz eden; âhirette ise ehl-i îmânı haşir meydânındaki rezîllik ve rüsvâlıktan kurtarıp Sırât’tan selâmetle geçiren ve mahall-i saádet olan Cennet’e götüren bir Zât’ın vücûb-i vücûd ve vahdetini kabûl etmekle mezkûr güzellikleri kalb ve rûhunda hiss eder, dalâletin ıztırâb ve keşmekeşliğinden halâs olur. Kaynak: İkinci Şuâ’ın Şerhi

Repost from Meclis-i Kur’an
Gününüz Medeniyeti Bir Virüstür!

Dünyada helal olan şeyler asıldır; haram kılınan şeyler ise tebeîdir. Zira helal dairesi, geniştir. Keza taharet asıldır, necaset tebeîdir; iman asıldır; küfür tebeîdir. Bu kâinatttaki rızıkların ve güzelliklerin hepsi mü’minler için yaratılmıştır. Kâfir ise dolayısıyla istifade eder. Bir mü’min sayesinde âlem yaşıyor. Demek, mü’minin imanı, -velev bir kişi olsun- âlemin ayakta kalmasına, devam ve bekâsına sebebiyet verir. Îmanî ve Kur’anî bir ders sayesinde bütün âlem harâbiyetten kurtulur. Mesela; Risale-i Nûr’un birinci talebesi olan Hacı Hulusî Bey merhumun, Kars’ta görev yaparken hazırlayıp okuttuğu hutbeler sayesinde Cenab-ı Hak, Rusya tarafından gelen küfrün istilasını durdurmuştur. Peki, bütün kâinatı hacatımız için bizim etrafımızda çeviren ve mevcudat-ı alemi bize musahhar eden yegâne âmil nedir? Elbette rahmet-i İlahiyedir. Rahmet-i İlahiyenin refîk olması ise, acz ve fakrımıza binaendir. Demek, acz u fakr bizimdir; lütf u ihsan O’nundur. İşte Besmele-i Şerîfe’nin “rahmet” noktasındaki manası budur. Ellah (cc), bütün kâinata, idare cihetiyle ulûhiyet sıfatıyla tecellî ediyor; rızık cihetiyle de rahmet sıfatıyla tecellî ediyor. Demek, şu kâinatı şenlendiren ana temel rahmettir. Merkezî nokta ise insandır. Demek kâinat, rahmet için yaratılmış ve rahmeti netice veriyor. Kaynak: On Dördüncü Lem’a’nın İkinci Makamı’nın Şerhi

Evet, küfür, cüz’î bir hatá değil; küllî bir cinâyettir. Nasıl ki, îmân, bir intisâbdır. Bütün mevcûdâtı, Sáni-ı Zü’l-Celâl’ine nisbet eder. Bütün kâinâtı bir tek elde görür ve o ele teslîm eder. Küfür ise, o nisbeti kat’ eder. Bütün mevcûdâtı sáhibsiz, başıboş, abes, ma’nâsız, gáyesiz bir derekeye sukût ettirir. Mevcûdat-ı álemin her biri, birer elmas iken, birer sönük şişe mesâbesine indirir. Müellif (ra), “Sözler” adlı eserinde şöyle buyuruyor: “Evet, ey insân! Sende iki cihet var: “Birisi, îcâd ve vücûd ve hayır ve müsbet ve fiil cihetidir. “Diğeri; tahrîb, adem, şer, nefy, infiál cihetidir. “Birinci cihet i’tibârîyle; arıdan, serçeden aşağı, sinekten, örümcekten daha zaífsin. İkinci cihet i’tibârîyle; dağ, yer, göklerden geçersin. Onların çekindiği ve izhâr-ı acz ettikleri bir yükü kaldırırsın. Onlardan daha geniş, daha büyük bir dâire alırsın. Çünkü, sen iyilik ve îcâd ettiğin vakit, yalnız vüs’atin nisbetinde, elin ulaşacak derecede, kuvvetin yetişecek mertebede iyilik ve îcâd edebilirsin. Eğer fenâlık ve tahrîb etsen, o vakit fenâlığın tecâvüz ve tahrîbin intişâr eder: “Meselâ: Küfür, bir fenâlıktır, bir tahrîbdir, bir adem-i tasdîktir. Fakat, o tek seyyie; bütün kâinâtın tahkírini ve bütün esmâ-i İlâhiyyenin tezyîfini, bütün insâniyyetin terzîlini tazammun eder. Çünkü, şu mevcûdâtın álî bir makámı, ehemmiyyetli bir vazífesi vardır. Zîrâ, onlar, mektûbât-ı Rabbâniyye ve merâyâ-yı Sübhâniyye ve me’mûrîn-i İlâhiyyedirler. Küfür ise; onları âyînedârlık ve vazífedârlık ve ma’nidârlık makámından düşürüp, abesiyyet ve tesádüfün oyuncağı derekesine ve zevâl ve firâkın tahrîbiyle çabuk bozulup değişen mevadd-ı fâniyyeye ve ehemmiyyetsizlik, kıymetsizlik, hîçlik mertebesine indirdiği gibi; bütün kâinâtta ve mevcûdâtın âyînelerinde nakışları ve cilveleri ve cemâlleri görünen esmâ-i İlâhiyyeyi inkâr ile tezyîf eder. “Ve insânlık denilen, bütün esmâ-i kudsiyye-i İlâhiyyenin cilvelerini güzelce i’lân eden bir kasíde-i manzúme-i hikmet ve bir şecere-i bâkıyyenin cihâzâtını câmi’ çekirdek-misâl bir mu’cize-i kudret-i bâhire ve emânet-i kübrâyı uhdesine almakla yer, gök, dağa tefevvuk eden ve melâikeye karşı rüchâniyyet kazanan bir sáhib-i mertebe-i hılâfet-i Arzıyyeyi; en zelîl bir hayvân-ı fânî-i zâilden daha zelîl, daha zaíf, daha áciz, daha fakír bir derekeye atar. Ve ma’nâsız, karmakarışık, çabuk bozulur bir ádî levha derekesine indirir. Kaynak: Kader Risalesinin Şerhi

