en
Feedback
Risâle-i Nûr İzah ve Notlar

Risâle-i Nûr İzah ve Notlar

Open in Telegram

Risâle-i Nûr üzerine yapılan izah çalışmaları paylaşılmaktadır. Takip ederek istifade edebilirsiniz. Tavsiye Risâle-i Nûr Kanalları @meclisikuran @saidnursi @risaleinur_imtihan İletişim: bediuzzaman@protonmail.com

Show more
6 334
Subscribers
No data24 hours
-77 days
+1630 days
Posts Archive
Hacı Hulisi Bey Ve Üstad Bediüzzaman’ın Ayrılığı…

Tevhid, Gafleti İzale Eder… 📽️ www.youtube.com/c/meclisikuran ✍️ @meclisikuran

Miladi 571 yılının 20 Nisan'na tesadüf eden 12 Rabiulevvel Pazartesi sabahı Dünya's şereflendirdi. Efendimiz'in Annesi Hz Âmine anlatıyor: "O'na, hamileyken de, doğum esnasında da hiçbir zahmet çekmedim. O'nun, doğumunda doğu ile batı arasını aydınlatan bir nurun bedenimden çıktığını gördüm. O, ellerini yere dayayarak dizlerinin üzerine doğdu. Ve o an başını semaya kaldırmıştı." (İbn-i Sa'd, 1, 102, 150.) DOĞUMU / Kâinâtı Teşrîfi Kisra'nın sarayından 14 sütun yıkılmıştır. Semâve Vâdisi'ni su basmıştır. Şeytan, büyük bir çığlık koparmıştır. İran tapınaklarında bin yıldır yanan ateş sönmüştür. Şam/Busra Taraflarını Aydınlatan Bir Nur/yıldız Çıkmıştır. (Ibn-i Kesir, el-Bidaye, 2/273.) .. أفضل الليالي ليلة المولد المحمدي لولاه ما نزل القرآن ولا نعتت ليلة القدر وهو الأصح En faziletli gece Mevlid-i Muhammedi'nin gecesidir. O olmasaydı Kur'an nazil olmazdı, Kadir Gecesi olarak nitelendirilmezdi. Bkz: Ruhul Beyan Tefsiri, Ismail Hakkı Bursevi 4/422

Hakikat Çekirdekleri eserinde geçen “Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır” sözünün izahı hakkında. Üstad Bediuzzaman (ra) Hazretleri bu ifadeleriyle şöyle diyor: Kâinata bak! Mükevvenatta mahza hayr olduğunu gör! Her ne kadar mülk cihetinde akla görünen bazı zahirî çirkinlikler bulunsa da, hakikatte o çirkin gibi görünen şeylerde dahi hayr-ı kesîr vardır. Öyleyse mülk cihetindeki zahiri şerlere, ara sıra vücuda gelen bela ve musibetlere nazar etme! Sadece ölümü düşünme! Çünkü bu âlemde cüz’î-küllî müteaddid binlerce rahmetler var. Hem netice itibariyle umumen her şey güzeldir. Kendi vücuduna nazar ettiğin zaman vücudundaki sadece hastalıkları düşünme! Başına gelen bela ve musibetleri nazar-ı dikkate alma! Çünkü vücudunda binlerce hayırlar bulunmaktadır. Evet, Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı her şey güzeldir. Bununla beraber, kâinatta bizim aklımıza göre bazı zahirî çirkinlikler görünüyor. Meselâ; bizim aklımıza göre gece çirkin, gündüz güzeldir. Kâinata baktığın zaman san’at ve nimet-i İlahiyeyi gör! San’at ve nimet-i İlahiyeden kat’-ı nazar etmek suretiyle gece-gündüzün tebeddülünü, kış-yazın tahavvülünü, Güneş ve Ay’ın inkılâbını şer zannetme! Gece-gündüze, ömür ağacını kesip seni darağacına sevk eden, seni perişaniyete mahkûm eden bir düşman olarak bakma! Gece-gündüzün tebeddülünü, kış-yazın tahavvülünü, Güneş ve Ay’ın inkılâbını görmekle Hâlık-ı kâinatın tasarrufunu seyreyle! “Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler” demek suretiyle her şeyi güzel gör, güzel düşün! Kâinatı bir insan-ı ekber, kendini de bir kâinat-ı suğra gör! @bediuzzaman