Bütün bu mevcudat, vücuda gelmeden evvel Cenab-ı Hakk’ın ilm-i ezelîsinde vardı. Şekli, sûreti, hakîkati ile ilm-i İlahide olan eşya, bizim zihnimizdeki eşya gibi hayalden ibaret değildir. Çünkü esma-i İlahiye biri birisiz olmaz. Bir şeyde Cenab-ı Hakk’ın bir ismi tecellî ettiğinde diğer isimler de tecellî eder. Bundan dolayı, ilm-i İlahideki mevcudat-ı ilmiyenin bir nevi vücudları olduğu gibi; bir nevi hayatları da vardır. Çünkü, Ellah’ın bir ismi Hayy’dır. İlm-i İlahinin taalluk ettiği bir şeye, vücud sıfatı taalluk ettiği gibi, hayat sıfatı da taalluk ediyor. Öyleyse, o ilm-i İlahideki mevcudat-ı ilmiyenin, bizim bilmediğimiz bir tarzda hayat-ı ammeden hisseleri vardır. Şu mevcudat-ı ilmiyeyi, daire-i ilimden daire-i kudrete çıkaran ve vücud sahasına getiren; yani şu gözümüzün göreceği, kulağımızın işiteceği hale getirip vücud-u hariciye mazhar eden sebeb, Cenab-ı Hakk’ın rahmetidir. O’nun Rahman ve Rahîm isimleridir. Yani, o Rahman ve Rahîm şefkat etti; ilmindeki mevcudata vücud rengini verdi ve onları şu dünyaya getirdi. Demek, şu âlemi şenlendiren, rahmet-i İlahiyedir. Rahmetten iki esma-i hüsnâ tezâhür eder: Biri: “Rahman” ismidir ki; şu dünyaya bakar. Diğeri: “Rahîm” ismidir ki; ahirete bakar. Evet, bu âlemi şenlendiren, daire-i ilimden daire-i kudrete çıkarmak sûretiyle ona vücud-u harici bahşeden rahmettir. Zahire göre, Cenab-ı Hak, Arş-ı A’zam’da tecellî eder. Fakat, hakîkatte Arş-ı A’zam da insana hizmetçidir. Nûr-u Muhammedî itibarıyla, Arş da dâhil olmak üzere kâinatın cümlesi insana hádimdir. İnsan da ibadet için yaratılmıştır. Güneş, Ay, yıldızlar ve bütün mevcudat insana hizmet ediyor. Demek, Cenab-ı Hakk’ın Arş-ı A’zam’ı; hakîkatte insanın kalbidir. Kalb-i insanî, Nûr-u Muhammedî (asm) itibarıyla Arş’tan da büyüktür. Çünkü, bütün kâinat ona hizmet eder. Neticede Cennet de ona hizmet eder. Hâkim isminin tecellîsi ile on iki seyyare, Güneş’in etrafında pervane gibi döner. Ellahu Teâla, Hâkim ismi ile Güneş’e bir câzibe kanunu vaz’ etmiş; O da bu câzibe kanunuyla seyyârâtı pervane gibi etrafında çeviriyor. Yoksa, haşa Güneş, müstakil olarak bu işi yapmıyor. Kaynak: On Dördüncü Lem’a’nın İkinci Makamı’nın Şerhi