Nurculuk Anlayışını Bütün Ümmet Kabul Eder Mi? https://youtu.be/wIStYydD8ks

Merhûm Hulûsí Bey mezkûr şiirinde diyor ki: Yâ Rab bize ihsân eyle, “fitnelerden” kurtar bizi! Rahminle de ikrâm eyle, “şerlilerden” kurtar bizi! Lütfunla hem in‘ám eyle, “zálimlerden” kurtar bizi! Fazlınla da imdâd eyle, “hâinlerden” kurtar bizi!.. Bu Muhlis’in çoktur derdi, meded ancak bekler Hak’tan; Kimin varsa böyle derdi, “tevhîd etsin” cân ü dıldan… Hiç başka bir kelime ekleme lüzûm görmüyor, aynı duáyı Dergâh-ı İzzet'e gönderiyorum. Kabûl buyur yâ Rab! @bediuzzaman

📚Haftalık periyodik olarak yayınlanan Risâle-i Nûr, Tefsir ve Fıkıh Derslerini aşağıdaki YouTube kanalına abone olarak takip edebilirsiniz. 📽️ www.youtube.com/c/meclisikuran ✍️ @meclisikuran

Şuan canlı olarak yayınlanan 33. Söz Pencereler Risâlesini aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz https://youtu.be/3SN3PCeZA64

Evet, nûr-i îmân ile bu kâinâta baktığımız zamân, bu dünyânın üç yüzü var olduğunu anlarız. Bir yüzü, Allâh’ın bin bir isminin âyinesidir. Bu yüzde zevâl ve firâk olamaz, dâimî bir teceddüt ve tâzelenmek mevcûddur. Mâdem Allâh bâkìdir, O’nun esmâsı da bâkìdir. Elbette o esmânın âyineleri de bâkì olmak lâzım gelir. Mevcûdât madde, zamân ve mekân i’tibâriyle her ne kadar hâlden hâle, tavırdan tavra geçip tebeddül ve teğayyüre ma’rûz kalıyorsa da esmâ-i İlâhiyyeye âyinedârlığı değişmiyor, i’tibârî taayyünleri değişiyor. Meselâ; sen, yirmi yaşında daha güçlüydün, şimdi altmış yaşındasın daha zayıf oldun. O zamân gençtin, şimdi ihtiyâr oldun. Bir müddet sonra da kabre gireceksin. Rûhun cesedinden ayrılacak. Ancak o esmâya âyinedârlığın yine devâm edecektir. Haşir sabahında bir daha dirileceksin. O âyinedârlık yine devâm edecektir. Dâr-ı âhirette ne mevt ve fenâ, ne zevâl ve firâk, ne de musîbet ve meşakkat vardır. Bu dünyâda insânın başına mevt ve fenâ, zevâl ve firâk, musîbet ve meşakkat gelse de, bütün bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın esmâsının tecelliyyâtındandır. İlâç vâsıtasıyla hastalığından şifâ bulman, Şâfî isminin tecellîsiyledir. İlâç içtiğin hâlde şifâ bulamadıysan, bu günâhının keffâretidir. Demek şifânın Şâfî isminden, hastalığın da günâhından dolayı geldiğini bileceksin. Dünyânın esmâ-i İlâhiyyeye bakan yüzünde zevâl ve firâk yoktur. Buna vücûb âlemi de denir. Evliyâullah bu âlemi müşâhede etmek için seyr u sülûka başlayınca velî ya da mürîd ismini alırlar. Ne zamân ki bir sâlik-i râh-ı Hudâ, kâinâttaki esmâ-i İlâhiyyeyi seyretmeye başlasa tasavvufta onun ismi ilk olarak mürîd olur. Esmâ-i İlâhiyyenin tecelliyyâtını görmeyinceye kadar ona mürîd denilmez. Hakìkat mesleğine göre ise; esmâ-i İlâhiyyenin seyrine ilk başlayana mü’min denir. Îmânın ilk hareketi bununla başlar. Kendisinde ve âlemde esmâ-i İlâhiyyenin seyrine muvaffâk olan, merâtib-i esmâyı bitiren, mü’min-i kâmil veyâ mü’min-i hakìkì ünvânını alır. Taklîdi îmândan kurtulur. İsmen değil, hakìkatte mü’min olur. Şeyhlik ve mürîdlik, halkı bir şahıs etrâfında toplamak değildir. Tasavvuf, başlı başına bir ilimdir. Kur’ân’ın bir zâhiri, bir de bâtını vardır. Ta’bîr-i diğerle şerîatın bir zâhiri, bir de bâtını vardır. Hakàik-i îmâniyyeyi keşfen görme hakìkatı vardır. Bu bir ilimdir. Bu ilme tâlib olanlar, bu işin ehline gider ve bu ilmi tahsîl eder. Mürîdlik demek: “İnsân ve âlem nedir, nereden geliyor, nereye gidiyor, niçin gelmiş?” Bu tılsımı çözmektir. Keşfiyyyât-ı sâdıka ile kâinâtı ve kendisini bin bir ism-i ilâhînin âyinesi olduğunu anlayınca ilk harekette bunun ismi mürîd olur. Evet, bütün kâinâtı arkasına atmış, imkân dâiresini bitirmiş, hakìkatu’l-hakàika kadem basmış kişiye mürîd denir. Kaynak: Yirmi Dördüncü Mektub Ve Şerhi

Kalbinizdeki aşkı fânilere açmayın. 📽️www.youtube.com/c/meclisikuran ✍️ @meclisikuran

(İkinci Yüzü: Âhirete bakar, âlem-i bekàya nazar eder, onun tarlası hükmündedir.) Hadîs-i şerîfte “Dünyâ, âhiretin tarlasıdır.” buyruluyor. Bu hadîs-i şerîfin iki ma’nâsı vardır: Biri: İns ve cinnin amelleri burada ekiliyor. Âhirette mahsûlât verecektir. Diğeri: Dünyâ, Cennet ve Cehennem’in bir nümûnesidir. Bütün mevcûdât oradan gelmiş, tekrâr oraya akıp gitmektedir. Meselâ, bütün gündüzler, nûrlar, baharlar, mu’tedil hava, gölgeler, güzel sesler, güzel kokular, münbit arâzi Cennet’ten gelmiş, yine Cennet’e gidiyorlar. Bütün geceler, zulmetler, kışlar, şiddetli soğuk ve sıcaklar, çirkin sesler, pis kokular, çorak arâzi Cehennem’den gelmiş, yine Cehennem’e gidiyorlar. Demek dünyâ âhiretin bir çiçekdanlığıdır. Orayı haber verip oraya mahsûlât yetiştiriyor. Hem her insânda Cennet ve Cehennem’in birer nümûnesi vardır. Meselâ; güzel ahlâk Cennet’in, kötü ahlâk ise Cehennem’in nümûnesidir. Meselâ, rahmet ve şefkat etmek Cennet’in, gadab ve hiddet etmek ise Cehennem’in nümûnesidir. O insânın hayr işlemesi Cennet’in, şer işlemesi de Cehennem’in nümûnesidir. Kısaca teklîfî ve tekvînî bütün güzellikler Cennet’ten, bütün kötülükler ise Cehennem’den haber vermektedir. Dünyâ bir tarladır. Haşir meydânı bir beyderdir. Cennet ve Cehennem ise birer mahzendir. Kaynak: Yirmi Dördüncü Mektub Ve Şerhi

Kur’an’dan Başka Kurtarıcı Yoktur!

Canlı Yayın Risale-i Nur Dersi 32. Söz 3. Mevkıf (20. Ders) https://youtu.be/dn67sQN7S6Y

(Meselâ: Lezzet ve sürûr ve memnûniyyetin bizce ma’lûm ma’nâları, şuùnât-ı mukaddeseyi ifâde edemiyor;) İnsân yaptığı işten lezzet aldığı gibi; Cenâb-ı Hak da yaptığı işten bir lezzet alır. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın aldığı lezzet, bizim aldığımız lezzete benzemez, bizim aldığımız lezzetin cinsinden değildir, kendisine mahsûs bir lezzet-i münezzehe alır. Meselâ; semâvât ve arzı yaratmasından, gece ve gündüzü ve mevsimleri ardarda getirmesinden, bulûtların sevk ve idâresinden, yağmuru yağdırmasından, rüzgârı estirmesinden, yer ve göğün içindeki dâimî faâliyyetten kendisine mahsûs hadsiz bir lezzet-i münezzehe alır. Cenâb-ı Hakk’ın Zât-ı Akdes’i, mahlûkàtın cinsinden olmadığı gibi; O’nun esmâ, sıfat ve şuùnâtı dahi mahlûkàtın sıfatı cinsinden değildir. Meselâ diyoruz ki; bir pâdişâh var, bir gemi yapar, binlerce misâfiri o gemiye bindirip seyâhat ettirir. O misâfirlere hadsiz ihsân ve ikrâmda bulunur. Kendisi de bizzât onlara nezâret eder ve onların ni’metlerden istifâde etmelerinden kendisine mahsûs bir lezzet alır. İşte nasıl o pâdişâh, o fakirlere ve o muhtaçlara ikrâmdan lezzet alıyorsa, Cenâb-ı Hak da şu dünyâ gemisine dört yüz bin çeşit nebâtât ve hayvânât tâifelerini bindirip, fezây-ı âlemde seyâhat ettiriyor. Onlara hadsiz ihsân ve ikrâmda bulunmakla kendisine mahsûs hadsiz bir lezzet-i münezzehe alır. Bu misâlde Cenâb-ı Hakk’ın kendisine mahsûs aldığı lezzet-i münezzehe, o pâdişâhın aldığı lezzete benzetildi. Bu küçük bir örnektir. Ellâh’ın bu ikrâmı, nasıl olur da bir pâdişâhın ikrâmına benzetilebilir. Elbette benzemez. Bu küçücük sönük misâl, o yüksek ve parlak hakìkatı ifâde edemez. Ancak Zât-ı Akdes’in şuùnât-ı mukaddesesini anlamak için bir mirsâddır. Hem bu misâlde görünen ikrâm etmek gibi sıfatlar da hadd-i zâtında Cenâb-ı Hakk’a âittir. O misâlde zikredilen ikrâma, hakìkì ma’nâda “Pâdişâhın ikrâmıdır” diye i’tikàd etmek, dalâlettir. Zîrâ o temsîlde zikredilen pâdişâha âit olan ikrâm sıfatı da Ellâh’ın kerem sıfatından gelmektedir. O temsîlde geçen kerem sıfatını hakìkì ma’nâda pâdişâha vermek ve öyle inanmak şirktir. Temsîlde geçen sıfatları, Allâh’tan başkasına vermek insânı dalâlete sürükler. İşte Cenâb-ı Hak, beşeri her husûsta olduğu gibi temsîlât konusunda da şirk ve dalâletten kurtarmak için Kur’ân-ı Kerîm’de وَلِلَّهِ الْمَثَلُ اْلأَعْلَىٰ ifâdesini kullanıyor. Bu bir ölçüdür. Tâ ki nev’-i beşer, bütün temsîllerde hakìkì tevhîde girsin. Zîrâ bütün temsîllerde geçen bütün güzel sıfatlar, Allâh’a âittir. Çirkin sıfatlar ise, mahlûkàta âittir. Kaynak: Yirmi Dördüncü Mektub Ve Şerhi

Repost from Meclis-i Kur’an
Kur’an’dan Başka Kurtarıcı Yoktur!

Hazmolmayan İlim Telkin Edilmemelidir!

32. Söz 3. Mevkıf 17. Ders (Canlı Yayın) https://youtu.be/VtFjDyTBlQ8

(Demek Sözlerdeki ekser temsîller; birer bürhân-ı yakìnî,) şüphe edilmeyecek derecede kesin olan birer delîl, (birer hüccet-i kàtıa hükmündedir.) Metinde geçen “Sözler” ifâdesinden murâd, Risâle-i Nûr Küllîyâtı’dır. İşte Risâle-i Nûr eserlerinde zikredilen temsîller, birer kànûnun ucu hükmünde olup o küllî kànûnla müddeâ isbât edilir. Meselâ; Arapça Nahv ilminde deniliyor ki; زَيْدٌ مَرْفُوعٌ Bunda hangi kànûn görünür? كُلُّ فاَعِلٍ مَرْفُوعٌ Ya’nî “Her fâil, merfu’dur.” Misâlde geçen Zeyd, bu kànûnun bir ferdi, bir misâlidir, bu küllî kànûnun bir ucudur. Kur’ân’daki bütün temsîlât bu cinstendir. Kur’ân-ı Mu’cizu’l-Beyân, bir misâl getiriyor veyâ bir kıssa zikrediyor veyâ bir suâle cevâb veriyor veyâ bir sebeb-i nüzûle binâen âyet-i kerîme nâzil oluyor. Bütün o misâller, kıssalar, cevâblar, sebeb-i nüzûl, küllî bir kànûnun bir mâsadakı, bir ferdi, bir cüz’ü, bir ucu oluyor. O kànûna uyan bütün efrâd, o küllî kànûnun içerisinde dâhil oluyor. Ba’zen olur ki; Kur’ân’da zikredilen bir misâlde bütün kâinât dâhil olur. Meselâ; insânın halk ve îcâdından bahseden âyette bütün mahlûkàtın halk ve îcâdı dâhildir. Zîrâ kànûn birdir. Ba’zen de olur ki; Kur’ân’da zikredilen bir misâlde, o misâle uyan bütün ferdler dâhil olur. Zihâr mes’elesi gibi. Hem meselâ; Mûsâ (as)’ın Fir’avuna galebe etmesi, pek çok âyet-i kerîmede geçiyor. Bu kadar tekrâr edilmesinin hikmeti nedir? Çünkü her insânın çeşit çeşit hâlleri olduğu gibi; peygamberlerin de ayrı ayrı hâlleri vardır. Hazret-i Mûsâ (as)’ın Fir’avuna galebe etmesinden Hazret-i Mûsâ (as)’ın muhıkk, Fir’avun’un ise mubtıl olduğu netîcesi ortaya çıkıyor. Bundan şöyle küllî bir kànûn tezâhür ediyor: “Her muhıkkın, bir mubtıli; her mubtılin de bir muhikki vardır. Her muhıkkın netîcesi galebedir. Her mubtılin netîcesi ise, mağlûbiyyettir.” Kur’ân, Hazret-i Mûsâ (as)’ın Fir’avunla olan mücâdelesini bir misâl olarak zikrediyor. Bunu inkâr etmek küfürdür. O ma’nây-ı sarîh kesin olarak doğrudur. Fakat sâdece o ma’nây-ı sarîh murâd değildir. Çünkü o zamân Kur’ân’ı belli bir zamânla takyîd etmiş oluruz ve Kur’ân hâşâ bir hikâye kitâbı gibi olur. Hâlbuki Kur’ân, kelâmullahtır. Bütün zamânlara ve mekânlara hitâb eder. Öyle ise o mâcerâ, mezkûr kànûna delâlet eder ve her ferde hitâb eder. Meselâ; bir mü’min, Kur’ân’ın bir hakìkatını söylediği zamân biri karşısına çıkıp i’tirâz etse; Kur’ân’ın o hakìkatını beyân eden mü’min Mûsâ (as), ona karşı çıkıp i’tirâz eden de Fir’avun gibi olur. Hazret-i Mûsâ (as), Fir’avuna galebe ettiği gibi; Kur’ân’ın bir hakìkatini beyân eden de ona karşı çıkıp i’tirâz edene galebe edecektir. Bunun gibi her ferd-i insân, yirmi dört saat içinde ya Mûsâ (as)’ı, ya da Fir’avun’u temsîl eder. Kezâ melek-i ilhâm ile şeytânı, kalb-i mü’min ile nefs-i insânı buna kıyâs et. Kaynak: Yirmi Dördüncü Mektûb Ve Şerhi

Resûl-i Ekrem (asm)’ın; “Yeryüzü, bana mescid kılındı” hadîs-i şerîfinin sarâhatiyle, yeryüzünün her tarafı ehl-i îmân için bir mesciddir. Bu âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfin sarâhatiyle; bu yeryüzü mescidinde yalnız Elláh’a ibâdet edilmeli, O’nun ahkâmı icrâ ve tatbîk edilmelidir. Demek, bütün mevcûdâtın kendilerine mahsús bir zikir, bir tesbîh, bir namâz ve bir ubûdiyyetle meşgúl olmaları, ulûhiyyet ve ma‘bûdiyyet sıfatlarına ve İlâh ve Ma‘bûd isimlerine şehâdet eder. Mevcûdât-ı álemin bu şehâdetleri ise, ancak risâlet müessesesiyle, bâ-husús risâlet-i Muhammediyye ile bilinir. Evet, vahy-i Kur’ân’dan evvel, álemin ma‘nâsı neden ibâret olduğu bilinemediği, her şey câmid, meyyit, ma‘nâsız bir súrette tevehhüm edildiği bir zamânda, birden sadâ-yi Kur’ân ile bütün mevcûdât-ı álemin zâkir, sâcid, müsebbih, me’mûr ve musahhar birer abd olduklarının i‘lân edilmesi, bu da‘vânın en büyük bir delîlidir. Müellif (ra), bu hakíkati “On Üçüncü Söz”de şöyle ifâde buyurmaktadır: “Kur’ân’ın her bir âyeti, birer necm-i sâkıb gibi, i‘câz ve hidâyet nûrunu neşr ile küfrün zulümâtını nasıl dağıttığını görmek, zevk etmek istersen; kendini o asr-ı câhiliyyette ve o sahrâ-yı bedeviyyette farz et ki, her şey zulmet-i cehil ve gaflet altında perde-i cümûd u tabîata sarılmış olduğu bir ânda, birden Kur’ân’ın lisân-ı ulviyyesinden: يُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِ gibi âyetleri işit, bak. O ölmüş veyâ yatmış mevcûdât-ı álem يُسَبِّحُ sadâsıyla işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyâr oluyorlar, kıyâm edip zikr ediyorlar. Hem o karanlık gökyüzünde birer câmid âteşpâre olan yıldızlar ve yerdeki perîşân mahlûkát, تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُsayhasıyla işitenlerin nazarında; gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime-i hikmet-nümâ, birer nûr-i hakíkat-edâ; ve Arz bir kafa; berr ve bahr birer lisân; ve bütün hayvânât ve nebâtât birer kelime-i tesbîh-feşân súretinde arz-ı dîdâr eder.” Kaynak: İkinci İşaret’in Şerhi